Açıldık, Daha da Açılacağız (I)

 Cemil Fuat Hendek - 10/12/2009 16:21:38 (837 okunma)


Açıldık, Daha da Açılacağız (I)

Herkes açılamadığımızdan bahsediyor. “Kürt açılımı”ydı, “demokratik açılım”dı derken, çokları açılımsızlıktan şikayetçi. Ama aslında bir açılım gerçekleşti, daha da açılmaya gidiyor. Ne mi? Milliyetçi açılım! Kaç zamandır içimde bir kurt kımıldanıp duruyor. “Söyle ve ruhunu kurtar” diye dürtüp duruyor. Sonunda karar verdim. Söyleyeceğim ve ruhumu kurtaracağım! Fakat önce her okumuş yazmışın, hele hele aydın geçinenlerin bildiği, fakat söylemediği, ya da unuttuğu bazı gerçekleri tekrarlamakta yarar görüyorum. İlk başta, şu ikide bir karşımıza dikilen, yarı kutsalmış gibi burnumuza sokulan “ulus”, “ulusallık”, “milletin bölünmez bütünlüğü” kavramlarına bir kez daha bakmak istiyorum.

Yek vücut olmuş uluslar üzerine

“Ulusal” sınırlar içinde yaşayan, tek “ulusal dil”e, tek “ulusal tarih”e, tek “ulusal kültür”e, ve daha birçok “tek”lere sahip, “tek bayrak” altında toplanmış, hazırola geçerek ya da elini kalbinin üstüne koyarak hep bir ağızdan “ulusal marş”ını söyleyen, sonra da kendisinden başka olanlaradüşmanlık besleyen, bu uğurda kan dökmekten, ölmekten (şehit olmaktan) çekinmeyen ve sayısı on/yüz milyonlarla ifade edilen uluslar!!!

Fransız cumhuriyetçiliğinin ve 19. Yüzyıldaki halk romantizminin icadı olan bu lafları duydukça gülesim geliyor.

Sözümona Solcuların bu lafların peşinden gidişini gördükçe de ağlayasım!.. 

Dünyayı sarsan 1789 burjuva devrimiyle birlikte, hakim olduğu sınırlar içindeki tüm yurttaşları eşit sayan gerçek bir demokratik cumhuriyetkuruldu. Dikkat ederseniz “Fransız burjuva devrimi” demedim. Çünkü o dönemde, bugünkü anlamıyla bir Fransa’dan ve Fransız ulusundan bahsetmek mümkün değildi! Olsa olsa, o topraklarda yüzyıllar boyunca birbirleriyle didişe gelmiş olan Korsikalılardan, Basklar’dan, Keltler, Bretonlar, Galyalılar, Normanlar, Saksonlar ve Frenkler’den bahsedilebilirdi… Bütün bu halkları devrim birleştirdi. Tek bir bayrak altında ve halkın büyük bir bölümünün bilmediği, kötü bir Latince lehçesi olan ve aslında dar bir çevrede “Ille de France”da (dikkat: Fransa’da değil, Paris çevresinde) konuşulan dil etrafında birleştirdi. 1900 yılları başında, o topraklarda bugünkü Fransızca’yı konuşan insanların oranı %50’yi geçmiyordu! Bütün bu insanları birleştiren şey, onları birer “birey” ve “yurttaş” olarak, “eşitlik”, “kardeşlik” ve “özgürlük” belgileri altında birleştiren devrim ve -ne yazık ki, kısa bir süre sonra, Napolyon iktidarıyla birlikte yıkılan- demokratik cumhuriyet oldu. Böylece, değişik etnisiteye, dile ve kültüre sahip “yurttaşları” birada tutan demokratik cumhuriyetin ilkeleri unutuldu, onun yerine yığınlara kaba bir Fransız milliyetçiliği dayatıldı.

