TÜRKİYE’DE “KÜRT OLUŞ”


Burhan Özgen - 13/04/2006 10:48:59 (936 okunma)


TÜRKİYE’DE “KÜRT OLUŞ”


Arzularımıza yönler veren, davranışlarımızın, tepkilerimizin, toplumsallıklarımızın yeraltlarını kateden bütün o çarklar… Adına iktidar denilen ve bazen gündelik yaşam içerisinde bir bilmeceye dönüşen şu malum aygıt. Kimliklerimizin parçalanmışlığı içinde oluşan sonsuz labirentler… Görünür olmayı/kılınmayı bekleyen “bireysel toplumsallığımız.” Hangi toplumsallık benimki ve hangi bireysellikten geçiyorum? Neden bir kimlik içinde hapsolmak gururlandırıcı bir siyasete dönüşebiliyor? Bunun işleyişini sağlayan nasıl bir makinedir? Bir kimliğin direniş araçlarını yitirmeden onun içinden nasıl çıkılabilir? Michel Foucault “bundan böyle, ne isek onu reddetmeliyiz” demişti. Olduğun şeyi reddetmek! Kimlik geriye doğru itildiğinde ortaya çıkan nedir? 

Kimliğin reddedilişi, majör olan kimliğe sarılmak anlamına gelmemektedir. Majörün içinde minör kazılar gerçekleştirmektir. Kürt kimliği de böylesi bir kayganlık içinde yer almaktadır. Bunun ayrıştırmasını yapmak oldukça güçtür. Naifçe kimliğine sarılmak kimi zaman “muhafazakârlıkla”, “gericilikle”, “milliyetçilikle” suçlanmalara yol açabilmektedir. En başta, belki de bütün bu kavramlara dahil olmamak, bunların içinden çıkmak gerekmektedir. Bunun sadece anayasal hukuk düzenlemesiyle ya da anadil meselesiyle de ilgili olmadığını söylemek gerekir. Bu aslında kelimenin tam anlamıyla pratik bir meseledir. “Bir birey toplumdan daha karmaşıktır” diyor Gabriel de Tarde. Bir Kürt, Kürt halkından daha karmaşıktır. Bu ne anlama gelmektedir? Sayısız pratik görünümü olabilir: metropolde yaşayan bir Kürt olmak, üniversitede okuyan bir kürt olmak, fabrikada çalışan Kürt olmak, işportacı Kürt olmak, selpak satan Kürt çocuk olmak, yazar bir Kürt olmak, intihar etmek zorunda bırakılan Kürt kadın olmak, göç eden Kürt olmak, gerilla Kürt olmak, mülteci Kürt olmak, düzgün Türkçe konuşmaya çalışan Kürt olmak, esmer Kürt olmak, asker Kürt olmak, hastanede, okulda, tüm bürokrasi içinde derdini anlatamayan Kürt olmak vs. vs… Bütün bu durumlardan “Kürt” sözcüğünü çıkardığınızda da başka bir politik görünümle karşılaşırsınız, bu doğru, ama yine de Kürt oluş’un getirdiği çok farklı bir deneyim vardır. Kimlikle, milliyetçilikle alakası olmayan bir durumdur söz konusu olan. 

