HALKI ÖLÜMDEN SOĞUTMAK


HALKI ÖLÜMDEN SOĞUTMAK

İktidara tapınmanın bireylerin başını döndürdüğü bir dönemin içinden geçiyoruz. Başkasının ölümüne duyulan devasa istek ve bunun doğurduğu zalimlik toplumun hücrelerine sirayet etmeye devam ediyor. Faşizm niceliklerle iş görüyor gerçekten de. Zira bir borsa endeksi gibi takip edilir hale gelmiş durumda insan ölümleri. Ölümü arzulayan insanlar var her yanda. İstenen, daha çok ölüm daha fazla nicelik ve bunun ardının kesilmemesidir. Ne önemi var ki? “Şehitler ölmüyor” nasılsa; gelenler, gözyaşları ve hamasi sloganlarla toprağa verilenler ölü değil nasılsa. Başka bir taraftan da Bülent Ersoy’un yaptığı gayet “olağan” konuşma çok talihsiz bulunabiliyor. Böylesi olağan bir konuşma karşısında klişe retorikler öne sürülüyor hemen. Aslında söylenen şudur: “Sen Bülent Hanım yoksa insanların ölmesini istemiyor musun? Nasıl olur da halkı ölümden soğutursun. Tez zamanda Bülent Hanım’a soruşturma açıla." Öyle ya, ölümün sıcaklığını hazır kıvamına getirmişken nasıl olur da bunu soğutmaya kalkışırlar. Aylardır uğraşılıyor; dizilerle, reklâmlarla, spor müsabakalarıyla, ana haber bültenleriyle, pop parçalarıyla, magazinleriyle… Bu kadar masraf boşuna mı gitsin, hepsinde şahadetin ne kadar kutsal bir şey olduğu, ölen askerlerin canının vatan savunmasının yanında önemsiz olduğu, üstüne basıla basıla anlatılmadı mı? 

İnsan hayatını önemsiz hale getiren bu zalimlik tastamam vatan idealinden besleniyor. İdealler, sonu gelmeyen iktidarlar üretiyorlar. Bunun için bizi sürekli gözetleyen mekanizmaların olması gerekmiyor. Söylemler zihinlerde kodlanmış durumda zaten. Ebru Gündeş’in neredeyse hiç düşünmeden, tıpkı mekanik bir alet gibi Bülent Ersoy’a verdiği cevaplar bu kodlanmanın bir göstergesi. Bayrağa sarılı bir tabut görüldüğünde bu mekanik aletlerin verdiği tepki “vatan sağolsun”dur. Onlar bile bu sözcüklerin hangi hızda dillerine geliverdiğini anlayamazlar. Bayrağa sarılı tabut, ideallerle kodlanmış bir birey için sadece bayrağa sarılı bir tabuttur. İçinde bir beden olduğu, bu bedenin bir yaşam olduğu, onun da anılarının, dostlarının, sevdiklerinin, sevenlerinin olduğu gelmez akıllara. Tıpkı fabrikalarda bir tabancanın üretilmesi gibi böyle bireylikler de üretilir. Özerklikten yoksun ve hangi durumda nasıl tepkiler vereceği programlanmış bireyliklerdir bunlar. Nasıl ki bir silah hangi amaçlar için üretildiğini ve neye sebebiyet vereceğini “bilmiyor” ise, bu insanlar da böylesi bir özerklikten yoksundurlar. Bunlar söylem taşıyan mekanik bedenlerdir. Faşizan bedenlerdir.

