BENJAMİN BUTTON: Deneyim ve zaman


 Burhan Özgen - 19/02/2009 0:01:56 (791 okunma)


BENJAMİN BUTTON
Deneyim ve zaman

F. Scott Fitzgerald’ın Benjamin Button’un Tuhaf Hikâyesi adlı uzun öyküsü ile yönetmen David Fincer’in aynı adla çektiği film birebir örtüşmüyor kuşkusuz. Fincer’in senaristleri orijinal metni değiştirmekle kalmayıp, öyküyü dramatize etmeyi ve dahası metne bazı eklemeler yapmayı tercih etmişler. Orijinal metinde doğar doğmaz konuşan, yaşlı bir bebek olan Benjamin Buttonfilmde görünüm ve fiziksel sağlık açısından yaşlı ama zihinsel olarak bebek olarak karakterize edilmiş. Bir başka farklılık ise filmde Button’un babasının sekseninde doğmuş bebeğini reddetmesi ve onu bir bakımevinin kapısına bırakmasıdır; Fitzgerald’ın öyküsünde ise başlangıçta bir kabullenememe hali yaşasa da sonrasında oğlunu kabullenen, onu benimseyen bir baba figürü ile karşılaşırız. Dolayısıyla da filmde doğar doğmaz dışlanmışlığa maruz kalan Benjamin’in öyküdekine göre daha trajik bir pozisyona doğru itildiğini görmekteyiz.

Aile tarafından terk edilmiş, istenmeyen bir bebek hikâyeyi daha trajik bir hale getirmektedir. Oysaki metinde baba figürünün neredeyse hiçbir pişmanlığına rastlamayız. Tam tersine oğulla kurulan yatay bir ilişkiden bahsetmek mümkün. Dolayısıyla da daha başından Fitzgerald’ın oedipal düzenekleri parçaladığını ve mizahi bir güçle anti oedipal bir zemin kurduğunu söyleyebiliriz. Babadan ve tüm aile bireylerinden daha yaşlı bir bebek her bakımdan kuşatılamaz, zapt edilemez bir konum oluşturacaktır. Mesela filmden farklı olarak öyküde Benjamin doğduktan hemen sonra babasına kendisini hastaneden çıkarması talebinde bulunacaktır. Baba da şaşkınlıkla oğlunun isteklerini yerine getirecektir. Fitzgerald burada babaya itaat eden çocuk yerine babanın davranışlarına yön veren bir çocuk dinamiğini ortaya çıkartacaktır. Öte yandan baba her bakımdan “sıradan” bir çocuğa sahip olmanın rutinlerini yerine getirmek için büyük çabalar sarf edecektir. “Tuhaf” bir erkek çocuğa sahip olmayı unutmayı tercih ederek onu diğer çocuklar gibi okula gönderecek, onlar gibi giyinip kuşanmasını, oyunlar oynamasını arzulayacaktır. Hatta üniversiteye girmesi ve askerlik yapması için çeşitli çabalara girişecektir.

Tüm bunlar Fitzgerald’ın eserinde bulunan ama filmin senaryosuna yansımayan unsurlar. Filmde Benjamin’in (tuhaflıklarını normalleştirmek için belki de) yetmişlerinde ana okula gitmesinin yerine bir yaşlılar evinde yaşlanması (gençleşmesi) tercih edilecektir. Böylelikle Fitzgerald’ın yetmişlerinde tıpkı onlu yaşlarındaymışçasına okula gönderdiği, ellili yaşarında tıpkı yirmili yaşlarındaymışçasına üniversiteye ve askere gönderdiği Benjamin Button, filmde yetmişlerinde yaşlılar evinde vakit geçiren bir yaşlıya, gençken de dünyayı dolaşan bir gezgine dönüşecektir. Dolayısıyla da eserdeki temel bir anomali (biyolojik olarak yetmişli yaşlardayken ana okula gitmek, ve ya elli yaşlardayken askere gitmek, savaşlara katılmak gibi ) filmde normalleştiriliyor. 

