MODERNLEŞME, SOL VE MUHALEFET


 Burhan Özgen - 02/03/2006 12:01:26 (693 okunma)


MODERNLEŞME, SOL VE MUHALEFET


Modernleşmenin solla ilişkisinden çok, solun modernleşmeye bakışını sorunsallaştırmak daha yerinde gibi görünmektedir.Bunun nedeni ise Türkiye’de solun modernleşme kavramını entelektüel dolaşımına sokmasıyla, kendi üzerine düşünmesi arasında bir zamansallık olmasındandır. Aslında kuramsal bakımdan oldukça modern bir davranıştır bu: düşünümsellik. Bu kavram (reflexion) modernizm/postmodernizm tartışmaları içinde de yaygın bir kullanıma sahiptir. Öznenin kendi durumu üzerine düşünmesi, bilincin kendini nesneleştirmesi. Bir noktada durup ben ne yapıyorum, nereye doğru gidiyorum, sorularının sorulmasıdır düşünümsellik. Kendi üzerine düşünme faaliyetleri de genellikle aktif olunamayan dönemlerde gerçekleşir. “Her bir refleksiyon mutlaka bir nötr noktadan zıplar” der Walter Benjamin. Bunu biraz daha ileri götürüp negatif noktadan zıplamak olarak değerlendirmek mümkün gibi görünmektedir. Tartışmaların başarısızlık dönemleriyle birlikte belirdiğini gözlemlemek bunun kanıtı gibi durmaktadır. Belki de meselenin sonu gelmeyen bir polemiğe dönüşmesi de bundan kaynaklanmaktadır: Bir “eksiklik” üzerinde inşa edilen fikirler de sürekli eksiklik barındırır. Fikirlerin bir tür olumsuzlama üzerine kurulması ve bunun bir yöntem ve entelektüel kültür haline gelmesi, meselenin bir döngü içerisinde yeniden yeniden tartışılmasını beraberinde getirmektedir. 

Türkiye’de modernleşme serüveninin III. Selim, sonrasında II. Mahmut ve Tanzimat dönemleriyle başladığı düşüncesi genel bir eğilim olarak ortaya çıkmaktadır. Bu dönemlerin en belirgin özelliği ise batı karşısında teknik açıdan yetersiz olunması ve buna bağlı olarak askeri başarısızlıkların artması, devlet kademelerinde bu durumun değerlendirilmesi ve çözüm yollarının aranması şeklinde özetlenebilir. “Eksikliğin” giderilmesi için devlet eliyle batıya ya da daha doğrusu Fransa’ya gönderilir aydınlar. Amaç elbette ki modern bir özne oluşturmak değildir. Çok basit olarak savaş ve toprak kaybetmemek için teknik ithal etmek gerekmektedir. Ancak, doğal olarak oraya giden entelektüeller bunun sadece teknik bir mesele olmadığını kavrayarak belli bir aydınlanma projesiyle dönerler ülkelerine. Oldukça geniş bir zaman dilimine yayılır bu dalga. Kemalist aydınlanma projesinin alt yapısını da tanzimattan cumhuriyetin kuruluşuna dek geçen dönemdeki bu birikim oluşturmaktadır. Batılılaşma, Çağdaşlaşma gibi kavramlar cumhuriyet dönemine özgü kavramlar olmadığı gibi tanzimatla cumhuriyet arasıdaki dönemde daha eleştirel bir modernleşme tartışması yaşandığını bile söylemek mümkündür. Bunun nedeni ise o dönemlerde (Cumhuriyet öncesi) modernleşme açısından nihai bir noktanın ön görülmeyişi, tartışmaların sürüp gitmesi, tek bir “doğrunun”, üzerinde uzlaşılmış tek bir “yaşama biçiminin” olmamasından kaynaklanmaktadır. Ancak Cumhuriyetle birlikte modernizm düşüncesi de standartlaştırılmıştır. Tek bir modernleşme düşüncesi ve yaşama biçimi hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Bunun gerilimini en çok yaşayanlardan biri Ahmet Hamdi Tanpınar olarak belirmektedir. Tanpınar Osmanlının son yıllarıyla cumhuriyetin ilk dönemlerine tanık olmuş bir entelektüel olarak da özgün bir konuma sahiptir. Doğu-Batı kavramlarının/çelişkisinin romanlarında ve bir çok makalesinde yer etmesi, roman kahramanlarının gelenekle modern arasında seçim yapma gerilimi yaşaması, kararsızlık, arada kalmışlık, geçmişten kopuşun doğurduğu nostalji, dinin sorunsallaştırılması, seküler bir yaşama biçimine geçişte yaşanan güçsüzlük, toplumsal ilişkilerin yeniden inşa edilememesi, kullanılan dilin dönüşmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan aşınmalar Tanpınar’ın eserlerinin göstergeleridir. Bu aynı zamanda modernleşme hikâyesinin deneyimsel göstergeleridir. Büyük anlatının minör görünüşleridir aynı zamanda. Modernleşmenin yaralayıcı bir yönünün de olduğunu ve özellikle de o dönemlerde bunun daha bir belirginleştiğini söylemek mümkün. Bir bakıma, “eksiklik” fikri sadece askeri alanla sınırlı kalmamış, kültürel, sosyal ve entelektüel bir eksiklik olarak da algılanmıştır. Askeri eksikliğin giderilmesi ve resmi bir atılım olarak başlayan süreç geniş bir sahada yer bulan kültürel, kimliksel ve sivil (Tanpınar örneğinde olduğu gibi) bir kriz halini almıştır. Tuhaf bir şekilde Türkiye’de sağ, modernizm düşüncesine daha mesafeli yaklaşmıştır. En azından denilebilir ki, sağ, düşünümselliği soldan önce keşfetmiştir. 


