ŞEHİR, YABANCILIK, KENDİLİĞİNDENLİK

ŞEHİR, YABANCILIK, KENDİLİĞİNDENLİK


Burhan Özgen - 28/11/2005 0:02:16 (655 okunma)



Kent yaşamının anonim ve müphem yapısının sunduğu zengin olanakların yanı sıra, öznelerin farklılıklarından kaynaklanan problematiklerin de ortaya çıkması çoğu zaman “ötekileştirme” süreçlerini de beraberinde getirmektedir. Kent, metropol ya da eski bir kavram olan ama son dönemlerde özellikle sanat çevrelerinde yeniden gündeme alınan megalopol kavramlarının birbirinden ayrı şeylere gönderme yapsalar da ortak olarak “Büyükşehir”i işaret ettiklerini söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Çeşitli dönemlerde kentle ilgili meseleler sorunsallaştırılmıştır. Bu, sanat ve sosyoloji açısından oldukça geniş ve zengin bir malzeme anlamına da gelmektedir. Bu zenginliği sağlayansa megalopollerde yaşayan insanların birbirinden farklı olması ve bu farklılıkların sürekli bir “temas” içinde olması.


Şehirde yaşayan bir kişi teorik olarak kent yaşamındaki tekinsizliği ortadan kaldırmayı iki yolla deneyebilir. Birincisi çeşitli araçlar geliştirerek kendisi için “yabancı” olarak addettiği diğerlerini yabancı olmaktan çıkarmaya çalışmak, temas halinde olup ama onlar yokmuş gibi davranmak, ikincisi ise onları olabildiğince şehrin arka planlarına atmak, görmemek ya da görmenin şartı olarak kendisine benzemesini istemek olarak özetlenebilir. Bu, kendini merkezde konumlandıran özneler için söylenebilecek bir olgudur. Sınıfsal bir karakter taşımakla birlikte tek başına sınıf kavramıyla açıklanabilecek bir olgu değildir. Burada “ben” olarak kurgulanan özne biçimi, kendini şehrin sahibi olarak görür. Kendisine benzemeyenler ise “ötekilerdir”, “yabancılardır”. Bu yabancıların gelişiyle birlikte rahatlarının kaçtığı düşünülür. Öte yandan “ötekileştirilmiş” öznelerle ötekileştirenler arasında sürekli bir ilişki vardır. Bunlar özneler arsıdaki moleküler dalgalanmalardır. Sosyalliklerin moleküler analizi de oldukça ince bir işçilik gerektirmektedir İçinde bulunduğumuz dönemde bu çok daha fazla etkisini göstermektedir. Yoğunlaşmış bir parçalanma vardır. Kültürler, dinler, etnik gruplar kesintisiz bir ilişki içindedir. Bu ilişki sonucunda sürekli birbirlerini etkilemekte, değişmektedirler. Birçok felaket senaryosu da bu hızlı değişimlerin bir sonucu olarak oluşturulmaktadır. Özellikle de son dönemler yükselen şovenizm dalgası bu senaryolardan beslenmektedir. Sosyolojik, kimliksel parçalanma Türkiye’de komik bir biçimde kendini solcu olarak da lanse eden bir takım entelektüel tarafından büyük bir felaket olarak görülmekte ve bu karmaşadan kurtuluş çaresi olarak şoven bir milliyetçiliğe sarılmaktalar. “Şu Çılgın Türkler” gibi romanların yazılması, “Metal Fırtına” gibi kurgular geliştirilmesi, “Kurtlar Vadisi” gibi bir dizinin çok izlenmesi Türkiye’de krizi aşma çaresi olarak şovenizmin öne çıkarılmaya çalışıldığını göstermektedir. “Yabancıya” karşı milli bir özgüven oluşturulmaya çalışılmakta bu ise durumu daha fazla mizah konusu yapmaktadır. 

Megalopol insanı olmak bir kaosun içinde olmakla aynı anlama gelmektedir. Ancak, özellikle çağdaş sanatlar açısından bir zenginlik gibi duran bu durum, statükocu zihniyetin pek de olumlamadığı bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda megalopollerde sistemin arzuladığı şey belli bir düzendir. Siyasal ve ekonomik alanların yanı sıra bu düzen mimaride de kendini göstermektedir. Bunun altında yatan oldukça kör bir inanç vardır. İnsanların yaşadıkları çevrenin uyaranlarıyla davrandıkları şeklindeki bu inanç insanların tüm arzularını eylemlerini belli bir mimari yapıya göre şekillendirme hevesindedir. Şehrin her yanını düzenli hale getirdiğinizde insanların yaşamlarını da düzgün ve düzenli hale getirmiş olacaktınız. O çok ürkülen kaos, belirsizlik, rastlantısallık, düzensizlik bununla aşılmaya çalışılmaktaydı. Bu bakımdan da kent planlamaları genellikle “yabancılara”, “ötekilere” karşı geliştirilmeye çalışılan bir düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Gettolaşma böyle bir zihniyetin eseridir: En “pürüzlü” zeminleri düzleştirmek, aynılaştırmak, monotonlaştırmak, sürpriz olmaktan çıkarmak, tekinsizliğine bir son vermek. Bir bakıma megalopollerde yaşayan “yabancıların” yaşamları kontrol altına alınmış olacak ve bu gruplar düzenliliğin bir parçası haline gelmiş olacaklardı. Izgara mimarisi olarak geliştirilen bu yapılar Amerika’da özellikle Chicago, Manhattan gibi şehirlerde geliştirilmeye çalışılmıştır. Doğru açılarla kesişen caddeler, tek tipleştirilmiş mekânlar, kişisellikten uzak, belli bir ifadeye izin vermeyen yapılar kurularak içinde yaşayanların da bu yapılara benzetilebileceği, böylece bu grupların tekinsiz olmaktan çıkarılacağı düşüncesiyle geliştirilen bu şehir mimarisi, düzenin bu kaosu yutmaya yönelik bir girişimi olarak okunabilir.

