BENJAMİNİA



BENJAMİNİA                          Burhan Özgen - 02/10/2008 22:35:14 (726 okunma)


Besim F. Dellaloğlu’nun Versus yayınlarından çıkan “Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya” adlı kitabı Benjamin’le ilgili yeniden düşünmek için güçlü esinler veriyor. Marksizim, mistisizm, kapitalizm, ilerleme, kent, modernizm, flaneur, aylak, dandy, Baudelaire, melankoli, kabala, pasajlar, avangart, Proust, Paris… gibi Benjamin’in birçok çağrıştırdıkları var. Uçsuz bucaksız bir coğrafya adetaBenjaminia. 

Yazdığı gibi yaşayan, yaşadığı gibi yazan bir yazarı okurken sadece “bir metinle” karşılaşmayız, içine girdiğimiz şey tastamam bir yaşamdır. “Metnin dışında bir şey yoktur” derken, Derrida, ‘yaşamın dışında bir şey yoktur’a da gönderme yapar bir bakıma. Yazı her şeydir. Yazı politik olandır; kişisel olandır; toplumsal olandır. Bu yüzden de Benjaminia bir yaşam-yapıttır. Sayısız parçacıkların yan yana durduğu bir coğrafya, sanat eserine dönüştürülmüş bir hayattı. Pasajlar’ı okurken, metinle birlikte yirminci yüzyılın ilk yarısında Almanya’da yaşayan, Avrupa kültürünün, kapitalizmin, modernliğin krizlerini, gittikçe yükselen faşizmi yaşamın içinde bizzat deneyimleyen Yahudi bir entelektüelin yaşamına tanık oluruz. Bu tanıklık bizim yaşama biçimlerimize, kişisel (toplumsal) etkinliklerimize, politikayı algılama biçimlerimize de sirayet eder. Besim Dellaloğlu’nun içtenlikle dile getirmiş olduğu gibi: “En kişisel olanın, hakikatte, aslında en genel olabileceğini, en genel gözükenin, gerçekte en kişisel olabildiğini O’ndan öğrendim.” Bu aynı zamanda özel olanla kamusal olanın, bireysel olan ile toplumsal olanın ayrımını da parçalayan, yaşamla yapıt arasındaki tüm boşlukları kapatan yekpare bir öznelliktir. Gabriel De Tarde’dan öğrendiğimiz ‘bir birey toplumdan daha karmaşıktır’ önermesi belki de en çok Benjamin için söylenebilir. Tard, Durkheim’ın bütüncü toplum teorisine karşı mikro sosyolojinin mevzilerini oluştururken sadece ekonominin genelleşmiş, makro kavramlarını yerinden etmekle kalmıyordu, aynı zamanda Durkheim’ın savunduğu, bireyin üzerine bir örtü gibi yerleştirdiği din, cemaat gibi kavramların belirleyiciliğini de radikal bir biçimde sarsıyordu. Toplum bireyin dışında, aşkın bir kavram olmaktan çıkıp bireye içkin ve onunla dolaşıma giren bir kavrama dönüşüyordu Tard düşüncesinde. “İçinde evreni taşıyan birey” ya da toplumun bizzat bireyin içinde olduğu fikri toplum denilen şeyin nasıl mümkün olduğuna ilişkin çok daha yetkin bilgiler sunmaktaydı. Dolayısıyla da “en kişisel olanın en genel olabileceği, en genel gözükenin de en kişisel olabildiği” bir durum tam da minör bir akışa tekabül etmektedir. 

Bugün, hala pozitivizmin, ilerlemeciliğin, Ortodoks bakış açılarının baskısı altında debelenen düşünsel bir iklim içerisinde yaşamaya devam ediyoruz. Oysaki Benjamin bundan altmış-yetmiş sene evvel tüm bu baskı unsurlarına karşı direnişin yollarının birçok farklı çeşidini göstermişti. Bu sadeceeleştirel bir bakışla sınırlı bir etkinlik değildi. Aynı zamanda, cehennemin orta yerinde yaşarken bile yaşamı en zengin yönleriyle olumlamayı da içeren düşünsel-anarşist bir tavır ve üsluptu. Üslup ile içeriğin benzersiz bir bütünlüğünü ve hatta bu ikisinin ayrımının anlamsızlığını en iyi kanıtlayanlardan biriydi Benjamin. 

