Açıldık, Daha da Açılacağız (II) Çevremiz Düşmanlarla Dolu

 Cemil Fuat Hendek - 02/01/2010 23:53:18 (474 okunma)

Açıldık, Daha da Açılacağız (II)
Çevremiz Düşmanlarla Dolu

Son yazım, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında henüz mevcut olmayan bir ulusun, ortak bir dil, ortak bir kültür, ortak bir tarih ve ortak efsaneler temelinde oluşturulma çabasında kalmıştı. Şimdi devam edelim:

Çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üzerinde kurulacak yeni bir cumhuriyetin, o ülkede yaşayan tüm insanları biraraya 
getirebilmesinin, ortak tarih vb. soyut değerler üzerine değil, ancak ve ancak, etnik kökenine, anadiline, dinine vb. bakılmaksızın tam bir eşitlik içinde birarada yaşayabilecekleri bir demokratik cumhuriyet olabileceğine işaret etmiştim.

İşte bu olamadı!
Onun yerine, devlet eliyle yaratılan/yazdırılan tarih, dil, kültür ve devlet eliyle denetim altında tutulan bir ulusal aidiyet ve Sünni İslam inancı dayatıldı insanlara. Ama sadece bunlar onca çeşitliliği tek bir ulusa dönüştürmeye yetemezdi. Milyonları biri birine bağlamaya yarayacak çok daha etkin bir kaynak malzemesi vardı:
Düşmanlar! “Türk milleti, dört bir yandan düşmanlarla kuşatılmıştır. Ve bu düşmanlar sadece dışarıda değil, içerde de bu ‘milleti’ parçalamak, genç cumhuriyeti yıkmak için sürekli faaliyet halindedir!” Devlet politikasının temeli işte bu paranoya üzerine kuruldu ve bir kara bulut gibi bu ülkenin üstüne serildi. Devletin ordusu ve polisi, gizli teşkilatları, “içteki ve dıştaki düşmana karşı uyanık durmak, en acımasız yöntemlerle bu düşmanlara karşı savaşmak ve onları yok etmek”le görevlendirildi. Çocuklar, devlet okullarında, ilk sıralardan başlayarak bu korkuyla yetiştirildiler.

Kimdi bu düşmanlar? Tüm sınır komşuları, Yunanlılar, Bulgarlar, Ruslar, Araplar (ve mahcup bir şekilde) İngiliz’i, Fransız’ı, İtalyan’ı vd. ile çoğu Batılı devletler… Ama bu kadarcık düşman yeterli değildi. Dahası da gerekiyordu: Komünistler, Sosyalistler, genel olarak tüm Solcular ve bunların “yurt içindeki uzantıları”… Bu liste uzayıp gider... Aslında tek tek saymaya da gerek yoktu. Formül çok basitti:

Bana/bize benzemeyen herkes düşmandır! Görüldüğü yerde başı ezilmelidir!”

İşte bu formülle, yüzyıllardır bu topraklarda yaşamakta olan farklı dinlere ve etnik kökene mensup Rumlar’a, Yahudiler’e, Ermeniler’e, Suryaniler’e, Kürtler’e, Lazlar’a, kısacası “Özüm, sözüm Türktür.” ve “Elhamdürillah Müslümanım” demeyen herkese düşman gözüyle bakıldı.

Sözü Türkmüş…Çocukluğumda, Trabzon’un yayla köylerinin çoğunda Rumca konuşulurdu. Düzce, Hendek civarında yol sormak için, özellikle Türkçe bilen birini aramak zorundaydınız. Çünkü çoğunluğun anadili ya Çerkezce ya da Abazaca idi. Antakya’ya indiğinizde çoğu dükkanlarda Arapça alışveriş edebilirdiniz. Doğu’da çoğu bölge zaten ya Kırmançi ya Zazaca konuşuyordu. Doğu Karadeniz şeridinin anadili Lazcaydı…
Devletin ilkokullarında, ordunun “Ali okullarında” buraların çocuklarına ve gençlerine bu “öz” ve “söz” öğretilip, ezberletildi. Buna uymayan da karşısında yasaları, jandarmayı, polisi buldu. Sınır boylarında savaşmak söz konusu olamazdı ama içerdeki düşmanlarla sürekli olarak savaşıldı. Kan dökerek, idam cezaları keserek, insanları hapislerde süründürerek, işkence tezgahlarına yatırarak, devlet memurluklarından azlederek, her türden yaptırım uygulayarak…

Böylece, varolan yasalar, baskı ve devlet terörü karşısında, bazı insanlar hak mücadelesini başka yerde aramaya yöneldi. Dağa çıkıp silaha sarıldı. Bunlar doğal olarak terörist ilan edildi. Ama her şey göreceli. Devletin “terörist” dediğine kimileri “özgürlük savaşçısı” dedi. Devletin “terör hareketi” ilan ettiği örgütlenmeye kimileri “silahlı halk hareketi” dedi. Devlet, birilerini “düşman” ve ”terörist” ilan ederek, gerçekten düşman ve terörist haline getirirken, sayısı belirsiz insana da silah, cephane dağıttı, maaş verdi. Bunları da “korucu” ilan etti. Neyi “korudukları” belli olmayan, çevrelerinde birer terör unsuru haline gelen bu insanlara kim ne demeliydi?