Aynı karmaşayı, bugün “büyük ulus” olarak karşımıza çıkan tüm topluluklarda görebiliriz: Sözümona ulusal kimlikleri ve ortak tarihleriyle öğünen Almanların, o topraklardaki birliğinin kuruluşundan bu yana iki yüz yıl bile geçmedi. Ondan öncesi tam bir karmaşadır. Bavyeralılar, Doğu Prusyalılar, Şvablar, Saksonlar, Şlezyalılar vd. bugün bile birbirlerinden hoşlanmazlar… İtalyanlara baktığımızda, bugün başkent olan, efsaneler kalesi Roma’nın, 1861 yılında kurulan birliğe dokuz yıl aradan sonra katıldığı çoktan unutulup gitti. 1950 yılına gelindiğinde, halkın sadece %18’inin günümüz İtalyanca’sına (ilk kez Dante tarafından kullanılan Floransa dili) hakim olduğunu ise artık kimse bilmiyor! Bilmek de istemiyor… İtalyan ulusu söz konusu edildiğinde, Kuzey’le Güney’in nefrete yakın ayrılığına kimse değinemiyor. Ama Sicilyalıların, Kuzey İtalya halklarının, Venediklilerin, Napolitenlerin, Romalıların vd. hala birbirleriyle barışık olmadıklarını herkes biliyor.

Kısacası, günümüzde varolan tüm uluslar, ne ortak bir etnik kökene, ne binlerce/yüzlerce yıllık ortak bir kültüre, ne de tarihteki ortak bir dile dayanmaktadırlar!

Her birine ait olduğu iddia edilen “ortak efsaneler”in de aslında hiçbir ortak yanı yoktur. Bunların tümü, birbirinden ayrı, hatta birbirine düşman klanlara, sülalelere, etnik gruplara ait anlatılardan derlenerek uydurulmuş ve “ortak” hale getirilmiş hurafelerden ibarettir. Örneğin, Almanların ünlü“Niebelungen”inin güneyde yaşayan “Almanlar”la uzak yakın alakası yoktur. Roma İmparatorluğu’nun mirasına sahip çıkmaya çalışan İtalyan’a, tarihe kaba bir bakış atan herkes kahkahalarla güler. İngiliz dediğimiz insanlar, İsa’dan önce Romalıların istilasıyla başlayarak adaya gelen Anglların, Saksonların, Jütlerin, Danimarka topraklarından gelen savaşkan kabilelerin yerli Britlerle birleşmesi sonucu doğmuş çocuklardır. Meşhur Vikingler, Danimarka topraklarında yaşamış olan çok küçük kabilelerdir. Ve çoğunluğun sandığı gibi, bugünkü İskandinav toplumlarının temelini oluşturmazlar.

Bu gerçek, Asya ulusları için de geçerlidir. Rusya’dan başlayarak, uçsuz bucaksız Çin Halk Cumhuriyeti topraklarında, Kore, Vietnam, Laos, Kamboçya’da, Tayland, Malezya, Endonezya’da vd. ülkelerde yaşayan milyarlarca insanın etnik kökeni, dili, dini, gelenekleri, efsaneleri, ait oldukları “ulusal” sınırlar içinde ne derecede ortaktır?

