Yeni dönem stratejileri


Burhan Özgen - 08/09/2008 21:22:36 (587 okunma)



Yeni dönem stratejileri

Yeni dönemin Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ askeri hiyerarşideki en yüksek kademeye gelmiş olmanın verdiği baş dönmesiyle hemen harekete geçti. Öncelikle, Ergenekon aktörlerinden Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un TSK adına ziyaret edilmesini sağlayarak ordunun Ergenekona resmi olarak sahip çıktığını ilan etti, ardından da başta Diyarbakır olmak üzere Kürt illerine bir dizi ziyarette bulundu. Ordunun Ergenekon ziyareti, soruşturma metninde ilk olarak dile getirilen “Ergenekon İddianamesinin TSK ile ilgisi yoktur”önermesini de geçersiz kılmıştır. Bu ziyaret, en başta böyle bir bağlantının varlığını güçlendiriyor. Başka bir deyişle, Ergenekon savcısının kur(a)madığı bağlantıyı bizzat TSK’nin kurmaya çalıştığını görüyoruz. 

İlker Başbuğ döneminin bu ilk hamlelerini, ordunun siyasete ilişkin yeni bir takım stratejileri hayata geçirme girişimleri olarak okumamız mümkün. En başta da geleneksel olarak aktüel olanın dışında kalma eğilimi taşıyan bir ordu siyasetinin değiştiğini görüyoruz. Bunun en açık göstergesi iseİlker Başbuğ’un ifade ettiği “genelkurmayın bundan böyle günlük brifing vereceğine” ilişkin açıklamalarıydı. Açıklamalar, sadece brifingle de sınırlı değil, bunun yanı sıra, “genelkurmay tarafından basına askeri konularda “eğitim verileceği” de dile getiriliyor. 

“Günlük brifing”, “basını eğitmek”, ne tür anlamlar taşıyor? Bir ordu neden günlük brifing verme ihtiyacı duyar? Haftalık değil, aylık değil tastamam “günlük” brifing. Bu, basın üzerinden, toplumsalın enformasyonla denetlenebilirliğini sağlayacaktır. Denetim mekanizmasının üslupları da“basının eğitilmesi” yoluyla oluşturulacaktır. Ordu basını eğitmek istiyor çünkü haberlerin sunulma biçimleri içeriklerini de şekillendirecektir. Haber ağları denetlenerek toplumda ordunun ve dolayısıyla Ergenekon soruşturmasının imajı yeni düzenlemelere tabi tutulacaktır. Biliyoruz ki, Ergenekon soruşturması süreci kısmen de olsa ordunun kapsama alanı dışına taşmıştı. Yeni stratejilerle birlikte bir nevi kapsama alanı genişletilmeye çalışılacaktır. 

28 Şubat’la birlikte İslami çizgideki kimi gazetelere getirilen akreditasyon kısıtlamalarının kaldırılacağına ilişkin açıklama da denetimlerin sıkılaştırılacağına ilişkin bir başka göstergedir. Çünkü bundan sonraki süreç bilginin saklanmasını değil, bilginin süzülerek, yeniden düzenlenerek yaygınlaşmasını sağlamaktır. Artık, bilginin saklanabilecek bir tarafı da kalmamıştır. Sorun, tüm bu bilgilerin nasıl işleneceğiyle ilgilidir. Ergenekon soruşturması ve genel olarak tüm derin devlet ilişkileri mahkeme süreçlerinde nasıl ele alınacaktır ve tüm bunların basındaki ve dolayısıyla toplumsaldaki yankıları nasıl olacaktır? Görünen o ki, ordu bu işleme sürecinde aktif rol alma arzusu içindedir. 

Hatırlanacak olursa, Ergenekon iddianamesinde yer alan, uygulanması planlanan stratejilerden biri de medya kuruluşlarının darbeci odakların lehine yayınlar yapmasını sağlamak, bunun için yaptırımlar uygulamaktı. Bununla, ülkenin büyük bir çöküşe sürüklendiği ve bu çöküşü durduracak gücün siyasete müdahale etmesi gerektiği ajitasyonu yapılacaktı. İlker Başbuğ dönemi de benzer bir biçimde siyaseti medya üzerinden kontrol etme arzusu içinde. Bu aynı zamanda Ergenekon stratejilerinin “yasal” düzlemde sürdürülmeye çalışıldığını ortaya koymaktadır. 

İktidarın denetimlerinin artışı işlerin kimi açılardan kötüye gittiğinin bir işaretidir. İktidar odaklarının denetim mekanizmalarını arttırmaya yönelmeleri Türkiye’de sivil güçlerin son dönemlerdeki politik çıkışlarıyla da alakalıdır. 

Görünen o ki önümüzdeki dönemlerde sivillerle militarist güçler arasında önemli politik sonuçlar doğuracak mücadeleler yaşanacak. Basın ve genel olarak iletişim araçları bu mücadelenin en önemli alanları olacak gibi görünüyor. Bu bağlamda direniş güçlerinin önemli kozları var aslında. Mesela, Diyarbakır gezisinde İlker Başbuğ’un kullandığı dil eskimiş ve artık hiçbir inandırıcılığı kalmamış bir zihniyetin yansıması. “İşte bu ya! Vanlısı, Diyarbakırlısı, Edirnelisi hepsi bir arada.” vb. gibi üslupların toplumsal yankısı çok zayıf artık. Toplum zaten uzun bir dönemdir barışın dilini konuşuyor ve bunu kendi farklılıklarını ortadan kaldırmadan yapabileceğini gayet iyi biliyor.