HAKİKAT MEMURLARINI PARALİZE ETMEK


 Burhan Özgen - 04/10/2005 22:08:34 (896 okunma)


HAKİKAT MEMURLARINI PARALİZE ETMEK

Totalitarizme karşı girişilen her türden kuramsal ya da pratik faaliyetler, onu yeniden üretme tuzaklarından kurtulduğu ve mizahi bir biçimde parçaladığı oranda bir geçişlilik, sıçrayış ve kaçış çizgisi oluşturabilmektedir. Bu, homojenleştirmelere, gündelik ilişkileri totaliterleştirmelere, hiyerarşik sosyal biçimlendirmelere, “hakikat memurlarına” karşı oluşturulan karşı tuzaklardır. Siyasal totalitarizmin dışında kalan ve çoğu zaman kendini görünmez kılan ve hepimizin içinde yer aldığı, hücrelerimize dek içimize işleyen faşizmin, bize iktidarı arzulatan göstergelerin ( ve belki de kimi entelektüellerin) bedenlerimizdeki çizgilerini silmenin yolları nelerdir? Öfke ya da suçlamalardan uzaklaşılarak, farklı öznellikler geliştirilerek buna karşı nasıl bir sıçrama oluşturulabilir? 

Totalitarizmin yıkıcı iktidarına karşı yapıcı, sivil, öz kudretleri harekete geçirme gereği kendini hissettirmektedir. Bundan dolayı bu kavrama dikkat çekmek oldukça önemli. Totaliter süreçlerin tarihsel, siyasal ve gündelik yaşamdaki şifrelerinin çözülüp dağıtılması, özerkleşmiş yaşam biçimlerinin alanlarını genişletmesi açısından da elzemdir. Bir yönüyle etik bir mesele gibi görünen bu durum politik bir alçakgönüllülüğü gerektirmekte ve “ötekine” karşı duyulan öfkenin, tahammülsüzlüğün, suçlama duygularının dinamitlenip bir tür birleşme arzusuna dönüştürülmesi, aynı zamanda içinde bulunulan söylemin reddedilmesi, kırılması gerektiği anlamına da gelmektedir. 


İktidar Aşkı 

Michel Foucault’nun Deleuze ve Guattari’den esinlenerek ortaya koymuş olduğu “İktidara âşık olmayın” önermesi, totalitarizmi oluşturan boyun eğmenin nedenini de açıklar gibidir. Öncelikle dayanılmaz, güvenilir olmayan, sonsuz riskler taşıyan bir dünya portresi çizilir ardından da bütün bu felaketlerin kaynağı ve suçlusu olarak bir “öteki” kimliği oluşturulur. Bundan nasibini almaya oldukça elverişli sosyal gruplar halihazırda zaten vardır: göçmenler, azınlıklar, marjinal gruplar ve milliyetçilik inşası gerçekleştirilirken ötekileştirilmiş, düşman kimliği yaftası yapıştırılmış diğer milli kimlikler. Bu “tehdit” unsurları kudretli olarak var olduğu müddetçe rahat uyunulamaz. Buna karşılık bunların her an varlığımız açsından tehlike oluşturma riskleri vardır. Bu riskleri savuşturmanın yolu da her an tetikte olmak, “milli birlik ve beraberliği” her zaman sağlam tutmak ve bu ideal için her şeyi feda etmeyi göze almakta yatmaktadır.