Hindistan’da Hintliler, Afganistan’da Afganlar yaşıyor, vb.” diyen, ya cahildir, ya da yalancıdır! Çünkü, örneğin Hindistan’da tarihten gelme yazılı belgelere de sahip olan 1650 dil bulunmaktadır. Bugün halen İngilizce yanı sıra resmi dil olarak tanınan Hintçe, 19 yüzyılda, dil milliyetçileri tarafından Arapça ve Farsça sözcüklerden temizlenmiş olan Urdu dilidir. Şu anda resmi dili “Bahaza Endonezya” olan ve Kalimantan, Java, Sumatra, Bali, Moluk’lar vd. başlayarak altı bini meskun 17.508 (onyedi bin beş yüz sekiz) adadan oluşan ve yaklaşık 240 milyonu bulan Endonezya halklarının aynı etnik kökene, dile, kültüre, tarih ve toprak bütünlüğüne sahip bir “ulus” oluşturduğuna inananlara kargalar gülsün! Geleneklerine bağlı olmakla öğünen Japonların ortak dili de 19. Y.Y.’da adalarda varolan lehçelerden derlenmiştir. Çince ise 1919’da Ulusal Meclis’te resmi dil olarak kabul edilen, Pekin civarına ait Mandarin dilinin standartlaştırılmış halidir. Şu anda hala milyonlarca insanın konuşmakta olduğu Kantonca, Hakka, Ksiyang, Minh, ve Whu dillerinin birbirleriyle sözlü anlaşmaları mümkün değildir. Hiç soruyor musunuz, ülkedeki Han Çinlileri yanısıra varolan onca etnisiteden hangi dil, kültür ve tarih ortaklıklarına dayanarak tek bir ulus yaratılabilmiştir?

Hiç merak etmiyor musunuz, Güney Amerika’da uluslar ve ulusal sınırlar hangi tarihlerde ve neye dayanarak oluşmuş, daha doğrusu,oluşturulmuştur? Bu suni oluşum sürecinde, aynı dili konuşan Bolivyalılarla örneğin Şilililerin birbirlerinden nefret etmesi nasıl sağlanmıştır? Çoğunluğu İtalya kökenli, aynı zamanda Katolik olan ve aynı dili konuşan Arjantinlilerle Uruguaylılar arasındaki ulusal farklılıklar (ve hatta nefret) nereden kaynaklanmaktadır?

Ya Afrika? Bu kıtada önce sömürgeciler, sonraları da emperyalistler tarafından oluşturulan yapay sınırlar içinde kalan kabilelerin uluslaştırılma öyküsü ise ayrı bir trajedidir. Lütfen dikkat edin: Kimi bilimsel araştırmalara göre yaklaşık 5000 (yazıyla: beş bin) değişik dil, lehçe ve yöre ağzının konuşulduğu, sayısız kabilelerin, boyların, etnisitelerin yaşadığı bir kıtadan bahsediyorum. Bu karmaşa içinde, bir yanda sömürgeci/emperyalist çıkarlar, diğer yanda etnik çete reislerinin bundan pay alma mücadelesi sürecinde, bölünüp parçalanan milyonlarca insanın birbirine kırdırıldığına şahit oluyorsunuz. Hiç soruyor musunuz bu “ulusal çatışmalar”ın kökeninde yatan nedir?

Yapay olarak yaratılmış değerler

Yukarıdaki örnekleri sayfalar boyu çoğaltmak mümkün. Asıl söylemek istediğim şudur:

1. “Ulus” kavramının dayandırılmaya çalışıldığı tüm “ortaklıklar”, yığınları aldatmak ve böylece onları birarada tutmak için 18. Y.Y. sonları ve 19. Y.Y. başlarından itibaren uydurulmuş, derlenmiş ve devlet yaptırımıyla halk okullarında, zorunlu askerlik hizmeti sırasında, medyanın da yardımıyla zaman içinde yığınlara benimsetilmiş," kutsallaştırılmış” ve “tabulaştırılmış” değerlerdir.

2. Belli bir coğrafyada, çok farklı kökenlere sahip olmasına rağmen, “ulus” olarak biraya getirilmiş milyonlarca insanı birleştiren tek bir ortak yanvardır: Kabile reisleri ve büyücülerden başlayarak, tarihleri boyunca, değişik dönemlerde o coğrafyaya hakim olan feodal beyler, prensler, krallar ve din adamları, sonradan da onların yerine geçen burjuvazi tarafından köleleştirilmiş, sömürülmüş ve onların çıkarları doğrultusunda kullanılmış olmak!Bundan başka hiçbir ortaklık YOK!

