Yapmamayı tercih etmek!

 


 Burhan Özgen - 14/10/2008 11:53:44 (638 okunma)



Yapmamayı tercih etmek!

Edebi metinler bazen yaşamın en sarsıcı dinamiklerini şaşırtıcı bir sadelikle ortaya dökerler. Kimi metinler yepyeni metotlar, direniş yolları icat ederler. Sınırları zorlayan, çizgilerin dışına taşan yeni üsluplar, tuhaf karakterler imal ederler İlk kez duyduğumuz bir ses, yepyeni bir imaj, dahası büyük bir şaşkınlık bırakırlar bizde. Minör bir haykırış çoğu zaman gündelik yaşamda sıklıkla karşılaştığımız hallerin yepyeni bir perspektiften sunulma biçimidir. Ya da gündelik akışın monotonluğunun şoklanmasıdır. Yabancılaştırılmasıdır. Yersizyurtsuzlaştırlmasıdır. Proust’un benzersiz formülasyonu: “Güzel kitaplar yabancı bir dilde yazılmış gibidirler.” Bildiğimiz bir dil ama alışkın olmadığımız bir üslup. Bu bir tür logos keyfi vermenin çok otesindedir. Logosun ontolojik olana akışı. Bu ikisinin durmaksızın birbirine akışı… Varlık kelimelerle işlenir. Bedene, ruha nakşolur sözcükler. 

Herman Melville’in Kâtip Bartleby’si bunun kusursuz bir örneğini sunar bize. Bartleby iktidarın alanı içerisinde büyük bir direnişçi, yapıbozumcu, adeta bozguncudur. Köksüz, ailesiz, tarihsiz, geçmişsiz, yeryüzünde sadece ayaklarının bastığı yer kadar bir alan kaplayan bir beden olarak çıkar ortaya. Nerden geldiği belirsizdir. Sessiz, içe kapanık, solgun yüzlü ve oldukça sıradan görünüşlü Kâtip Bartleby usulca, varlığını hiç hissettirmeden başlar işe. Usta bir yazıcıdır. İlkin onun hakkında bildiğimiz bu kadarla sınırlıdır. Küçük bir hukuk bürosunda kâtiplik yapar ve amirinin kendisine verdiği metin kopyalama işini ilk zamanlar büyük bir ustalıkla yerine getirir. Ancak kendisine yazmak dışında başka bir buyruk iletildiğinde o yıkıcı, kasıp kavurucu formülünü çıkarır ağzından: “yapmamayı tercih ederim.” Bu formülle kendisine yöneltilen bir dizi buyruğu, öneriyi, nasihati kesintisiz olarak bertaraf edecektir. Öte yandan, gün geçtikçe onun varlığı işyerinin tümünü ve işverenin yaşamının ondan sonraki kısmını derinden sarsacak, büyük bir dönüşüme uğratacaktır.

Burada Kâtip Bartleby iktidarın alanı içerisinde bir tür kaçış çizgisi oluşturmaktadır. Bu, iktidardan kaçmakla sınırlı bir eylem değil; aynı zamanda onun dilini ve dolayısıyla pratiklerini de bozguna uğratmayı içeren bir eylemdir. Yapmamayı tercih ederek yapmak, eylemek. Yapmamanın eyleme dönüştüğü bir andır Bartleby’ninki. Yapmamayı tercih etmek düzeni onulmaz bir altüst oluşa doğru sürükleyecektir. Çoğu zaman yeni bir iktidar alanına girildiğinde verili düzene ayak uydurmak için onun rasyonalitesinin, işleyişinin kişi tarafından öğrenilmesi istenir/beklenir. İktidar aygıtının sürekliliği için bireylerin her birinin o rasyonaliteye başka bir deyişle akıl oyunlarına vakıf olması gerekir. Bireylerin, onun rasyonelliğini anlamaması, kabul etmemesi işleyişini de altüst edecektir. Bu yüzden oyunun kuralları öğretilir. Bunun için tıpkı Bekçi Murtaza gibi “büyüklerden terbiye hemi de disiplin” alınmalıdır. Disiplin ve terbiye etme üslupları modern kurumların her birinin ötekine gönderme yaparak kodlanmasıyla süreklilik kazanırlar. Aile içinde öğretilmiş davranış biçimleri okula gidildiğinde reddedilir. “Artık evde değilsin. Burası okul, ona göre davran.” Ardından kışlaya gidildiğinde. “Burası okul değil. Bir asker gibi davranmayı öğren.” Bunlar disiplin toplumlarına özgü üsluplardı ve denetim toplumlarının işleyişi için de alt bileşenleri oluşturmaktaydı. Başka bir deyişle disiplin toplumlarının bireyi mekânsal boyutta kapatıp kuşatma pratikleri denetim toplumlarında daha kaygan bir mekânsallaşmayı gerektirmiştir. Okula ya da kışlaya kapatıp disipline etmek yerine “özgür bireyleri” denetleme mekanizmasına doğru bir geçiş yaşanmıştır. Mesela, sadece kışla içerisi ile sınırlı olan bir vatan ideali, vatan savunması değil. Tüm alanlarda bu söylemlerin dolaşıma girmesi söz konusudur. Sadece askerin “her şey vatan için” sloganını şiar edinmesi yetmez; bunu medyanın, köşe yazarının, asker ailesinin de dile getirmesi gerekecek. İronik bir dille söylersek “söylem bir bütündür parçalanamaz.” Aile de, asker de, işçi de, gazeteci de aynı sloganı paylaşmalıdır. Eğer böyle olmazsa bu bütünsel yapı da sarsılmaya başlayacaktır. 