Böylece devlet eliyle yaratılan düşmanlık sonucu, nice cana kıyıldı, nice milyarlarca dolar harcandı. Kimse ne dökülen kanın, ne de harcanan paraların hesabını soramadı. Bu paraların hangi kasalara aktığını kovuşturamadı. Böyle bir şey olamazdı. Çünkü, söz konusu “düşmanlar” olunca işleyen tek bir yasallık vardır: “Ya benden yanasın -benim koroma katılacaksın! Ya da düşmandan yanasın -susturulacaksın, hapsedileceksin, işkence göreceksin, o da yetmezse yok edileceksin!”

Ne var ki, düşmanların başı ezilmekle bitmedi. Ve “ düşmanlar” varlıklarını sürdürmeye devam ettiler.

…Ve işte bugünlere geldik: Senin düşman ilan ettiğin de sonunda seni düşman ilan etti. Rüzgar ektin, fırtına biçiyorsun -hayır- fırtına ektin, tufan biçiyorsun! Ve hala vazgeçmiyorsun. Biçtiğin hasadı, aynen gerisin geriye ekiyorsun. Bundan sonra ne biçmeyi bekliyorsun?

* * *
Anayasa MahkemesiDTP’nin kapatılmasına karar verdi. 

Anayasa Mahkemesi Başkanı (kendinden emin olamadığı için olsa gerek) kekeleyerek, duraksayarak, kötü bir Türkceyle kararı açıkladı. Herkes de kararın hukuka uygunluğunun tartışılamayacağında birleşti. Ne yazık ki, unutulan bir şey var: Hukuk, aslında devlet yaptırımının, hakim sınıfın devlet politikasının birçok yansımalarından biridir. (Hukukmuş, parti politikasıymış, hepsi laf-ı güzaf!) Bu karar da, devletin kuruluşundan bu yana izlenen çizgiye tam uygunluk gösteren bir politik karardı. 

Kim ne derse desin. Artık Türkiye’de Türklerin dışında Kürtlerin varlığını kimse inkar edemiyor. Bunu ülkenin demokratikleşmesine değil, yıllar boyu inkar edilen, inkar kar etmez hale gelindiğinde de “düşman” ilan edilen bir etnik grubun kendi kimliği için verdiği mücadeleye borçluyuz. Fakat baştaki formül ve bu formüle uygun düz mantık hala geçerli. Senin gibi olmayı reddedenleri “düşman” gösterme ve başını ezme olanakları da hala tükenmiş değil: „Kürt hareketi eşittir terör. Terörün başı ezilmelidir. Öyleyse Kürtlerin demokratik hakları için mücadelesi de ezilmelidir.“

Böylece partilerinin kapatılmasına olan tepkilerini sokaklara taşıyan insanlar „düşman ve provokatör“ ilan ediliyor. Ama kalaşnikofla göstericilere saldırıp adam öldürene „dükkanını savunma hakkı doğmuş vatandaş “ gözüyle bakılıyor. İstanbul’un ortasında elinde tabanca (kurusıkı da olsa), insanların üstüne namlu doğrultup, ateş eden ister istemez tutuklanıyor ama hakim kararıyla serbest bırakılıyor. 60’lı yıllardan bu yana, bildiğimiz-bilmediğimiz provokatörleri, faşist çetelerden derlenmiş katilleri Sol’un üstüne süren, içine sızdıran, provokasyonlar düzenlemelerini sağlayan, kan dökmelerine göz yuman açık/gizli/derin devlet(ler)in mevcut olduğu, ordunun üç kez darbe yaparak, nice “düşmanlar”ı yok ettiği, hatta başbakanları, bakanları idam ettiği bir ülke Türkiye. Eh, bu kararı veren hakim bu devletin hakimi, kararı dayandırdığı yasa da bu devletin yasası olduğuna göre… 

Görüyoruz ki, bunca yıl sürdürülen bu “düşmanlara karşı mücadele politikası” sürecinde, düşman bitmedi. (Sen yaratmaya devam ettiğin sürece düşman zaten bitmez.) Ama başka bir şey oldu:
Hoşgörüden nasibini alamamış milyonlarca insan yaratıldı!
Kendisi gibi olmayana tahammül edemeyen, kendisi gibi düşünmeyeni düşman gören milyonlar… Ve bu hoşgörü tanımayan insanlar yüce devletlerinden öğrendiklerini uygulamaya koyuldular: Tartışmayı değil, tekme tokat dövmeyi; birlikte özgürce ve barış içinde yaşamayı değil, kendine benzetmek için baskı altına almayı, benzeşmeyi kabullenmeyeni mahalleden sürmeyi, yeri geldiğinde vurup öldürmeyi seçtiler.