Uğur Yücel, “Yazı Tura” filmiyle bayrağa sarılı tabutun sadece bayrağa sarılı bir tabut olmadığını, onun içinde idealist bedenlerin bilmek istemediği yaşamların olduğunu özgün bir dille anlatabilmişti. Yazı Tura, bir başka açıdan da savaştan bayrağa sarılı tabutta dönmemiş olmanın, oradan sağ gelmeyi başaran askerlerin çevresinde, onları saran, görünmeyen başka türlü bir bayrağa sarılı tabut olduğunu göstermiştir. Bu durum basit olarak “Vietnam sendromu” değildir. Amerikalı, Vietnam’da Amerikalılarla savaşmamıştır, Vietnamlılarla savaşmıştır. Oysaki burada yaşanan durum bundan çok farklıdır. “Yazı Tura”da da gösterilmiş olduğu gibi savaşta öldürdüğünüz bir insan, sizin sivil hayatınızda tanıdığınız, bildiğiniz, bizzat yaşamınızın içinden geçen biri olarak çıkabilir karşınıza. Bu, öyle olmasa bile bu olasılıklar zincirini her zaman içinde barındırmaktadır. Elbette ki savaş, her türlü savaş, savaşılan güç “yakınlık” taşımasa bile büyük bir dehşet yaratmaktadır. Amerika’nın Vietnam sendromu bunu çok iyi göstermiştir. Ancak, savaşlar meşrulaştırılırken “düşman” olarak oluşturulan tabloda elden geldiğince tüm “yakınlıklar” ortadan kaldırılmaya çalışılır. O (düşman) her zaman için “bizden olmayandır.” Daha da ötesi “insan olmayandır.” Bu ayrıştırma başarılı olduğu sürece savaş da meşruluğunu sürdürmeye devam eder. “Bölge halkı ayrı, onlar ayrıdır” retoriği tam da bu ayrıştırma çabasının bir ürünüdür. Özellikle şu an devlet yönetiminde olan iktidar odağının başka birçok durumda “Müslüman din kardeşlerimiz” olarak öne sürdükleri söylemler bu savaş söz konusu olduğunda asla akla getirilmez. Çünkü bu bağlamda “onlar Müslüman olmayanlardır.” 

Sorun ortaya negatif bir tablo çıkartmak değildir elbette. Ancak tüm bu olan bitenin aslında ne denli zayıf bir zemin üzerinde cereyan ettiğini ortaya koymak önem taşıyor. Son dönemlerde gözler, hafızalar militarist kavramlara, imajlara fazlasıyla maruz kalmaktadır. İletişim araçlarından arta kalan genellikle apoletler, askeri üniformalar, asık suratlı devlet yetkililerinin ölen insanların gerçeğinden oldukça uzak olan mekanik açıklamaları ve her biri ötekinden farksız cenaze törenleri olmaktadır. Mekanik bir ölüm atmosferi. Bunun sonucu olarak da kesintisiz bir keder. Keder durmadan ölümü besliyor, ölümü sıcak tutuyor, hıncı ve intikam isteğini körüklüyor ve bu durum bir ölüm döngüsüne dönüşüyor. Bu döngüyü kırmak yaslandığı temelleri parçalamaktan geçiyor. Yaşayan bir insan bedeninin o büyük milliyetçi anlatıdan çok daha önemli olduğunu anlatmak gerekiyor.Militarizmin soğukluğunu, oluşturduğu kederi kendi sıcak bedenlerimizden kovmamız gerekiyor. Bunu söyleyenin Bülent Ersoy ya da başka biri oluşu değil mesele. Esas mesele bunu söylemekte ve o genç bedenleri ölüme teslim etmemekte. Yoksa savaş makinesi bunu rutin bir hale getirecek ve zaten uzun yıllardır sürmekte olan savaş daha geniş bir coğrafyada devam edecektir. “Kısa süre izafidir, bir gün de sürebilir, bir yıl da” cümlesi nereye doğru gidilmeye çalışıldığının en açık göstergesi değil mi? General bunu çok rahat ifade ediyor çünkü o bir yılda ölecek olan insanlar onun için basit matematiksel rakamdan daha fazlası değildir. Bugün kederi ortadan kaldıracak ve neşeyi getirecek olan eylem, savaşın karşısında durmaktan geçiyor. Bütün o niceliksel hesaplamaların birer parçası olmamaktan geçiyor. Çocuklaşmak, oyunbozanlık yapmak gerekiyor.