Açıldık, Daha da Açılacağız (III) Açılma Sırası Marksist Sol’da

 Cemil Fuat Hendek - 18/01/2010 10:42:50 (631 okunma)

Açıldık, Daha da Açılacağız (III)
Açılma Sırası Marksist Sol’da

Kolay değil bunca uzun zamandır kapalı duran bir şeyi açmak. Kilit üstüne kilit vurulmuş, menteşeleri paslanmış bir şeyiaçmaktan bahsediyoruz. Çevresine yılların günahı ve kana bulanmış cesetler yığılmış. Önüne sivri dişli, yırtıcı nöbetçiler dikilmiş. İçerde de, kimi zaman zehirli dillerini, keskin ve sivri kuyruklarını dışarı çıkararak çevreye korku salan korkunç canavarlar nöbet tutuyor. Dahası da var: Aslına bakılırsa, bugüne dek hiçbir zaman doğru dürüst açılmamış…
Nasıl açılır böylesi bir şey
?

Üstelik onu açmaya çalışanlar da, masallardaki kahramanlara, gözünü budaktan esirgemeyen prenslere benzemiyorlar ki, çekip kılıcı canavarları doğrasınlar. Aksine, özgürlükleri kim için ve ne amaçla istediği belli olmayan, kimisi kabadayı, kimisi ümmetçi, kimisi tarikat mensubu, kimisi çıkarcı bir avuç insan. Geri kalanlarsa zaten açılımdan tam neyin kastedildiğini bilmiyor. Herkes kendine göre bir yorum yapıyor, kendine göre hedefler belirliyor. Öte yanda, sırf mağdur ve ezilen olduğu için ilkesel olarak Sol’un ve özgürlükçü liberal çevrelerin önemli bir bölümünün -doğrudan desteği olmasa da- sempatisini kazanmış bir Kürt hareketi. Fakat ne yazık ki, tüm özgürlük ve demokrasi söylemlerine karşın, savaşımı sadece milliyetçilik sınırlarına hapsedilmiş, kendi iç ilişkilerinde bile yoğun feodal bağları muhafaza eden bir hareket.

Nasıl açılır böylesi bir şey?

Diğer yandan her geçen gün nereden çıktığı, hangi kaynaktan aktığı belirsiz haberler. Entrikalar, darbe hesapları, komplo planları, sır kilitleri ve sadakat yeminleri ardına gizlenmiş örgütler, cinayet hazırlıkları, devleti ahtapot gibi kollarıyla sarmaya çalışan değişik odaklar. Ortalığı tozdumana boğan, herkesi -beni de- şaşkına çeviren, ne tarafa bakacağını, kime güveneceğini bilemez hale getiren bir medya.

Nasıl açılır böylesi bir şey? Ve açılırsa ne tarafa açılır?
Ortalık böyleyken, gündeme damgasını vuran ve toz bulutuna yeni tozlar ve sisler ekleyen söylentileri bir yana bırakıp, ilkesel bir şeylere değinelim:

Ezilen bir ulusun demokratik haklar için, dahası bağımsızlık uğruna vereceği her mücadeleye destek olmak, Marksist Sol için ilkesel bir görevdir. Bu bağlamda, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tartışmasız onaylamak da bir ilkesel tutumdur. Üstelik, söz konusu, yıllar boyunca etnik sorunları olduğu gibi, demokrasinin gereği olan birçok temel sorunu gündemine doğru dürüst taşımamış olan bir Marksist Sol olunca, işin içine bir de günah çıkartma psikolojisinin girmesi kaçınılmaz olur.

Buraya kadar her şey tamam. Ne var ki, aksayan bir yan beni sürekli rahatsız ediyor. Nerede bu Marksist Sol? Kim, hangi Parti? Olaylar ve olguların tahlilini yapacak… Sol adına konuşacak… Bu ülkedeki işçi ve emekçi yığınların en genel çıkarları doğrultusunda sesini yükseltecek… Bunu yaparken başta işçiler olmak üzere emeğin yığınsal gücüne dayanacak… Sivil toplum örgütlerini etkileyerek peşinden sürükleyecek…Nerede bu insanlar ve nerede bu Parti -ya da partiler? Konuşan, sesini yükseltenler bir yanda Kürt milliyetçileri, diğer yanda Türk milliyetçileri, muhafazakarlar, devletin sahipleri ve liberallerin her türlüsü. Asıl konuşması gerekenler dışında herkes! 