Besim Dellaloğlu’u kitabında Benjamin’in izini sürerken birçok önkabulü, önvarsayımı bozguna uğratır. Marksizm’e mistik bir bakışın mümkünlüğünü ya da muhafazakârlık, sağcılık içerikleri olarak görülen birçok yargının sol içeriğe ait olabileceğini vurgular. “Direniş, teslim olmamak, muhalefet, eleştirellik, memnuniyetsizlikle başlar. Kötümserlik, bıkkınlık, aylaklık, romantiklik genelde sanılanın aksine soldur, sağ değil. Düpedüz anarşisttir bunlar.” Simmel’in bıkkınlık kavramı, Baudelaire’in dandysi Adorno’nun kötümserliği ya da romantizmin devrimci içerikleri bir direniş estetiği içerisinde ve aktüel siyasette yeni varoluşsal anlamlar oluşturur. Modern öznenin, içinde bulunduğu iktidar kuşatmaları karşısında kötümser olmaması, bir anomali sunmaması sorgulanmalıdır belki de. Genelin tikel olan üzerindeki tahakkümleri başka türlü nasıl parçalanır? Farklılıkları koruyarak. Farklılıkları korumak muhafazakârlık mıdır? Varsın, olsun! Gelenekten parçacıklar derlemek, toparlamak, koleksiyoncu olmak “gerici” olmak mıdır? Varsın, öyle olsun! Bireylerin iyiden iyiye şeyleştiği bir modern zamanda öznelliğin romantizmi bir güç olarak görmesi budalalık mıdır? Varsın o da öyle olsun! Öyle ya, ilerleyen sadece tarih, teknoloji değil; bunlarla birlikte bilim de “ilerliyor”, sanat da “ilerliyor”, aşk da “ilerliyor”, insanlığımız da “ilerliyor”. Bir an önce aksın “zamanlar”, ilerlesin tarihimiz, mutluluk nasılsa bugünde değil, hep gelecek bir günde. Aslında gerçek budalalık böyle düşünmekte değil midir? En “modern” kentimizde vurulmadı mı Hrant Dink, doğunun en “gelişmiş” şehrinde, Diyarbakır’da vurulmadı mı Musa Anter? En büyük katliamlar, “insanlığımızın en çok geliştiği” yüzyılda, yirminci yüzyılda yapılmadı mı? Hiroşimalar, Auschwitzler, 6–7 Eylüller, 12 Eylüller… Hep yirminci yüzyılın marifetleri. Modernin her bir ilerleme belirtisi aynı zamanda “barbarlığın bir belgesini” ortaya koyuyor. 

Benjamin tıpkı Kafka gibi zamanın ruhunun faşizm arzularıyla beslendiğini sezmekteydi. Kafka’nın, kapitalist bürokratik aygıtın dev kollarının bireyi sarmalamasının ve bu aygıtın kaçınılamayan bir iktidara dönüşmesinin resimlerini çektiği bir dönemde Benjamin de tarih, ilerleme, modernlik söylemlerinin yaşamın küçük alanları üzerinde ne denli devasa etkiler yaptığının tablosunu sermekteydi ortaya. Rilke’nin de belirtmiş olduğu gibi ‘paramparça olmuş bir hayatın hikâyesi ancak ufak tefek parçalar halinde anlatılabilir.’ Benjamin’in de yaptığı bir bakıma bu ufak tefek parçaları derlemekti. Bu yüzden Pasajlar gibi “küçük” bir evrenden kapitalizmin, modernliğin, teknolojinin bizim bugün tartıştığımız yıkımlarının oldukça net bir fotoğrafını çıkartabilmekteydi. Nasıl ki Pasajlar “tamamlanmamış” bir metin olarak önümüzde duruyorsa tüm bu süreçler de tamamlanmamış, nihayete ermemiş olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Nihai son teleolojik bir yaklaşımın ürünüydü ve uzunca bir dönem en sıkı Marksistler bile bu teleolojik bakıştan sıyrılamadılar. Neredeyse kutsala dönüştürülmüş bir tarih yaklaşımı, ilerleme paradigması Benjamin’in döneminin başat düşünceleriydi. Günümüz Türkiye’sinde de bu paradigmalar kutsanmaya devam ediyor. Bu yüzden, bugün hâlâ Benjamin’in “Tarih Tezleri” güncel olmayı sürdürüyor. İçinde bulunduğumuz siyasetin üslupları faşist makinenin şekillendirmelerine maruz kalmaya devam ettikçe de Benjamin’in metinleri bir direniş estetiği olarak güncel kalmaya devam edecektir.