ROMAN VE SİYASET


 Burhan Özgen - 16/10/2006 11:34:33 (795 okunma)

ROMAN VE SİYASET

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması ile ilgili Türkiye’de ilk günde yapılan yorumlar, genellikle bunun siyasi bir karar olduğu yönünde olmuştur. Bu yaklaşım da Orhan Pamuk’un edebiyatçılığının geri plana itilmesini ve ödülü almış olmasını birkaç basit siyasal söylem içine sıkıştırmayı beraberinde getirmiştir. Tartışmalar öyle boyutlara getiriliyor ki; neredeyse Pamuk’un hiçbir edebi değeri yokmuş da ödül yalnızca, malum siyasal nedenlerle veriliyormuş havası estiriliyor. Aslında bunun arka planını tartışmaya pek de gerek yok. Böyle düşünülmesinin ve bu tür yorumlar yapılmasının da başka “siyasal nedenleri” olduğu aşikârdır. Ancak bu durum, romanla siyaset ilişkisini güncele taşıması bakımından ilginç gibi görünmektedir. Bunu ilginç hale getirense, edebiyatın genellikle kıyıda-köşede duran, kısıtlı bir çevre tarafından izlenen, “zararsız” bir etkinlik olarak düşünülmesidir. Bu tür ödüller ve bunun sonucunda gerçekleşen siyasal yankılar en azından edebiyatın hiç de kıyıda-köşede duran, suya sabuna dokunmayan, “zararsız” bir etkinlik olmadığını kanıtlaması bakımdan da ayrı bir özelliğe sahip görünmektedir. 

Romanın ya da daha geniş olarak sanatın başlı başına büyük bir siyaset olduğunu bu bağlamda belirtmekte fayda var. Ancak bu siyasetin hükümetler siyasetiyle alakalı olamadığını da eklemek gerekir. Evet, roman siyasaldır, ama asla toplumu yansıtan bir ayna ya da toplumun sorunlarına pratik çözümler üreten bir sanat dalı değildir. Ama öte yandan roman, yazıldığı dönemin ve hatta sonrasının bir anlatıcısı olabilmektedir. Roman küçük bir evreni anlatıyor gibi görünse de dünyanın bir halinin ya da döneminin kesitini sunabilmektedir. Aslında, o bir tür mikrokozmostur. Bunu Kafka edebiyatında görmek mümkündür. Kafka, siyasetin, ekonominin ve dolayısıyla bürokrasinin değişimini romanlarıyla en iyi gösteren yazarlardan biriydi. Tuhaftır ki pek az çağdaşı onun edebiyatının bu gücünü keşfedebilmiştir. Benzer biçimde Milan Kundera romanlarında Çekoslovakya siyasetinin ve de sosyolojisinin en iyi anlatımlarını sunmuştur. Kundera totalitarizmin bin bir yüzünü romanlarında işlemiş bir yazar olarak Çekoslovakya’nın Komünizmi nasıl deneyimlediğini de büyük bir ironi ve incelikle göstermiştir. Prag’ın işgalinden, o dönemlerde sanata, edebiyata totaliter iktidarların yapmış olduğu baskıya değin, geniş bir siyaset anlatımını bu romanlarda izlemek mümkün. Bu, elbette ki romanın, politikanın bir aracına dönüştürüldüğü anlamına gelmez. Romanın siyasal tarihten ayrı bir alanı vardır ve o, kendi işleyişini bu akış içerisinde gerçekleştirir. Ancak bu akış içerisinde siyaset fonda kendini gösterir. Bu bağlamda denilebilir ki siyaset romanın fonudur. Fon “önemsiz” değildir. Ancak çok “önemli” de değildir. Romanda siyaset söylemselleştirilmez. Roman, “önemli” olanın sınırlarını kendisi belirler. Onun siyasallığı da buradan gelir.

Tüm bunlara karşın romana büyük misyonlar yüklemek, paradoksal biçimde onun gücünden uzaklaşmak anlamına da gelecektir. Bir yönüyle roman yazmak da okumak da aktüel olandan bir parça kopuşu ifade eder. O, kendi aktüalitesini kendisi oluşturur. Onun aktüalitesi, her zaman döneminin ruhuyla paralel bir biçimde akar. Öte yandan bu ruha teslim olmaz. Tam tersine onu dönüştürür. Algılama biçimlerini değiştirir. Bu gerçekten de büyük bir güçtür. Algılama biçimlerini değiştirebilmesi algılarla yazılmasından kaynaklanmaktadır. Bir makale bir fikir öne sürer ve bazı fikirleri değiştirebilir, ancak algılama biçimini değiştirmesi zordur. Ne var ki, bunu romanla yapabilmek mümkündür. 



Orhan Pamuk’un yapıtlarının içeriğinde belli bir siyasal söylemin izine rastlanmaz. Bugün için eleştirildiği noktalar tamamen birkaç siyasal demecinden kaynaklanmaktadır. Roman açısından bakıldığında Yaşar Kemal’de azınlık durumları çok daha fazla işlenmiştir. Pamuk ise her şeyden öte bir kent romancısıdır. O, romanlarında modernliğin Türkiye’deki yerleşiminin oldukça incelmiş bir kesitini görünür kılabilmiştir; modernlikle birlikte gelişen yeni yaşama biçimleri, kent hayatına geçişte yaşanan gelgitler, bununla birlikte çözülen eski aile yapıları ve hepsinden de önemlisi İstanbul’da yaşayabilme sanatını tarihsel ve sosyolojik boyutlarıyla iç içe geçirebilmiştir. Orhan Pamuk’un yeni bir üslup oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Onun postmodern edebiyat kategorisine yerleştirilmesinin en temel nedenlerinden biri budur. Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı gibi eserler özgün bir üslubun oluşumunu gösteren örneklerdir. Ancak tüm bunların bir birikimin eseri olduğunu da belirtmek gerekir. Pamuk romancılığının arka planında bir edebi geleneğin varlığı onun modern romanının inşasında büyük rol oynamıştır. Bunun yanı sıra, Pamuk’a ödül verilmiş olması onun diğer edebiyatçılardan daha usta olduğunun bir kanıtı da olamaz. Bu, elbette ki, ne Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ne Yaşar Kemal’in ne de Oğuz Atay, Vedat Türkali gibi isimlerin Orhan Pamuk’a göre değerini düşürmez. Bunu, daha çok edebi bir birikimin ve çizginin, belli bir dönemine verilmiş bir ödül gibi değerlendirmek gerekir. 

Hiç kuşkusuz roman uzun erimli ve zahmetli bir uğraşının sonucunda ortaya çıkan bir türdür. Romanın yazıldığı bir dil ve ülke vardır, ancak asla yazıldığı dilin ve ülkenin sınırları içinde kalma zorunluluğu yoktur. Onu ucuz bir milli siyasetle yargılamak demek, ulus-aşırı gelişimini anlayamamak ya da buna tahammül edememek anlamına gelmektedir. İronik bir biçimde, yeri geldiğinde, roman zaten bu türden siyasetleri de satır aralarına almaktadır