ARAM TÎGRAN: Yersizyurtsuz bir ozan


 - 09/08/2009 16:02:00 (728 okunma)



ARAM TÎGRAN: Yersizyurtsuz bir ozan


Sarkis Usta’nın hemen ardından bir ustayı daha yitirdik. 
Kürt müziğinin büyük üstatlarından, Ermeni bestekâr Aram Tîgran. 


Tüm zorluklarına rağmen sadelik ve zarafet içinde geçen bir yaşam.
Kürt müziğinde icat edilen yeni melodiler, yeni sesler…
Özellikle de udun farklı kullanımlarının ardından cümbüşle gelen hüzünlü ve neşeli seslerin bir aradalığı, yanyanalığı. Perdesiz sesler, notalar tam da göçebe bir belleğin ihtiyaç duyduğu ve zorunlu olarak üretilen bir ontolojiye denk düşüyor. Müzikteki perdelerin yerinden edilişine Erkan Oğur’un müziğinde de tanık olduk. Yeni seslere duyulan ihtiyaçtan dolayı icat edilen perdesiz gitar tüm seslere yeni bir nefes, yeni bir renk, desen getirmişti ve “eski” sesler kendilerine yepyeni coğrafyalar bulmuştu. Bu hissedişi Aram’ın müziğinde de buluruz. Sesler yırtılır, perdeler sökülür; içerdeki seslerin haykırışına bir yer, yurt bulma arzusuyla. Bu müzik elbette yaşanılan hayatın, yıkımların, tüm o trajedinin içinden geçen direnişin bir ifadesi. Bu kuşak için kesin olarak söyleyebileceğimiz şey müziğin onlar için bir yaşam olduğudur. Kerapété Xaço, Şakiro, Evdalê Zeynikê, Hesen-Arif Cizrawi ve diğerleri tüm yaşadıklarını müziğin gücüyle ifadelendirmişlerdi.

Bin dokuz yüz on beş olaylarından sonra bölgede bazı Ermeni çocuklar kimi Kürt aileler tarafından sahiplenilmişti. Her ne kadar Ermeni Katliamı’nda Kürtlerin azımsanmayacak bir payı olduğu günümüz politikasında yer etse ve “özür dileme” girişiminden çok önce kimi Kürt odaklar tarafından Ermenilerden özür dilenmiş olsa da bölgedeki Kürtlerin çoğunluğunun Ermeni trajedisinde payı olduğunu söylemek güç görünüyor. Bu konuda çok farklı örnekler de var: Katliamın ardından kimi Kürt aileler tarafından sahiplenilen, koruma altına alınan Ermeni çocuklar da azımsanmayacak sayıdadır. Bu çocuklar zaman içinde büyüdüler, yetişkin hale geldiler ve yeni aileler kurdular. Ancak, geçmişteki kimliklerini büyük oranda gizlemek zorunda kalarak ve kimisi de Müslüman olmayı ya da Kürt olmayı içselleştirerek. Ermeni kökenli olduğunu çok az insanın bildiği bu yaşlı dedeler, nineler diğer pirlerimizden farklıydılar. Seslerinde, yüzlerindeki kırışıklıklarda, şefkatli edalarında her zaman gizemli, acı bir ton hissetmek mümkündü. Belleklerindeki coğrafyadan, hafızalarından pervasızca kopartılmış ama yine de yaşama benzersiz bir kudretle sarılmayı bilmiş bu insanlar hayatı yaşamak konusunda dört başı mamur birer ustaydılar. Aram Tîgran da öyle bir ailenin birinci kuşak üyelerinden biriydi. Dünyaya bir göçebelik, yersizyurtsuzluk perspektifinden bakmak ve belleğinde yakın geçmişin acı yükünü taşımak sanata, yaratma süreçlerine zorunlu olarak dâhil olmayı da beraberinde getirir. Politika bir seçim değildir böyle bir durumda. Hayatın bizzat kendisidir. Bireysel her türlü girişim, toplumsal makinenin, hafızanın dişlilerini harekete geçirmeye dönüşür. Bir şiir, bir beste, bir melodi yaratmak tıpkı bir rüzgâr gibi, bir akım gibi varlığı oluşturan düzeneklerden fırlayıp gelenlerle ilişkiye girer. Düğümler böyle çözülür ve dünyanın karmaşası böyle atlatılabilir belki de. 

Göçebenin tarihi yoktur, o bir coğrafyadır. Kimliksizdir (Ermeni ya da Kürt olmak kimlik değildir) ve varoluşunun anlamlarını ancak yeni yollarla, icatlarla bulacaktır. Onda sadece oluşlar vardır. Oluşlarda Kürt müziği yapmak ya da Ermeni olmak gibi sınırlar belirsiz hale gelir. Patlamalar bunun tüm mümkünlüklerini ortadan kaldırır zaten. 

Müzikteki perdesizler, kimliksizliklerdir. Perdesizlik tüm notaları içkin bir biçimde, sürekli olarak kat etmektir. Hepsinden olmaktır. Hiçbirinden olmamaktır. Aram bir Kürttü, bir Ermeniydi, Arap ya da Yunandı. Aram, bin dokuz yüz on beşin tüm çığlığını içinde, müziğinde taşıyandı ve bu çığlığı Kürtlerin trajedileriyle yanyana gören ve farklı oluşlara doğru, yaratma süreçlerine doğru kendini bırakan bir sanat gücüne sahipti. 

Aram’ın müziğinin kudreti sadece sürgün olmak durumundan beslenmemekteydi. Birbirinden farklı tonlamaların ve ses renklerinin ara bölgelerinde gezinen bir müzik tekniğine sahipti. Ara tonlar özellikle de Kürt müziği ve Ermeni müziğinin sınır yerlerine işaretler koyan bir Mezopotamya sesiydi. Aram bu sesleri cümbüş gibi perdesiz ve geniş oktavlı bir enstrümanla dillendirmeyi tercih etti. Elli yılı aşkın müzik yaşamında ortaya çıkardığı on dört albümde yepyeni bestelerin “anonim” adı altında Türk Halk Müziğine dâhil edilmesi, Ermeni halk müziğinin ifade biçimlerinden olan koro ile söyleme stilinin Kürt müziğine transferi ile açıklanabilir. Onun bestelediği koro parçalar bir dönem TRT’nin ve kimi Yeşilçam filmlerinin de vazgeçilmezleri haline gelmişti. 

Müzik sadece trajik olanı dillendirmez. Neşeyi de çağırır. Neşe, tarihsellikleri, iktidarların sarsılmaz gibi görünen gücünü dinamitleyen bir direniş duygulanımına dönüşür. Bu yüzden Aram’ın müziğinde hep bir neşe de vardır. Müzik bir karnavala taşınır. Keder dağıtılır, yaşam kendine yeni dionysosçu yollar bulur. Bu melodiler düğünlerin vazgeçilmezleri haline gelir. Tıpkı Muharrem Ertaş ve Neşet Ertaş’ın müziklerinin bir dönem Anadolu düğünlerinin vazgeçilmezleri haline gelmesi gibi Aram’ın yaptığı besteler de Kürt düğünlerinin temel repertuarına dönüşmüştür. 

Aram Tîgran, yersizyurtsuz bir ozan.
Dünyaya ağıtlar söyledi. Doğduğu topraklardan çok uzaklarda, neşeli parçalar bırakarak ve gülümseyerek ayrıldı dünyadan. Zaten, çağımızda sanat doğulan topraklardan çok uzaklarda ölmek değil midir? Hep yersizyutsuzlaşmak değil midir?