Marksist Sol ise…

Marksist Sol yok! Daha doğrusu, arada bir çıkan cılız seslerin dışında, yığınsal örgütlü bir Marksist Sol yok. Bir köşeye çekilenleri unuttuk. Kimi eski temsilcilerinin bir kesimi de liberallere karışmış. Umudunu takıyye partisinin açılarak ülkeyi demokratikleştireceğine bağlamış. Avrupa Birliği’ne giriş sürecinin ülkeye demokratik haklar sunacağı hayaline kapılmış. Bu seslerin hepsi -son tahlilde- faşist darbelerin başlattığı süreci, yığınları en temel kurtuluş uğruna, emeğin kurtuluşu için mücadeleden uzaklaştırma sürecini tamamlamaya hizmet ediyorlar. Yenilerse labirentler içinde el yordamıyla yolunu bulmaya çabalıyor.

Ey, işçiler; ey, yoksul köylüler, bunların hiçbirinin asıl amacı, sizin en temel çıkarlarınızı savunmak değildir!” diyen yok. “Bunların hepsi fasa fisodur, sizleri şaşırtmak ve asıl hedefinizden, emeğin kurtuluşu için birarada mücadele etmekten uzaklaştırmak için ortaya atılmış yapay gündemlerdir! Hangi ulusal kökenden ve hangi dinden olursanız olun, ey, işçiler; siz siz olup birleşin! Omuz omuza kendi kurtuluşunuz ve sizinle birlikte tüm emekçi ve yoksul insanların hakları için mücadele bayrağını yükseltin!” demeye kimsenin dili varmıyor.
Yazıklar olsun!..

Kimilerine göre belki de modası geçmiş olan Nazım Hikmet’in bugünler için yazdığı şu dizelere bakın:

antenler yalan söylüyorsa
yalan söylüyorsa rotatifler
kitaplar yalan söylüyorsa
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa
beyazperdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların
dua yalan söylüyorsa
ninni yalan söylüyorsa
rüya yalan söylüyorsa
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ay ışığı
ses yalan söylüyorsa
söz yalan söylüyorsa
ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa
elleriniz balçık gibi itaatli
elleriniz karanlık gibi kör
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.



İşte bu kadar! Ortalıkta dolaşan yüzeysel demokrasi tartışmalarının tümü, elleri isyandan uzak tutmak, bezirgan saltanatını şu ya da bu şekilde sürdürmekten öte gitmiyor. Bu konuda bir şey söylemeye kalkanın boynuna da hemen “Sen Kürt hareketine karşısın”, “Sen demokratik açılımları görmezden geliyorsun” , “Çağımızda değişen şeyleri kavramamışsın”, “Senin somut politika yapmaktan haberin yok” gibisinden yaftalar asılıyor.

Aslında hiçbir şeyi görmezden gelmiyorum:

- Kürtlerin ulusal hakları için mücadelelerine karşı değilim. Aksine, bu konudaki kazanımların ülkeyi demokratikleştireceğine de inanıyorum.

- Bugüne dek ülkenin sahibi rolü oynayan, devletten bağımsız bir devlet gibi hareket eden ordunun, asıl ait olduğu yere oturtulmasını, sivil yönetimlerin hizmetine sokulmasını da olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum.

- Geçmişte darbe yapanlardan hesap sorulmamakla birlikte, olası gelecek silahlı darbelerin önünün tıkanmasını, darbe eğilimi taşıyan kliklerin açığa çıkarılmasını heyecanla selamlıyorum.

- Ülkede bugüne dek üzerinde tek söz söylenemeyen tabuların yıkılmasına da seviniyorum.


Ama bütün bunlar bana yetmiyor!

Hatta, bu ortamda söylenen, yapılan bazı şeyleri de şüpheyle karşılıyorum. Çünkü, kimse işin özüne, asıl can alıcı merkezine yönelik sorular sormaya yanaşmıyor:

Soru: Geleneksel hakim çevrelerin elinden iktidarı alarak ülkeyi özgürleştireceği iddia edilen Anadolu sermayesine -“Anadolu Kaplanları”na- dayalı iktidarlar, bu dönüşümler sonucunda nelerle ve kimlerle beslenmeyi hedefliyor? Buna karşı, Cumhuriyetin bir vesayetten çıkıp bir başka vesayet altına düşmesini kim önleyebilir? 

