Mehmed UZUN

 


 Burhan Özgen - 23/10/2007 10:28:28 (1176 okunma)


Mehmed UZUN


Bir yaratma sürecini mümkün kılan şu benzersiz koşullar... Tıpkı, doğada taşlar arasından fırlayıveren ya da kaldırımlarda zaman zaman rastlanan, kenarlardan büyük bir dirençle kendini dışavuran yabani, yersizyurtsuz otlar gibi... Apansız ve de bir boşluktan gelir gibi, direncin bir anda estetize edilmesi... Sanat, iktidar olmayan bir sanat, direnişle iç içe olan bir sanat hep “nasıl mümkün olabiliyor?” sorusunu sordurabilmektedir. Nasıl olabiliyor da bütün o imkânsız denebilecek şartlardan böylesine hafifletici sesler, renkler, çıkabiliyor; nasıl mümkün olabiliyor da paramparça olmuş bir dilin içinden benzersiz bir blok anlatım inşa edilebiliyor ve nasıl mümkün olabiliyor da bir ses, bir resme dönünüştürülebiliyor?

Mehmed Uzun’un anlatımının bileşenlerini oluşturan hareket, sestir. Sesin hareketleri ve bu hareketlerin edebiyatlaştırılması. Kelimelerin durmaksızın beslendiği bir sözlü edebiyat geleneği. Tıpkı Edvard Munch’un “Çığlık” tablosundaki gibi; sesin sonsuza doğru resimleştirilmesi. Bunu Mehmed Uzun’da da buluruz. Dengbéjler bir blok bellekte yakalanmış ve büyük bir devinim kazanmışlardır. En önemlisi de bir çığlığa dönüşmüşlerdir. Mehmed Uzun da tıpkı Marcel Proust gibi bir tür “yitik zamanın peşine” düşmüştür. Yitik zamanın peşine düşmek geçmişi düz bir çizgi olarak algılamak değildir. Belleği bir çekmece ya da ambar olarak görmek de değildir. Geçmiş, Proust’un algılayışına yakın bir biçimde algılanır Mehmed Uzun’da da: geçmişteki her öğe bir biri üzerine yerleşerek birikir ve bu bir blok oluşturur. Bunun içinden arkolojik kazılar da yapar “iradi hatırlamalarla” ('Dengbéjlerim, Nar Çiçekleri' gibi denemeleri bunu işaret eder) ama öte yandan özellikle romanlarında Proustvari “gayri iradi hatırlamalara” sıkça rastlanır. Gayri iradi hatırlamada üzerine düşünülmeyen öğeler çeşitli rastlantılar, karşılaşmalar sonucunda kendilerini hafızanın üzerine çıkararak gerçeklik kazanırlar. Kollektif hafıza içinde serbest yüzeye çıkışlar... Mehmed Uzun’un da sevdiği ve sıkça alıntı yaptığı Walter Benjamin’in Pasajlar metniyle gerçekleştirmeye çalşıtığı ondokuzuncu yüzyılın hafızasından gayri iradi hatırlamalarla (proust) yeni bir öznellik inşa edebilme faaliyetinin Mehmed Uzun’daki görünümü ise kollektif bir hafızadan (dengbéjler, çocuklukta dinlenen masallar) yeni bir öznellik (kürt oluşla da alakalı) yaratabilmek olarak belirmektedir. 

Goodard’ın politika sanat ilişkisini yalın bir derinlikle vurgulayan “önemli olan politik konulu filmler yapmak değildir, bir filmi politik yapmaktır”sözleri Mehmed Uzun’un yaşama biçimi ve ürettiği eserlerle bir kesişme noktası oluşturabilmektedir. O, asla politik roman yazmak, kürt politik edebiyatını inşa etmek gibi bir kaygıyı kendine sorunsal yapmamıştır. Politik roman yazmamıştır ama bir romanı politik yapmayı çok iyi bilmiştir.Hapishane yılları ve ardından gelen sürgün yaşamı kürt-oluşa girişin ana kapılarını oluşturmaktaydı. Mehmed Uzun bunun zaten politik bir durum olduğunun ziyadesiyle farkındaydı. Bunun bir tercih olmadığını, içine doğulan ve belki de yaratmanın zorunluluk taşıdığı bir bölgede varolduğunu çok iyi bilen bir edebiyatçıydı. Bunun en önemli göstergesi sürgün yaşamının kesintisiz bir üretkenlikle geçmesidir. 