Aslında, hem filmde hem de metinde iki temel unsurun biraradalığını görüyoruz. Birincisi akıp gitmekte olan kurgusal zamanın ters çevrimi, diğeri ise yaşamın akışı içinde bir bedenin biriktirdiği deneyimler. Kuşku yok ki Fitzgerald sadece zamanın geriye doğru gidişini içine alan bir yaşamöyküsü kurgulamamıştır. Yani “hayat tersine doğru evrilse ne olur, zaman ters yöne doğru ilerlerse nasıl olur?” gibi sorular Fitzgerald’ın metninin temel sorunsalları değildir. Bir bakıma Fitzgerald bize şunu söylemek istemekte değil midir: Zaman elbette akıyor ancak bu ne ileriye ne de geriye doğru bir akıştır. Zaman sadece akar. Zamanı sınırları belli bir kronolojiye sıkıştırmak anlamsızdır. Bu bakımdan da yine filmde karşımıza çıkan ancak anlatıda olmayan, geriye doğru işleyen saat metaforu Benjamin Button’un durumuyla örtüşmüyor. En azından Fitzgerald anlatıda zamanı bir saat-zaman ya da ilerleyen ve istikameti geriye doğru çevrilen bir mefhum olarak inşa etmez. Bu açıdan diyebiliriz ki Fitzgerald Benjamin Button’un hikâyesinde belli bir noktadan başlayıp bir hedefe doğru ilerleyen pozitivist zaman algılayışından ziyade Bergson’un süre (durée) kavramına daha yakındır. Bergson zamanı sürekli olarak insan zihniyle birlikte var olabilen yaratıcı bir hareket olarak düşünmüştür. Bu noktada insanın zihni dışında akan, ilerleyen kronolojik bir zaman mefhumundan ziyade varlığa bağlı olarak gerçekleşen bir zamandan bahsedebiliriz. Bergson’un süre kavramı öncesiz, sonrasız ve sezgilerle yakalanabilecek “an”ı ifade eder. Bu, elbette ki biyolojik yaşın ötesinde metafiziksel bir durumu işaret etmektedir. O halde, belki de Benjamin Button’un hikâyesi için şöyle bir iddiada bulunabiliriz: İnsan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür ya da insan yaşlı doğar, gençleşir, çocuklaşır ve ölür. İkisi de aynı şey. 

Borges’in seksenli yaşlarını sürerken yazmış olduğu “Anlar” şiiri Benjamin Button için belki de bir tür gündelik yaşam kılavuzu olabilirdi demeye heves ediyor insan.

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya, 
İkincisinde, daha çok hata yapardım. 
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım. 
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, 
Çok az şeyi 
Ciddiyetle yapardım.. 


diye başlayan

“Eğer yeniden başlayabilseydim, 
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım. 
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla. 
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, 
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer. 
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum... 
ÖLÜYORUM... “
 

dizeleriyle biten Borges’in şiirindeki geri dönülemezliği ve tüm bunların yeniden yapılabileceğine ilişkin imkânsızlığı Benjamin Button’un yapabilmeye muktedir olabileceği hissine kapılabiliriz ilk bakışta. Ancak tüm bu satırları Borges’e yazdıran tam da deneyimin kendisidir. Bu yüzden de Benjamin Button’un sekseninde de olsa deneyimden yoksunluğu onu aynı hataları yapmaya zorunlu hale getirecektir. Başka bir deyişle bir yaşamı sondan yaşamaya başlamak gibi bir imkânınız olsa bile bunun da bir yazgısı olacaktır. Ve eğer trajedi olacaksa, sondan başlandığında da bu kaçınılmazdır. 

Fitzgerald’ın hikâyesindeki tuhaflıklardan biri de genç bir bedenin tecrübe ile kurduğu ilişkiyi yaşlı bir beden için de düşünülebilecek bir hale getirmiş olmasıdır. Yaşlı bir beden yaşam tecrübesizliği karşısında nasıl davranacaktır? Beden yaşlı ancak yaşanan tüm şeyler ise yenidir. Aslında bu noktada da Fitzgerald tecrübe denen şeyin biyolojik yaşla alakalı olmadığının işaretlerini verecektir bize. Daha ziyade yaşamın içinde ortaya çıkan hızlar, geçişler, eşikler ve farkın temel yaratıcısı olan çizgiler tecrübenin değişik yönlerden gelen mimarları olacaktır. Tecrübe elbette çok yıl yaşamış olmanın getirdiği bir vasıf olmaktan çıkacaktır bu bağlamda. Lautréamont yaşamsal portresi tam da bunu kanıtlamıyor mu? İçine girdiği büyük hız, yirmilerin başında yazdığı şiirler ve yirmi dördünde sona eren biyolojik hayat onun deneyimlerinin yoğunluğunu asla azaltmamıştır. 

İçinde yaşadığımız dönemin bilme anlayışı ve zaman kavrayışı hala büyük oranda eski fizik bilimlerinin ve pozitivizmin izlerini taşımaktadır. Eğitim sistemi zaten bunun üzerine inşa edilmiştir. Bu yüzden de saat-zamanla kalıplanmış bir zaman algılayışı başat olarak varlığını sürdürmektedir. Deneyim ise yaşanan uzun biyolojik hayatlarla özdeş tutulmaktadır. Oysaki zaman bir bedenden, hafızadan kopartılarak var kılınamaz, zaman bizzat bir öznede yaşantıya dönüşür ve bu kesintisiz bir devinim içindedir. Bu bakımdan insan yaşamında kronoloji yoktur aslında. Geçmiş sürekli olarak geçmişin üzerine yığılarak bir blok oluşturur ve her şey şimdinin içinde akar. Deneyim de bu blok içinde serbest olarak ortaya çıkar. TıpkıMarcel Proust’un peşine düştüğü yitik zaman gibi. Proust’un eseri bir yaşamın kronolojik sunumu değildir. Üst üste birikmiş anların serbest yüzeye çıkışlarıdır. Başlarla sonlar hep iç içedir, hep yan yanadır, tıpkı Benjamin Button’un öyküsünde olduğu gibi. 

U