BAŞKA DENEYİMLER

 



 Burhan Özgen - 28/07/2008 11:33:14 (619 okunma)



BAŞKA DENEYİMLER

İçinde bulunduğumuz siyasetin arkeolojisi sessizlik katmanlarından oluşmuştur. Yaşadığımız askeri darbeler, artık on yıllarla ifadesini bulan savaş, gittikçe artan sefalet ve modernlik deneyimlerimiz belli bir sessizliğin gölgesinde akışını sürdürmeye devam etmekte. Olup bitenler üzerine konuşmamak, yazmamak, yaşananlar yokmuş gibi davranmak üzerine kurulu bir yaşama ve algılama düzeninin kalıntıları ve bunun getirdiği ilişkisizlikler, dağılmalar, kopuşlar. Ya da hep aynı tonlamalarla yazmak, konuşmak ve bu tonun belirlediği sınırların dışına çıkamamak içinde bulunduğumuz dönemin belirtileridir. Deneyimlerimiz ise çoğu zaman bir körleşmenin içe dönük durağanlıklarıyla biçim alırlar. Gözlerden, kulaklardan, sözcüklerden ziyade, sezgilerimiz arzularımıza yönler verirler. Algılamalarımız da hep el yordamlarıyla olur. 

Sezgilerle, el yordamlarıyla anlamak güçsüzlüğümüz müdür? Hayır, değil. Olsa olsa bu farklı bir deneyimdir diyebiliriz. Bizim, modernliği kavrayışımızda da bu farkın derin izleri vardır ve bu yüzden modernlikle aramızdaki gerilimleri kendi özerkliğimiz yara almadan anlamamıza katkı sağlayacak olan pozitivist bir gelenekten çok Walter Benjamin gibi düşünürlerdir. Benjamin’in enfes tarih meleği benzetmesi de güçlü bir sezginin eseri değil miydi zaten? Fırtınanın (ilerlemenin) sürükleyip götürdüğü, yüzü geçmişe, yıkıntılara dönük olarak savrulup giden tarih meleğinin hüznü ancak sezgilerle anlaşılabilirdi. Benjamin, ilerleme paradigmasını herkesin kutsadığı bir dönemde tarih meleğinden bahsetmekteydi. Herkesin belirli olaylar zinciri gördüğü manzarada bir enkaz gören tarih meleği Benjamin’in kendisidir aslında. Ve ilerlemenin aynı zamanda barbarlığın bir göstergesi olduğu düşüncesi o günden bugüne hep daha çok kanıtlanmış olmadı mı? Sefalet hep daha çok arttı; yüksek teknolojiyle donanmış savaşlar daha da vahşi bir boyutta sürdürülür oldu. Tüm bir yirminci yüzyıl gerçekten de büyük bir enkaza dönüştü. 

Diğer yandan, büyük enkazların altında oluşan, tüneller, çizgiler var ve büyük enkazı görünür kılan da bu küçük enkazlardır. Bu küçüklükleri görmemek, politikaları yaşamdan kopuk bir tutam söyleme indirgemektir. Hâlbuki politikalar asla büyük söylemlerden oluşmazlar. Yaşamın içindeki çizgilerle iş görürler, sürekli küçük gedikler açarak yaşamı dönüştürürler. Bunlar artakalanlardır. Nedense hep bir artakalan var ve gerçek politikalar hep bu artakalanlarla yapılır. Agamben’in “Auswitz’den Artakalanlar” kitabıyla sormuş olduğu soru. Gerçekten de insanın silinişinden artakalan nedir? Gücün en pervasız eylemliliği, vicdanın, insafın yerinden edilişi ve hümanizm söyleminin paramparça olmuş sefaletinden artakalan nedir? 

İçinde doğduğumuz kültürün kodları hayatlarımızı hangi tür stratejilerle şekillendiriyorlar? Gündelik yaşamımızın ziyadesiyle militarize oluşu ve toplumsalın kılcal damarlarında gezinen bir tür hiyerarşi aslında varoluşumuzun bütününü kat etmiyor mu? Tüm yaşananlardan sonra bizde artakalanlar neler? 

