KÜRESEL İKTİDARA KARŞI MİKRO DİRENİŞLER


 Burhan Özgen - 01/08/2006 11:41:56 (614 okunma)


KÜRESEL İKTİDARA KARŞI MİKRO DİRENİŞLER

“1975-76’daki korkunç iç savaş sırasında Beyrut’ta bulunan bir Fransız gazeteci, yerle bir olmuş kent merkezi için, “burası bir zamanlar Chateaubriand ile Nerval’in Şark’ına aitmiş… gibi görünürdü” diye yazmıştı yana yıkıla. Beyrut konusunda haklıydı tabii, hele bir Avrupalı olduğu düşünülürse. Şark neredeyse tümden Avrupa’ya özgü bir buluştu; antik çağdan beri, gönül maceralarının, egzotik varlıkların, akıldan çıkmayan anılarla görünümlerin, olağanüstü deneyimlerin mekânı olagelmişti. Artık yok oluyordu; bir anlamda yok olmuştu bile, vadesi dolmuştu. Bu süreçte Şarklılara ait bir şeylerin de tehlikede olduğu, Şarklıların Chateaubriand ile Nerval’in zamanında da orada yaşamış olduğu, şimdi acı çekenin onlar olduğu, kayda değer bulunmamıştı belki de…” 

Bu alıntı Edward Said’in Şarkiyatçılık adlı benzersiz çalışmasının ilk satırlarıdır. Otuz yıla yakın bir zaman önce yazılmış olmasına karşın günümüzdeki Beyrut’un fotoğrafının altına da yazılabilecek güncelliktedir. Bilindiği gibi Said aynı zamanda Filistin kökenli biri olarak yaşamı boyunca Ortadoğu meselelerine karşı sessiz kalmamış ve bu yüzden özelikle de başta Amerikan basını ve kimi akademisyen çevreleri olmak üzere bir çok iktidar odağı (buna Avrupa basını ve FKÖ de dahil) tarafından şiddetle eleştirilmiş radikal bir entelektüeldi. Bütün bu baskılar E. Said’in daha da güçlü bir entelektüel portre geliştirmesini doğurmuştur. Zaten Entelektüel adlı eserinde bir entelektüelin yalnız, marjinal, sürgün, yabancı olduğundan bahseder. Bunun anlamı otoritelere karşı küstah olmaktır. Sakınmadan konuşabilmek, yazabilmek biraz da sürgünsoylu olmakla alakalıdır. Yerleşiklik, değişimi yakalayamamak, dolayısıyla yeniyi de söyleyememektir. Düşüncede yerleşik olmamak, hep bir sürgün olmak, içinde bulunulan toplumsal-siyasal düzene yabancı olmaktır. Hep bir yabancının gözüyle bakabilmek, yerleşik olanın göremediğini görebilmek gücünü oluşturmaktadır.

Güncel politik değerlendirmelerin, büyük oranda, içinde bulunulan ulus-devletin çıkarları çerçevesinde oluşturuluyor olması günümüzün önemli bir kesim entelektüelinin standart ödevi halini almış gibidir. “Ortadoğu karışıyor, ne olacak bizim halimiz?”, “Amerika Suriye’ye girmenin koşullarını oluşturuyor, acaba savaş bize de sıçrayacak mı?”, “Ben söylemiştim zaten önce Suriye ardından İran’a ve sonrasında da sıra bize gelecek.”, “Büyük Ortadoğu Projesi’ni gerçekleştiriyorlar.” vs. türünden önermeler 11 Eylül ve ardından Irak İşgali’nden sonra sıkça duyduğumuz söylemlere dönüşmüştür. Bütün bunlarda haklılık payı yok demek istemiyorum elbette. Ancak ortaya çıkan manzaranın birkaç kademe ardına baktığımızda irrasyonel bir oyalanma içinde olunduğu görülecektir. Başlangıçta komplo teorileri olarak ortaya çıkan ve ardından bu teorileri kendi dilleri içinde söylemleştiren entelektüellerin bunlara katkısı olduğunu söylemek abartılı bir tespit gibi görülebilir belki. Ancak Ortadoğu’daki saldırıları bir öngörünün reeleşmesi olarak değerlendiren bir yaklaşımın varlığı bu tespiti abartılı olmaktan çıkarmaktadır. Oyalanma dediğimiz durum ise, saldırıların ardından herkesin elindeki sanal haritalarını masaya koyup kiminkinin daha çok gerçeğe yakın olduğunun tartışılıp, az hata yapanların diğerlerine göre daha çok gururlanmasıdır. Kimi zaman en basit ya da en yüzeysel gerçekler unutulabiliyor. Bugün Ortadoğu’ya neden Ortadoğu dediğimizi bile unutmuş gibiyiz. Bunun ardında yatan ekonomik, siyasal, tarihsel, felsefi ve kültürel faktörler görülmeyecek denli arkalarda kalmış bulunmakta. Bütün bu dinamikler hesaba katılmadan yapılan yorumlar basitçe komplo teorilerinin hayata geçirilmesinin onaylanmasından öteye geçmemektedir. Bu genel yaklaşıma göre, bütün bu olup biten emperyalist hareketliliğe karşı yapılması gereken şey herkesin ulus-devletine ve ona bağlı olarak ordusuna sarılması ve bu bağlamda milli mutabakat oluşturması şeklinde olmaktadır. Bu ise militarizmi yücelten bir söylem içine girilmesini kaçınılmaz hale getirmektedir. Oysa, yine en basit gerçeklerden biri imparatorluk’a ulus-devlet sınırları içinden ve askeri bir cevap verilemeyeceği, dahası bunun kaçınılmaz bir başarısızlıkla sonuçlanacağıdır. Bilindiği gibi “Metal Fırtına” ile bunun başarı ile sonuçlanan bir kurgusu yapılmıştı. Başarısızlık sadece askeri yenilgi anlamına gelmemektedir. İmparatorluk’un, daha doğrusu savaş makinesinin arzuladığı cephenin oluşturulması zaten kendisi açısından bir başarı anlamına gelmektedir. Herkes bilir ki, ABD’nin kaybettiği asker sayısı ya da savaş harcamaları asla onun açısından bir yenilgiye işaret etmemektedir. Daha geniş bir coğrafyada daha çok savaş, daha çok askeri harcama çarkın daha da iyi dönüşünü sağlamaya yarayacaktır. Yine bir başka basit ve yüzeysel gerçek de ABD’nin tüm bu girişimlerinin sadece kendisinin bir eseri olmadığıdır. Daha geçen günlerde yapılan G–8 zirvesi küresel sistemin çoktan ulus-aşırı hareket ettiğinin yine en basit görünümlerinden birdir. O halde, bu noktada basit bir soru sormak mümkün görünmektedir. Neden imparatorluk (burada imparatorluk sözcüğüne M. Hardt ve A. Negri’nin kavramsallaştırması bağlamında vurgu yapılmaktadır) ulus-aşırı ve küresel olarak hareket ediyor da direniş odakları hâlâ ulus-devlet sınırları içinden hareket etmeye çalışıyor? Ya da, daha doğrusu geniş bir entelektüel söylem neden buna odaklanıyor? 