Yeşim Ustaoğlu’nun çekmiş olduğu “Güneşe Yolculuk” filminde okunabilecek sayısız gösterge vardır. “Esmer” bir Türk’ün Kürt olduğunun düşünülmesi. Bir Kürtle arkadaşlık etmesinin sonucunda gözaltına alınan Tireli Mehmet, polisi Kürt olmadığına inandıramaz bir türlü. Çünkü esmerdir, yanında Kürt arkadaşının armağan ettiği Kürtçe kasetler bulunmuştur ve Kürtlerle arkadaşlık etmesi onu zaten polisin gözünde netameli bir özneye dönüştürmüştür bile. O da artık Kürt-oluşa doğru girmiştir. Türk Mehmet, filmin sonunda kendisine nereli olduğunu soran Tireli bir askereZorduçlu olduğunu söyleyecektir. Zorduç işkencede öldürülen Berzan’ın (Mehmet’in Kürt arkadaşı) doğduğu bir Kürt köyüdür. Mehmet artık eşik atlamıştır, başkalaşmıştır. Berzanlaşmıştır. Bu, tarihsel bir kimliğe doğru girmek değildir. Şimdiki zamanda ve mekânsal bir oluştur söz konusu olan. Olaylar da gündelik yaşam içerisindeki karşılaşmaların bir sonucudur. İçinde Kürt sözcüğünü barındırmasına rağmen Kürt-oluşun anlamı milli kimlik anlamından oldukça uzaktır. Bu tıpkı Filistin’de Filistinli oluş, Fransa’da Cezayirli oluş, Amerika’da zenci oluş, Müslüman oluş ya da Avrupa’da göçmen oluş, mülteci oluş gibidir. Yoksa, etnik kökeni açısından Kürt olduğu halde Kürt oluşa dahil edilemeyecek bir özne de mevcuttur. Oysa milliyetçilik tüm unsurları kapsadığı iddiasındadır ve daima homojenleştirici bir işlevselliğe sahiptir. “Bizim Kürtlerimiz” söylemi de tam bu noktada oluşmuştur. Bizim kürtlerimiz söylemiyle Kürtler bir tür Türk milliyetçiliği içine dahil edilmeye çalışılmaktadırlar. Bu, ilk etapta yapılabilecek bir tespit olmakla birlikte, bu noktada daha önemli gibi duran, bu söylemin diğer yanda, yani Kürtlerde farklı bir milliyetçilik inşasını geliştirmesidir. Başka bir deyişle, sürekli olarak tersi söylense de, Türkiye’de ve özellikle son dönemlerde yükselen Türk milliyetçiliği diğer tarafta Kürt milliyetçiliğinin gelişimine katkı sunmuştur. Bu devinim iki tarafta da, milliyetçilik arzusu taşıyanlar açısından olumlu hale gelebilmektedir. Oysa Kürtlerin Türk milliyetçiliğini andıran bir milliyetçilikten kesinlikle kaçınmaları gerekmektedir. Daha doğrusu milliyetçilik söyleminden uzak durmaları elzemdir.

Milliyetçilik bir inşadır. Tarihsel bir inşa. Dağınık kimi anlatılar bir hikâyeye dahil edilerek milli bir kimlik oluşturulur. Çünkü hiçbir milli kimlik doğal değildir. Zaten, faşizm de bu milli kimliklerin en doğal şey olarak görülmeye başlandığı dönemlerde en görünür halini almaktadır. 

Kürt oluş milli bir kimlik değildir. Oluş, bir durumu ifade etmektedir. Tarihsellikle asla bir ilgisi yoktur. Bu, minör bir bölgenin var olduğunu, oluştuğunu göstermektedir. Tıpkı sanatçının yaratıcılığı gibi içinde zorunlulukları barındırmaktadır. Sürekli olarak var olan, gayri iradi olarak içine düşülmüş bulunan bir alandan, bölgeden çıkılmaya çalışılmaktadır. Bir Kürt için bu, kesintisiz bir gerilimdir. Bu gerilimin yanında milli kimlik belirsizleşir, anlamını yitirir bir bakıma. Yılmaz Güney’in oluşturduğu sinema üslubu buna iyi bir örnek olabilir. Yılmaz Güney, özellikle son dönem filmlerinde Kürt izleğini işlemekle birlikte asla milliyetçi bir çizgi geliştirmedi. Bu durumu sosyalist kimliğiyle açıklamak da oldukça kaba bir yorum olur. Sinemasında çok incelikli bir üslupla bir tür Kürt oluşu işlediğini söylemek mümkün. Zaten yaşamının kendisi bu durumun en iyi göstergesidir. İktidarın dilinin içinde bir oyuk kazarak, majör dilin içinde yabancılaşmıştır. Beyaz Türklerin sinemasında esmer, “çirkin”, kendine has tavırları ile beliriveren bir Kürttür Yılmaz Güney. “Yol” filminde minicik ellerinde sigara ile sokakta görünen Diyarbakırlı çocuklar bugün TV kanallarında ellerinde taşlarla görünmektedirler. Yirmi beş yıl önce de sokaklardaydılar, şimdi de sokaktalar. Bu tuhaf bir durum değildir. Asıl tuhaf olan, onların ellerine taş alana kadar görülmemiş olmalarıdır. 

Kendimizi içinde buluverdiğimiz kimliklerimizden çıkış yollarını sorunsallaştırmamamız gerekmektedir: Daima ötekine doğru bir akışı gerçekleştirebilmek, sürekli olarak dönüşebilmek, kimliksizliği negatif bir durum olarak okumamak, “benim kimliğim iyidir, kadim bir tarihi vardır, üst kimliktir gel sen de buna dahil ol” vb. saçmalıklara kulak asmamak; buna karşılık öznellikler arasındaki farklılıklara konsantre olabilmek, bunun akışına kendini bırakabilmek, her şeye rağmen tekil olduğumuzu ve bunun müthiş bir zenginlik olduğunu görebilmek, tıpkı müzikte olduğu gibi geçişken olabilmek, notalar gibi devinebilmek, milliyetçilik gibi aşkın olan bir söylemden sıyrılıp içkin bir bölgeye doğru hareket etmek…