Sürgün olmak, sürgün olmuş bir dille, ruhla yazmak belki de içinde bulunduğumuz çağın en temel belirtilerinden biridir. Sayısız sürgün edebiyatı örneği vardır. Aynı zamanda, Avrupa edebiyatının katmanlarında da sürgünlük halinin izlerine sıkça rastlamak mümkündür. Sadece yirminci yüzyıla baktığımızda bile dehşet verici bir sürgünlük tablosuyla karşı karşıya kalırız. Dinsel, dilsel, ekonomik, siyasal sürgünler: Komünist olduğu için sürgün olanlar ya da yeterince komünist olmadıkları için sürgün edilenler; edebiyatçı oldukları için sürgün edilenler ya da sürgün edildikten sonra edebiyatçı olanlar. Tüm bu çeşitlemelerdeki ortaklık, doğulan coğrafyadan kopmuş bir yaşama mahkûm edilmiş olmaktır. Çoğunlukla “sürgün edebiyatı” yapılsa ve bu durum bir “kahramanlık” olarak gösterilse de sürgünde geçen gündelik yaşamın pek de iç açıcı olmadığı çok az itiraf edilen bir gerçeklik olarak çıkmaktadır karşımıza. Kesintisiz bir dışlanma riski, iğreti olma hali, yabancılık, dilsel ve ekonomik zorluklar, aşinalık duygusunun gittikçe yitirilişi, sürgünü, sözü edilen “kahramanlığa” doğru adım adım sürüklemektedir. 

Hiç kuşkusuz “sürgünde olma halinin” yol açtığı, hamasi bir anlatı çerçevesinde şekillenen bir tür milliyetçilik formundan da bahsedilebilir. Mehmed Uzun’un kürtçe yazmaktaki ısrarı da kısmen de olsa onu böylesi bir konumlandırmaya itebilecek bir yaklaşımı beraberinde getirebilir. Bu bakımdan da Mehmed Uzun’u hem bir entelektüel olarak ve hem de ürettiği edebi eserler bağlamında bu konumdan ayrıştırmak zorundayız. Onun çeşitli söyleşilerinde, denemelerinde çok dilli ve çokkültürlü olmak üzerine yapmış olduğu ısrarlı vurgu bu bakımdan büyük önem taşıyor. Mehmed Uzun “çok dilli” bir yazardır ama romanlarını kürtçe yazmayı seçmiştir. Bu seçim politiktir ama asla milliyetçi içeriği olan bir politik seçim değildir. Tam tersine bu seçim, çokkültürlü olmak gerekliliğine olan inancın bir yansımasıdır. Onun edebiyatının sesini bulduğu yer kürtçedir. Belleğinde yer eden tüm unsurlar; göstergeler, edebiyatının ritmi, müziği, tüm bilinçaltı içerikleri kürtçedir. Dolayısıyla kürtçe yazmak Mehmed Uzun’da edebiyatın bizzat kendisidir. 

Anadilin yasaklanmasının doğurduğu muamma bir sürgün yaşamda, İsveç’te edebi bir çığlığa dönüşüyor. Mehmed Uzun, Edvard Munch’un çığlığını atmak için İsveç’e konuk olmuş, oradan da yepyeni armağanlarla Diyarbakır’a dönmüştür, dinginlikle. Bu, tam da Derrida’nın kültürler arasında konuk olma düşüncesini hatırlatıyor…