Ve bu arada bir millet yaratılamadı ama aşırı milliyetçilik ve onun da ötesinde gözü kara bir şövenizm yaratıldı!

Etme bulma dünyası… Devletin düşmanlıklar politikası, daha önce de kaç kez kahvede, sokakta tekme tokatla, tek tek cinayet olaylarıyla bitmedi. Kimi zaman katliama dönüştü. 6-7 Eylül olaylarında, Kırıkhan’da, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta devletin polis ve jandarması katillere göz yumdu. Olayların ardından devletin başbakanı, bakanları, valileri, kaymakamları katliamcıları savunur laflar ettiler. Çünkü katledilenler “düşman”dı. Dağa çıkana terörist dendi. İyi de, köyde cebine maaş, eline silah verilip çevresini haraca kesene ne dendi? Komünistlerin boynuna “vatan haini” yaftası asılırken, faşist çetelerden derlenerek ortalığa salınan profesyonel katiller “bizim vatansever çocuklar” oldu. Çatışmalarda hayatını kaybeden erler“şehit” ilan edilip, bayraklara sarılı tabutlarının başında nutuklar çekilirken, ölen Kürt gençlerinin cesetlerinin ne olduğu bilinemedi.

Bölünmek ve parçalanmak…

Şimdi kimileri “milleti birbirine düşürüyorlar” diye feryat ediyor. Bu korku hiç de yersiz değil. Tek bir ulus çatısı altında toplanmaya zorlananlar şimdi bölüm pörçük oluyorlar. Türklüğü benimsemiş olanlarla etnik kimliğine sahip çıkanlar, Sünnilerle Aleviler, bir cemaatten olanlarla başka cemaatten olanlar… Say sayabildiğin kadar. Birileri bir başkalarını bölücülükle suçluyor. Herkes suçlanana bakıyor. Suçlayana bakmaya kimse yanaşmıyor. Ve şu soruyu yüksek sesle sorup, yanıtını daha da yüksek sesle vermeye cesaret edemiyor:
Soru: Bu ayırımcılığı, bölücülüğü ve düşmanlığı, asıl kim başlattı?

Yanıt: Devlet!

İmam yıllar boyunca o..rdu, şimdi cemaat s..maya başarsa ne olacak? Bugüne dek “düşman” ilan edilen herkes, hem senin hem de birbirinin gerçekten düşmanı haline gelirse ve senin onlara yaptığını toplu olarak birbirine yapmaya başlarsa ne yapacaksın?
Bugüne dek en başta kendi uyguladığın hoşgörüsüzlük politikasının giderek halk arasında daha da yayılması ve toplu eyleme dönüşmesi karşısında ne önlem alacaksın?

* * *
Açılım nereye açıldı?

İşte bu geçmişin gölgesinde bir “açılımdan söz edildi. Ne olduğu belirsiz açılım, önce gizli dosyalarda kapalı kaldı. Sonra, kapılar ardında bir kısmı kapanıp karanlıklara gömüldü. Bu arada herkesi, en başta düşmanlık politikasının savaşçılarını bir telaş aldı. Kimi Solcular, Sosyal Demokratlar bile sarsıldı. Kimileri “açılımla bizi kapatmak istiyorlar” diye karşı durdu. Kimileri “vatanın ve milletin bölünmezliği için” dağa çıkma tehditleri savurdu. Ortalık toz duman oldu.

Bu silahlı insanlar bu devletin düşmanıdır.” (Doğru… Senin düşman ilan ettiğin insanların seni dost bilmesini nasıl beklersin?)
Bunları destekleyen ve ülkeyi bölmek isteyen dış güçler vardır.” (Bu da doğru… Çıkar farklılıkları olduğu sürece dünyada tüm devletler birbirinin düşmanıdır, sen bu kuralın dışında mısın?)
Kürt hareketi feodal unsurlara dayanıyormuş, feodal ilişkiler içindeymiş, vb.” (Doğru… Buna karşı sen seksen yıl boyunca Doğuda ve Güneydoğu’da toprak ağalarını desteklemekten, yoksulu daha yoksul hale getirmekten başka ne yaptın?)