Yapmamayı tercih etmek ne tür bir direniş estetiği sunuyor bize? 

Bir tür Bartleby politikası ne anlama gelir?
Bu, elbette pasifist eylemliğin dışına açılan bir pratiktir. Bartleby’de söz konusu olan yap-manın olumsuzlanması değildir. Yapmama-nın olumlanmasıdır. Nietzsche’yi hatırlarsak, olumsuzlanmanın olumsuzlanması demekteydi. Bu da kesintisiz bir olumlama pratiğini çıkaracaktır ortaya. Bu bakımdan da Bartleby bir formülün ( Yapmamayı tercih etmek) coğrafyasal olarak gittikçe yayılan ritmiyle kuşatılamaz, ele geçirilemez bir öznellik alanı inşa edecektir. Öyküde Bartleby’nin amiri onu hiçbir rasyonel açıklamayla ikna edemeyecek ve “yapmamayı tercih ederim” gittikçe onun yaşamını da radikal bir dönüşüme maruz bırakacaktır. Çünkü Bartleby yeni bir mantık inşa etmiştir. (Deleuze). Bu mantık da hüküm süren diğer mantığı (toplumsal mantık da denebilir belki.) bir çözülmeye felakete doğru sürükleyecektir. 

Bu formül nasıl çeşitlenebilir?

Askerlik yapmamayı tercih ederim. Fabrikada işçi olarak çalışmamayı tercih ederim. Dikkat edilecek olursa “askerlik yapmayı reddediyorum”, “işçi olarak çalışmayı reddediyorum” anlamlarını oluşturmaz Bartleby’nin formülü. Reddetmek, iktidarın alanı dışına çıkmayı işaret eden bir söyleme dönüşür. Dahası, onun karşıtına oturarak, işleyişini ikili olarak sürdürmesini de sağlar. Klasik anlamlarıyla muhalefet tam da böyle bir pratiktir. Ve belki de direnişi muhalefetten ayıran en önemli fark da burada yatmaktadır. Direniş iktidarın göbeğindedir ve göbekteki her eylemlilik iktidarı yozlaştırır. Reddetmek, yapmamayı tercih etmek gibi dönüştürücü, kırıp geçirici olamaz. Bartleby’de tanık olduğumuz gibi formül bulaşıcıdır. İktidarın dilini, düzenini, mantığını bozguna uğratır. Amiri ona “burada çalışıyorsan metin düzeltilerini yapman gerekir” diyecektir. Ancak cevap bellidir: Düzeltileri yapmamayı tercih ederim. Yasa, yirmi yaşına gelmiş “sağlıklı” genç erkeğe buyuracaktır: “Bu memlekette yaşıyorsun, vatandaşlığın gereği olarak askerlik yapacaksın". Cevap bellidir aslında: Askerlik yapmamayı tercih ederim. Askere gitmiş genç erkeği düşünelim. “Askersin, insan öldüreceksin” denecektir ona. Cevap yine bellidir: Yapmamayı tercih ederim. Aktütün karakolunda görev yapmamayı tercih ederim. Vatan için ölmemeyi tercih ederim. İdealler için öldürmemeyi tercih ederim. Savaşmamayı tercih ederim. 

Peki, “yap” denilenler yapılmazsa ne olacak. Yaptırım mı? Askere gitmezsen hapse gireceksin, işkence göreceksin. Savaşmazsan, öldürmezsen emre itaatsizlik edeceksin. Emre itaatsizlikte ısrar edeceksin. Büyük cezaları, yaptırımları olacak tüm bunların. 

YAPTIRIM![/b
]En dehşet yaptırımlar bu emirlerin kendisi değil mi zaten? Askere gitmek, insan öldürmek ya da ölmek. Bundan daha vahşice bir yaptırım yok ki zaten? Yaptırılmak istenen şeyin kendisi korkunç bir ceza iken, buna karşılık yapmamanın sonucunda verilen cezanın nasıl bir yıkıcılığı olabilir ki?

Aslında formül de [b]direnişin yolu
 da bellidir:

YAPMAMAYI TERCİH ETMEK!