Öyle görünüyor ki dağılmış, parçalanmış bir sol söylem geçmişinde üzerinde özenle durduğu antiemperyalizm ve de enternasyonalizm kavramlarını yeni dönemde siyasal perspektifine oturtmakta zorluk çekmektedir. Elbette, günümüzde altmışlı-yetmişli yıllarda olduğu gibi bir emperyalizm teorisi ve bu anlamıyla bir antiemperyalist hareket geliştirmek anlamlı görünmemektedir. Ancak geliştirilen ulus devlet merkezli politikalar tuhaf da olsa neredeyse antiemperyalist söylemi bile tercih ettirecektir. Antiemperyalizmin bu şekilde dile getirilişi, onun modası geçmiş, kullanılmaz hale gelmiş ya da içi tamamıyla boşalmış bir kavram olduğu anlamına gelmez tabii ki. Ancak günümüzde “dünyanın bütün işçileri birleşin” sloganı ne denli etkinse antiemperyalizm kavramı da o denli etkindir, diyebiliriz. Bilindiği gibi bunlar birbirine bağlıdır. Bütün bu söylemlerin öznelerinin dönüşüme uğradığını görmek gerekir. Çizgileri belirtmek açısından söylemek gerekirse 68’den beri bu durum böyle. O halde küresele uyum sağlamış bir iktidar mekanizması ve bunun işleyişini sağlayan savaş makinesine karşı yine küresele uyum sağlamış ya da küresel olana yayılabilmiş bir direniş mekanizması geliştirmek gerekir. Bir bakıma “iktidar her yerde ise direniş de her yerde” formülasyonunu bir kez daha hatırlamakta yarar var. En büyük yanılgılardan biri, direnişin sadece savaşın cereyan ettiği bölgelerde olduğunu (ya da sadece orda olması gerektiğini) düşünmek. Oysaki savaşı engelleyecek olan şey oradaki direnişten çok, savaşın kaynağı olan coğrafyalardaki direnişlerdir. Bunlar asla yan ya da yedek güçler olmadığı gibi etkisiz de değildirler. Nasıl ki imparatorluk tüm dünya üzerinde bir örümceğin ağlarına benzer bir biçimde yayılmışsa, bu ağın parçalanması da küresel ölçekte ama mikro dalgalanmalarla olabilir ancak. Ama asla ulus-devleti güçlendiren politikalarla değil. Merkezi olmayan, ulus-üstü ve kaygan bir iktidar mekanizmasına karşı geleneksel ulus-devlet merkezli politikaların hiçbir anlamı kalmamıştır. Bütün bu saldırılar karşısında karamsar bir ton tutturulmuş olmasının nedeni de budur bir bakıma. Çünkü tek başına bir ulus-devletin imparatorluğa karşı ciddi bir gücünün olmadığı bilinmektedir. 

Edward Said’le başlamışken onunla bitirmek anlamlı olabilir. Bilindiği gibi Said Şarkiyatçılığı çözümlerken ona karşı verilecek yanıtın Garbiyatçılık olmamamsı gerektiğini özellikle vurgular. Said’in bu vurguyu yapmasının bir nedeni de batının doğuya biçtiği kimliğin parçalanması gerektiğine dair inancıdır. Olası Garbiyatçılık ise bunu parçalamak bir yana başka türlü bir kimliğin oluşumunu sağlamaya yaramaktadır. O halde işgallere ve saldırılara belli bir kimlik siyaseti içinden bakmak yerine, bundan sıyrılan, sınır tanımayan bir bakış oluşturmak anlamlı olabilir.