Soru: Kürtler “demokratik hakları”na kavuştuktan sonra hangi vesayet altında yaşayacaklar? Onları hangi sermaye, hangi sistemle ezmeye ve sömürmeye devam edecek? Kürt halkını, kapitalist sistemle özdeşleşmiş fakat feodal üstyapıları koruma altında tutan sistemden, ağaların, yobazlığın geriliğin vesayetinden kim kurtarabilir?

Ve işte verilmesi gereken yanıt:

Kim mi? Yıllardır on binlerce cana mal olan, kimsenin adını koymaya yanaşamadığı, alçalıp yükselerek süre giden savaşta ölenler!

- Ama onlar öldüler…

- Öyleyse onların anaları ve babaları, kardeşleri, arkalarında bıraktıkları çocukları.

- Kimdir bunlar?

- İşçi, köylü, emekçi ve yoksul insanlar!


Türk ordusunun ölen onca askeri tek tek hangi etnik gruptandı; hangi açık/gizli dine ve mezhebe bağlıydı, bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: İçlerinde bir tek milyoner çocuğu, kartellerin, tekellerin, bankaların yönetim kurulu üyelerinin, menajerlerin çocukları yoktu! Kürt cephesinde durum farklı mı bilmiyorum. Ölen, kimi naşı kaybolan gençlerin kaç tanesi, içinde yaşayanlarla birlikte çok sayıda köy sahibi olan Kürt ağaların, Batıda yatırım sahibi Kürt kapitalistlerin, devletin üst kademelerine konuşlanmış Kürt bürokratların ya da Meclis’te boy gösteren politikacıların çocukları, yakın akrabaları vardı? Bunun yanıtını da Kürtler versin. Tekrar ediyorum: Ölenler işçiler, köylüler, emekçi ve yoksul kesimlerin evlatlarıdır! Ve onlar, kendi temel çıkarlarıyla ilgisi olmayan bu savaşta öleceklerine, kendi hakları için mücadeleye soyunmalıdırlar!

- Ama onlar kendiliğinden yapamaz ki bu işi.

- O zaman, sen de aklını başına topla!


Onları dincilerin örgütlerine teslim etme!
Milliyetçiliğin batağına saplanmalarına göz yumma!
Liberal safsatalarla kafalarının karışmasını seyredip durma!
Onların tarihsel misyonunun sona erdiği yalanına kanma!
Gerçek çıkarlarının nerede yattığını göstererek örgütle onları!

***
Artık yeter! İşçi sınıfının tarihsel misyonunun sona erdiğini, geleneksel Marksizm’in eskidiğini iddia edenlerin safsataları üzerine; sınıf partisi değil, geniş halk tabakalarını kucaklayacak bir “halkın partisi” mırıldanışlarına kafa yormaya son vererek, bu sorulara yanıt aranmalıdır. Soyut “demokrasi” ve “özgürlük” teraneleri bir yana bırakılarak, kimler ve ne için özgürlük hedeflendiği ve bunun için asıl söz söylemesi gereken gücün kim olduğu açıkça ortaya konmalıdır.

Dönüşümlerin gerçek bir demokrasiye doğru yol almasının, hak ve özgürlüklerin en geniş yığınlara mal edilebilmesinin tek garantörü ancak bu güç olabilir.

Herkes açıldı. Sıra artık Marksist Sol’un açılımına gelmelidir!

Marksist Sol,

- geçmişin komplekslerinden sıyrılmalı;

- çoğu ABD kaynaklı, son Globalizm ve Neo-Liberalizm saldırısıyla birlikte dünyaya yayılan ve bir çeşit salgın ideolojik hastalık haline gelen, “etnik kimlik” “dinsel kimlik” teorilerin etkisinden kurtulmalı;

- ve utanmaksızın, göğsünü gere gere, geleneksel hedeflerinin bayrağını yükseltmelidir.


BENCE BUNDAN BAŞKA HİÇBİR AÇILIM, EN GENİŞ YIĞINLARIN HAK VE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ GARANTİ ALTINA ALAMAZ!