Ancak geliştirilen bu projelerin başarıya ulaşamadığını en basit olarak son dönemdeki Paris olayları bize göstermiş bulunmaktadır. Izgara mimarisiyle daha gözetlenebilir ve kontrol altına alınabilir gibi gözüken bu sosyal gurupların göstermiş olduğu reaksiyon aynı zamanda bu mimarinin de anlamsızlığını ve totaliterliğini kanıtlamaktadır. Paris olaylarında neden olarak vurgulanan göçmenlik meseleleri, dinsel, kültürel çatışmalar, ekonomik sorunların yanı sıra fotoğrafı daha net hale getiren olgulardan biri de bu mimari yapılanmaların sosyalliklerle olan ilgisidir. Bu olgu aynı zamanda iktidar ve direniş arasındaki gerilimlerin daha gözlenir hale gelmesine de katkı sunmaktadır. Kuşku yok ki, Paris yangınlarından sonra sosyal önlemlerin yanı sıra yeni mimari planları de geliştirilecektir. Bu planlamalar her adımda göçmenden, işsizden, farklı dinsel kimliklerden, ve diğer bütün marjinal gruplardan kaçışa, saklanmaya, kapanmaya yönelik çabalar olacaktır. Ne var ki dışarıda “bırakılmak” bütün bu azınlıkların ( azınlık kavramı burada niceliksel bir değer olarak vurgulanmamaktadır) kendiliğinden bir reaksiyonunu beraberinde getirmektedir. Bir tür moleküler sıçrayış vardır burada. 


KENDİLİĞİNDENLİK: PARİS-ŞEMDİNLİ OLAYLARI

Bir beden hangi noktaya kadar baskı altına alınabilecektir? Dikkatli bakıldığında Şemdinli olayları ile Paris olayları arasında benzer bir ilişki vardır. İki olayda da belli bir örgütlenmeden çok, kendiliğinden gelişen bir eylemlilik söz konusudur. Olayların başlamasına neden olan ciddi politik nedenler olmakla birlikte, olayları başlatan şey belli bir organizasyon ya da ön hazırlık süreci değildir. Şemdinli’de halk, içinde bulundukları savaş makinasının işleyiş biçimini gayet iyi bilmektedir. Olay esnasında spontane bir biçimde olayın görüntülerinin “sıradan vatandaşlarca” kaydedilmesi bunu göstermektedir. Bu bakımdan yöre halkına kimin dost kimin düşman olduğunu anlatma gereği yoktur. Paris olaylarında ise bilinen anlamıyla siyasal olmayan ve kimi yönleriyle apolitik olarak değerlendirilen göçmenler, işsizler, marjinal gruplar, dinsel kimliğinden dolayı ötekileştirilmiş, potansiyel terörist yaftası yapıştırılmış işsiz Müslümanların yan yanalığı ve direnişi söz konusudur. Paris’te göçmen olmak zaten başlı başına politik bir meseledir. Bunun en açık göstergesi gündelik hayattır. Şemdinli’de yaşamak, gündelik hayat içerisinde kesintisiz bir baskıya maruz kalmak da aynı şekilde politik olmayı zorunlu hale getirmektedir. Paris göçmenlerinin ya da Şemdinli halkının temsili anlamda politikleşmeleri gerekmemektedir. Zaten bu varoluş biçimi kendiliğinden politik olmayı gerektirmektedir.

Kendiliğindenlikte bir tür adalet oluşturma faaliyeti vardır. Ancak bu adalet arzusu “hukuk devleti” kavramının ikiyüzlülüğüne benzememektedir. Hukuk devleti kavramı fazlasıyla yavan ve hiçbir inandırıcılık taşımamaktadır. Hukuk devletindeki adalet mekanizması devletin çıkarlarını gözetmektedir. Çok basit bir örnek vermek gerekirse, Nazi subayları savaşı kaybettikten sonra yargılandı, mahkûm edildi, bunlardan bazıları idam edildi, dolayısıyla adalet yerini bulmuş oldu. Ancak Naziler savaşı kazanmış olsalardı, bu subayların birçoğu insanlık kahramanları olarak ilan edileceklerdi. Devlet denilen örgütlenme biçiminin böylesi bir hukuk anlayışı vardır. Paris ve Şemdinli’de yaşananlar da adaletsiz bir yapıya karşı adaletli ve kendiliğinden gelişen bir çıkış olarak değerlendirilebilir