Bunlar gibi terane çok… Artık bu tür söylemleri bir yana bırakarak, kendisini dayatan hayatın gerçeklerine bakma zamanı gelmiştir. Şimdi herkesin -en başta “vatanım bölünüyor” korkusu taşıyanların- tartışmasız kabullenmesi gereken bir gerçek karşısında bulunuyoruz :
Tek bir ulus yok! Tek bir din camiası yok! Türkiye Cumhuriyeti’nde, değişik ulusal kimlikleri olan, değişik etnisitelere mensup olan, farklı dinlere ve mezheplere inanan milyonlarca insan birarada yaşamaktadır!
Ama bu gerçeği kabullenmek yetmiyor
. Çözüm, devletin yıllar boyu uygulaya geldiği politikayla körüklenen ayırımcılığa son vermekte; farklılıkları düşmanlık olmaktan çıkararak zenginlik olarak algılanır hale getirebilmekte yatıyor… Bu zenginliği oluşturan tüm insanların tam eşitliğini sağlayacak bir demokratik anayasa yaratmakta yatıyor. Tek tek bireylerden başlayarak, toplumu oluşturan tüm etnisitelere, sınıf ve katmanlara düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü tanımakta yatıyor.

Kısacası, yapılması gereken şey, bu cumhuriyeti temelden demokratikleştirmek ve giderek gerçek bir demokratik cumhuriyete dönüştürmektir. Bunun için de yapılması gereken çok iş, yürünmesi gereken çok yol var önümüzde. Çünkü, “demokratik cumhuriyet” denince işler büsbütün karışıyor, çelişkili bir yumağa dönüşüyor! Ve bir temel soru gündeme geliyor: Bütün bunları kim yapacak?

- Kendi içlerinde bile demokratik ilişkilere izin vermeyen burjuva partileri mi? Düğmelerini ilikleyip, ellerini kucağında kavuşturup, başını öne eğmeden başkanlarının karşısında duramayan, “lider sultası” altında sözümona politika yapan -politika yapmaktan çok iş takipçiliği yapan- milletvekilleri mi (bir azınlığı ayrı tutuyorum)?

- Sosyal Demokrat olduğu iddiasıyla ortalıkta dolaşan, ama bu akımdan hiç nasibini alamamış; bırakın seçmenlerini, aktif üyeleri bile Sosyal Demokrat olmayan, zaman zaman MHP’yi çağrıştıran milliyetçi çıkışlar yapabilen bir Parti mi? Yoksa İslami tarikatların etkisi altında politika yapan, takıyyesiyle ünlenmiş, ülkede bir İslami düzen kuracağı korkusu yayan bir parti mi?


- Yıllarca bastırılmış, hakları yenmiş olmanın öfkesini taşıyan, Sosyalist idelerden esinlendiği söylemine karşın, hem çevresinde hem kendi içinde feodal ilişkilere yaslanan; doğası gereği katı bir savaş disiplininden başka bir şey tanımayan eli silahlı Kürt hareketi mi? İki milyondan fazla seçmenin oyuyla meclise seçildiği halde eli bile sıkılmayan, toplantılara davet edilmeyen, medyada görmezden gelinen, her yandan abluka altına düşmüş, devlet kurumlarının baskısı altında tutulmaya çalışılan Kürt politikacılar mı?

- Ve bu arada avazı çıktığı kadar bağıran her boydan ve soydan milliyetçiler, ırkçılar, şövenistler… 
Özünde demokrasiye yabancı ve hatta demokrasi düsmanı olan bu güçler mi demokratik açılımlara öncülük edecek? 
Bunların hiç birine güvenim yok! Hiçbiri bana umut vermiyor. Ve ne yazık ki, bu görevi asıl başarabilecek olanlar, toplumun en geniş kesimlerinin demokratik haklarının gerçek savunucusu olabilecek ve demokratik dönüşümlerin lokomotifi görevini üstlenebilecek olanlar ise ortalıkta görünmüyor. Ne güçlü ve yıgınsal öncü partileri var, ne yurt çapında etkinliği tartışılamayacak sendikaları, ne de faal yığın örgütleri. Herkes konuşuyor ama onlar ya suskun, ya da çikardıkları cılız sesleri sadece kendileri duyabiliyorlar. Sanki sessiz film gibiler. Ağızlarını açıyorlar ama sesleri çıkmıyor.

Ve onlar konuşacak hale gelmeden ne köklü demokratik dönüşümler olabilir bu ülkede, ne de yoksulluğa mahkum olduğu için “demokrasi” filan düşünemez hale gelmiş milyonlarca insanın kurtuluşu. -Devamı gelecek yazıda.

* * *
(Bir yılın son gününü böylesine karanlık, düşüncelerle kapatmak ne kadar hüzün verici! Yine de… Herkese yeni yılda sağlık ve esenlikler dilerim. Ayrıca, emekçi halkların barış ve özgürlk içinde, her türlü sömürüden kurtulmuş olarak yaşayacağı güzel günler için savaşanlara da başarılar...)