Solun Konumu

Cumhuriyet dönemi içerisinde, iktidarın militarist karakteri sivil modernleşme çıkışlarını da törpülemiştir. Kabaca söylemek gerekirse iktidar olası dinsel bir çıkışa karşı paranoid bir savunma psikolojisi durumunda kalmıştır. İktidarın patolojik ruh hali bu dönemdeki durumla da kendini göstermiş bulunmaktadır. Bundan sol söylem de payını almıştır. Sol, çoğu zaman sekülerleşme adına, iktidarın söylemi içerisinde kalmıştır. Bu meseleler soğuk savaş döneminin genel havasının etkisinde olmanın yanı sıra Türkiye’ye özgü durumlar olarak da karşımıza çıkmaktadırlar. Modeller üzerinden tartışmalar yürütülmüştür. Belli bir modele göre (ki, bu geniş bir zaman dilimi içerisinde Sovyet modeli olmuştur) inşa edilmesi gereken bir toplum tahayyül edilmiştir. Bu düşünme biçimi aynılaşmayı, homojenleşmeyi meşru kılar. Kendi devletini model devlete benzetmeye çalışmak, kendi toplumsalını model toplumsala göre şekillendirmek. Buna direnen tüm unsurları da yabancı, düşman, mücadele edilmesi gereken güçler olarak belirlemek ve bunlara yönelik faaliyetlerde bulunmak. Din içerikli tüm dinamikleri ortadan kaldırmayı hedeflemek, ezilen azınlıkları evrensellik ideolojisiyle yumuşatmaya çalışmak, Kürt hareketlerini milliyetçi bir söylemin içinde görmek ya da sadece evrim geçirmesi gereken feodal bir yapı olarak çözümlemek… Anlatımı çeşitlendirmek mümkün. Ancak bu eleştirileri çoğaltmak yerine bir tür olumlama fikriyle fitillenecek bir sol muhalefet fikrini geliştirmek daha anlamlı olabilir. 


Olumlayıcı muhalefet düşüncesi


Muhalefet denildiğinde basit olarak iktidarın karşında olmak, iktidarı eleştirmek, yıkıcı olmak, reddetmek gibi durumlar akla gelmektedir.Oysa olumlayıcı muhalefet olarak kavramsallaştırabileceğimiz durumda ise karşı olmak veya reddetmek düşüncesinden uzaklaşmaktayız.İktidarın her yerde olması, bunun karşısında ya da karşıtında olmanın aslında bir tuzağa dönüştüğünü göstermektedir. İktidarı eleştirmekten, onun karşıtını geliştirmeye çalışmaktan bitkinleşmiş ve kendi enerjisini tüketmiş birçok odak vardır. İktidarın tersini söylemek, ne yaparsa tersini gerçekleştirmeye çalışmak gibi… Mesela şu an mecliste CHP’nin izlediği politika bunun tipik bir örneği olabilir. Hükümetin tüm söylemlerinin tersini söylemek. Neredeyse tüm enerjisini buna harcamaktadır CHP ve başka da bir politikası olduğu müphemdir. Bu, aslında siyaset olarak addedilen durumun oldukça gülünç bir halidir. Yinelemek gerekirse, bu tür bir muhalefet anlayışı iktidarı güçten düşürmekten uzaktır. O halde içkin bir muhalefet gerçek anlamda iktidarı yaralayabilir. Kendi içindeki dinamikleri ateşleyen, kudretini arttıran ve bir bakıma iktidarın içinde ama onunla dalga geçen bir muhalefet. Bu, birleştirici, homojenleştirici bir muhalefet düşüncesi değildir. Aynılıklardan çok farklılıklara vurgu yapılmaktadır. Çeşitliliğe, farklı seslere, fikirlere açık olan, küresel düşünüp yerel davranabilen bir muhalefet anlayışıdır. Yine modernizim ve sol açısından baktığımızda da daha ekolojist, azınlıklara, çeşitliliklere karşı olumlayıcı bir bakış oluşturabilen, kendi eksikliklerine değil ama öz kudretine yoğunlaşabilen, bunu eyleme geçirmenin yollarını arayan ve her şeyden önemlisi modeller peşinde koşmayan bir sol muhalefet anlamlı görünmektedir.