Hiyerarşik düşünce kalıplarının hakimiyeti özgürlük düşüncesinin bir imkan olarak bile oluşmasının önündeki en önemli handikaplardan biridir. Bazı düşünürler batıda nazizmin bu denli kolay yaygınlaşmış olmasını da bu kalıplara bağlamaktaydılar. Gündelik yaşam içerisinde varlığını sürdüren hiyerarşinin militarizm tarafından yeniden düzenlenişi ve bunun siyaset formuna dönüştürülmesi faşist devlet mekanizmasının itici çarklarını oluşturmaktaydı. Faşizm ancak böylesi hiyerarşik bir harcın üzerinde kendini inşa edebilecekti. Bu tür kalıplar toplumsalın içindeki suç ve ceza mekanizmalarının da devreye sokulması ile hareketlilik kazanırlar. Aile yapılarındaki hiyerarşi, okuldaki, kışladaki (kışla zaten tamamen bunun üzerine inşa edilmiştir) iş yerleri içindeki hiyerarşi, hapishaneler ve tüm bunlara uyum ya da uyumsuzluğu yaptırıma dönüştüren suç ve ceza mekanizmaları disiplin toplumu aygıtının bileşenleriydi. Althusser’in devletin ideolojik aygıtları olarak formüle ettiği iktidarlaşma biçimleri ise kendini kurumlarda inşa etmekteydi. Bunlar kiliseler, okullar, kışlalar, aile, polis, hukuk kurumları, hapishaneler olarak kurumsallaşmış aygıtlardı ve devlet kendi devamlılığını bu aygıtlar aracılığıyla sağlamaktaydı. Foucault ise disiplin toplumları kavramsallaştırmasıyla bu kurumsallaşmaları salt devlet örgütlenmesinin devamlılığı açısından değil tüm bir iktidarlaşma biçimleri ve direniş odakları bağlamında ele almaktaydı. Disiplin toplumu, okullarda, hapishanelerde, kliniklerde gözetleme ve cezalandırma yoluyla kapatılmış bedenlerin disipline edilmesini ortaya koymaktaydı.

Siyasetin toplumsal ilişki ağlarından, kültürel dönüşümlerden azade polemikler öbeği olarak algılanmasından dolayı da iktidarlaşma biçimlerini oluşturan mikro çarklar görünmez hale gelir. Bu görünmezlik üzerine inşa edilen siyasetin dili de çoğu zaman toplumsal alt bileşenleri önemsiz hale getirmeye yöneliktir. Bu dilin sahipleri bizim küçük hayatlarımızın büyük mimarları oluverirler bir anda. Cumhuriyet tarihinin siyaset yapma tarzı bunun örnekleriyle dolu değil mi? Erginleşmediği varsayılan bir toplumun siyasetini her fırsatta tepeden ve faşizan bir üslupla yeniden düzenleme arzusu… Ergenekon meselesi de bu anlayışın bir devamı değil mi? Diğer yandan, Ergenekon süreçlerinin deşifre edilmesini önemsiz saymak ve bu deşifre etmeye yönelik çabaları mevcut siyasal iktidara bir hizmet gibi görmek, değerlendirmek de başka tür bir faşizm arzusunun yansımaları değil mi? Üstelik de bunu muhalif, solcu gibi kimlikler ardına gizlenerek gerçekleştirmek iktidar oyunlarının hiç de tepede cereyan etmediğini, tam tersine sol politikalar yaptığı iddiası taşıyan aktörlerin söylemlerinde de etkili olduğunu bize göstermekte değil midir? 


Bu söylemler belirli bir ikili karşıtlık gerilimi altında politika yapmanın sonuçları olarak ortaya çıkmaktadır. Oysaki iktidar her zaman kendi pratiklerine muhalefet gösterecek odaklara ihtiyaç duymaktadır. CHP mesela öteden beri AKP için böylesi bir muhalefet anlayışını ayakta tutmuştur. Öyle ki bu anlayış işi Ergenekon avukatlığına kadar vardırmıştır. Direniş ise var olma kudretini iktidarın söylemleri üzerinden inşa etmez. Kendi sınırlarını iktidarın aleyhinde genişletir. Ergenekon meselesinin çözülüşü de özellikle militarist, milliyetçi, darbeci odakların zayıflatılmasına ve özerk, sivil alanların çoğaltılmasına katkı sunacaktır. Direniş odakları bu süreci kendi lehlerine çevirmenin yollarına bakmak durumundalar. Türkiye’deki militarist politika geleneğinin parçalanması suskunlukların sese, yazmamanın yazıya, dahası başka türlü yazmaya, söylemeye, klişeleşmiş politik söylemlerden çıkmaya, başka deneyimlere doğru akmaya yeni zeminler oluşturacaktır.