Bu bağlamda, 1861’de İtalyan Çizmesi’nde yaşayan halkların birliğinin sağlanması ve günümüzdeki İtalya devletinin kurulmasında önemli rol oynayan Cavour Kontu Camillo Benso’nun şu sözleri çok anlamlıdır:
İtalya’yı yaratıyoruz. Bundan sonra da İtalyan ulusunu yaratmalıyız!” Böylece başlayan “Risorgimento” (yeniden doğuş), aslında yeniden doğuş değil, yeni bir doğuş oldu. 

Bütün modern uluslar, yakın tarihte işte böyle yaratıldı. Sözümona ortak değerler etrafında birleştirilen insanların, komşu da olsa kendilerinden olmayandan nefret etmesi sağlandı. Böylece yığınlar savaşlara gönderildi, birbirlerine kırdırıldı. On milyonlarca insan telef edildi. “Ulus”, “halk”, “etnik grup” vb. kavramlar, böylece insanlığın belası haline getirildi.

Günümüzde dünya yüzünde sürüp giden çatışmalara, milyonlarca cana kıyılan savaşlara bakalım. Bunların çoğu, artık devletler arasında değil, aynı devlet sınırları içinde yaşayan “farklılar” arasında. Farklı olsun da nasıl olursa olsun. Kimi kendi dininden olmayanı kırıyor, kimi aynı dinden olmakla birlikte, farklı renkten olanı. Kimi farklı etnik gruba saldırıyor, kimi aynı etnik kökenden olmasına rağmen farklı bir dil konuşana. Yani, “ırk”, “ulus”, “halk”, “dil”, “din” vb. sözümona “ortak değerler” üzerine inşa edilen kavramlar, bir yanda belli bir coğrafyada yaşayan insanları birleştirmek için kullanılırken, diğer yanda, aynı coğrafyada yüzyıllardır birarada yaşayan yığınları ayrıştırmak, birbirinden koparmak, birbirine düşman etmek, birbirine kırdırmak için kullanılıyor.

* * *
Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu

Gelelim Türkiye Cumhuriyeti’ne… Mustafa Kemal ve arkadaşları, şu andaki sınırlar içinde yeni bir devlet kurarken de aynı şey oldu. Batı’lı sömürgecilerden kurtarılan topraklarda kurulan yeni düzende, yüzyıllardır hüküm süren Osmanlı devletinden temelde farklı bir şey söylendi:

Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir!”

Böylece, gücünü Allah’tan ve dinden alan ve vesayet yoluyla babadan oğula aktarılan iktidar, Padişah’tan ve çok sınırlı bir elit tabakanın elinden alınarak “millet”e veriliyordu. İyi de, ortalıkta “millet” yoktu ki! İtalyan örneğinde olduğu gibi, sıra “milleti yaratmak” işine gelmişti. Bunun için, bir ortak dil, ortak tarih, ortak kültür vb. birçok “ortaklıklar” yaratmak gerekiyordu. Nitekim, bu amaçla enstitüler kuruldu, devlet okulları açıldı, milli eğitim sistemi yerleştirildi, tarih yeni baştan yazıldı vb.

Ama burası, bin yıllar boyunca çok çeşitli halkların, kültürlerin, dinlerin gelip geçtiği, hepsinin de izlerini taşıyan bir coğrafyaydı. İçine kapalı topluluklardaki insanlarda bile (kanımca) etnik arılığın kalıp kalmadığı tartışılabilecek halk(lar) ise kendisine “Türk” demeyi aklına bile getirmeyen yığınlardı. Yüzyıllar boyu, Bizanslı, Venedikli, Rus, Arap, Çerkez vb. evliliklerle soyu sopu birbirine karışmış “saray şürekası”na bakılırsa, onlar daTürk değil, Osmanlıydı. Uzatmayalım, dünya yüzünde bunca karışık bir insanlar topluluğu bulmak zordur. Tarihin cilvesine bakın ki, onlar henüz Türk olduklarını bilmedikleri tarihlerde Avrupa, daha doğrusu Batı’daki Hıristiyan dünyası Osmanlı imparatorluğunda yaşayan ve Müslüman olan yığınlara, toptancı bir yaklaşımla “Türk” diyordu. Papazlar, her “Türk” öldürenin cennete gideceğini vaaz ediyordu

Yani, ulusçuluk ideolojisini yaratan da, yeni kurulan cumhuriyetin yurttaşlarının ulusal kimliğini adlandıran da Batı medeniyeti oldu!