Aşk ve iktidar sözcüklerinin yan yana duruşunun iktidarı sevmeyenler ve arzulamayanlar açısından hoş bir birliktelik gibi karşılanmaması oldukça doğaldır. Ancak bu ikisi arasında böyle bir bağın varlığı da reddedilir türden değildir. Öyle ya da böyle iktidarı arzuluyoruz. Hele bir de iyiden iyiye “bireyselleşmiş” bir toplumda yaşamaktaysak, sahip olamasak bile iktidara karşı platonik bir aşk besleyebilmekteyiz. Buradaki iktidar basitçe siyasal iktidar değildir. Gündelik yaşam ya da kişisel ilişkilerimiz içinde kendini gösteren ( ya da gizleyen) her türden iktidar ağlarıdır. Arzu bir şekilde gidip nesnesini bulabildiğine göre, bunun iktidara yöneltilmesi oldukça basit bir edim gibi görülebilmektedir. Bir işçinin, totaliter milliyetçi bir siyasal partinin peşinden gitmesini ya da bayrağa zarar veren bir çocuk üzerinden politika geliştirilerek dağılmaya başlamış ulus-devlet söyleminin yeniden canlandırılmaya çalışılmasını, basın açıklaması yapmaya çalışan bir grup gence yönelik linç girişimini, bedenini orduya teslim etmemek için vicdani ret hakkını kullanan bir insana yönelik baskıları ya da tarihsel bir konu olarak Ermeni Konferansını gerçekleştirmeye çalışan entelektüellere karşı geliştirilen şoven refleksleri bir tür iktidar aşkının çeşitli yansımaları olarak okumak mümkün gibi gözükmektedir. Aşkımızla iktidarı üretiyoruz ve yeniden üretiyoruz. Ardından onun şiddetli bir yansımasını gördüğümüzde de şaşırıp kalıyoruz. Siyasetin, bütün bunları tepeden belirlediğini “tespit ederek” de edilgenliğimize entelektüel söylemler oluşturuyoruz. Oysaki yeni bir iktidar oluşturmayan muhalefetin tam da kendiliğinden, yerel ve küçük olarak addedilen edimlerden geçtiği söylenebilmektedir. Totalitarizme karşı total olmayan bir muhalefet rasyonel gibi durmaktadır. Güncel bir örnek vermek gerekirse Haydarpaşa’da uygulama planları yapılan gökdelenler projesine karşı geliştirilmesi gereken yerel bir muhalefet. Bu projeyi gerçekleştirmeye yönelik olarak “yeni iş imkânları”, “Manhattan görünümlü bir Haydarpaşa“, “turizm ve iş hacminin gelişimi” şeklinde söylemler geliştirilecektir. Bu tür söylemler tam da içselleştirilmiş platonik iktidar arzularına seslenecektir. Manhattan’ın görünümünü “gelişmişliğin” bir ifadesi olarak gören bir zihniyetin varlığını kim inkâr edebilir ki? 


Gülümseyen Muhalefet 

Totaliter toplumlarda insana ilişkin özel durumlar silinip, yok edilmeye çalışılır. Bunu yapan belli bir yerde konumlanmış bir iktidar figürü değildir, aslında herkestir. Totaliter zihniyetin istediği şey, hayatları tamamen şeffaflaşmış yurttaşlar üretebilmektir. Bu görünürlük disipline etmeyi de kolaylaştırabilmektedir. Bir tür özgürlük yanılsamasına düşülmektedir. “Birey” olma durumu bir özgürlük olarak düşünülür, oysaki Foucault bilgisinin iktidarda kodlandığı bireyin özgürlüğünden bahsedilemeyeceğini göstermiştir. Tıpkı, bir çocuğun ebeveynlerinden hiçbir sır saklayamaması gibi bireyden de toplumdan herhangi bir sır saklamaması istenir. Çocuk için saklamak veya yurttaş için şeffaf olmamak bir nevi suç işlemektir. 

İktidarın yüzü asıktır, tahakküm kurmak istediği şeye karşı asık suratını gösterir. Bürokrasinin asık yüzlü olmasının nedeni bu değil midir? Bunu romanlarıyla en iyi şekilde işleyen kişi belki de Kafka’dır. Aslında Kafka bunu “komik” olarak ele alır. Bürokrasi devasa bir mizahtır Kafka’da. “Dava”nın ilk bölümlerini arkadaşlarına okuyan Kafka onlarla birlikte katıla katıla gülmekten kendini alamamıştır. Josef K. Bir sabah kalktığında odasına gelip, kahvaltısını yiyerek tutuklandığını söyleyen iki memurla karşılaşır ve neden tutuklandığını sormadan hemen savunma yapmaya başlar. Kafka burada, iktidarı bu denli komik bir biçimde kabullenmişliğin irrasyonelliğini vurgulamak ister gibidir. Bu bakımdan da bize rasyonel olarak gösterilen bütün bu mekanizmaların irrasyonel taraflarını belki de mizahla görebileceğimizin esinini oluşturmaya çalışmaktadır. Muhalefet yapmak için asık suratlı olmak gerekmediğini vurgulamak ister gibidir. Bu, siyasal pratiklere hakikat değeri vermektense, yerel muhalefet alanlarının çoğaltılması gerektiği anlamına gelmektedir. “Bizler” ve “diğerleri” şeklindeki kategorileştirme ve ötekileştirmeler hınç, öfke, suçlama gibi öz kudreti azaltıcı sonuçlara varacağı gibi totalitarizmi üreten ve güçlendiren bir araca da dönüşecektir. Dışa yönelik suçlamanın içsel karşılığı pişmanlıktır ve iki durumda da varoluşta bir zayıflama söz konusu olur. Totalitarizmin paranoyak kimliklendirme biçimlerine karşılık gülümseyen bir muhalefet oluşturmak ve bu muhalefeti bütünselleştirici bir biçimden çıkarmak anlamlı gibi görünmektedir. Gülümseyen muhalefet Foucault’nun sözünü ettiği, bize “doğruyu” söylediği iddiasını taşıyan entelektüelleri ve “hakikat memurlarını” paralize etmektir.