Ve ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde de, 1789 devriminde kurulan modern cumhuriyetin ilkeleri, yani etnik kökene, dile, dine vb. değil, tüm yurttaşların bağımsızlık, kardeşlik ve eşitlik içinde birarada yaşamasına dayanan bir devlet kurulamadı. Böylesi bir cumhuriyet kurulamazdı da. Çünkü, tekrar ediyorum: Ortada ne “millet” vardı, ne de kurucusu olan bir avuç asker ve aydın dışında, o cumhuriyete sahip çıkacak yığınlar! Zaten o bir avuç bağımsızlık savaşçısı da kısa bir süreç içinde, daha henüz Cumhuriyeti kurmadan -zorunlu olarak- Anadolu mütegalibesinin, ağaların, şeyhlerin ve dedelerin bir kısmıyla anlaşmalar yapmış bulunuyordu. Böylece, cumhuriyetin kuruluşundan sonra da mütegalibe bölgesel hakimiyetini sürdürmeye devam etti. Cumhuriyetin kurucuları da, bir yandan devletin sahibi durumuna geldiler, diğer yandan da kendileriyle bağlaşıklık içinde olacak bir burjuvazi yaratmaya koyuldular. Eski/yeni iktidar sahipleri böylece, elbirliğiyle milyonları ezmeye, sömürmeye devam etti.

Böylesi bir süreç sonucu, birbiriyle barışık, eşit haklı yurttaşların, homojen bir ulusun doğmasını beklemek, göle maya çalmaktı. Nitekim de olmadı!

Geçen yıl, “Ebru” adlı bir fotoğraf sergisinde, Anadolu’da yaşayan 41 (yazıyla kırk bir) birbirinden farklı kültürden -farklı etnik kökenden gelen, kimi hala kendi anadilini konuşan, değişik dinlere bağlı- insanların, geleneksel giysileriyle çekilmiş fotoğraflarını gördüm. (Atila Durak adlı fotoğraf sanatçısının bu sergisini herkes görmeli.) Bu sayı, sadece sanatçının dolaşabildiği yerlerden ve tanışabildiği insanlardan. Dahası da vardır… İşte size 1921’de tek bir dil, tek bir kültür ve ortak bir tarihe sahip olduğu iddiasıyla, “hepiniz Türksünüz” denerek, tek bir bayrak altına toplanarakoluşturulmuş Türk ulusu! Bunları birleştiren nedir? Etnik köken mi, din mi, mezhep mi, anadilleri mi ilh.?

Bu konglomerattan, ulus teorisyenlerinin -ve ne yazık ki Solcuların- ulusu oluşturduğunu iddia ettikleri “ortaklıklar” temelinde bir ulus doğamazdı. Anadolu topraklarında, bin yıllar boyunca gelmiş geçmiş ırkların, etnisitelerin, kültürlerin torunları olan -ve bir biçimde bu mirası içinde taşıyan- milyonlarca insanı yek vücut haline getirebilecek tek bir şey olabilirdi:

TÜM yurttaşların önkoşulsuz olarak, eşit haklı ve özgürce, ezilmeden, sömürülmeden birarada yaşadıkları bir cumhuriyet!

Olmadı, olamazdı da! Neden derseniz, yukarıdaki koşullara uygun bir cumhuriyetin hangi sosyo-ekonomik-politik sistemde gerçekleşebileceğini düşünerek, yanıtı kendiniz bulun.

(Henüz sözümü söyleyip ruhumu kurtarmış değilim. Gerisi ikinci yazıda)

Duisburg, 4 Aralık 2009