Akıntının Tersine Kürek Çekmek

Cemil Fuat Hendek - 19/04/2010 14:17:10 (743 okunma)

 Akıntının Tersine Kürek Çekmek


Geçenlerde yazılar arasında gezinirken bir cümle takıldı gözüme. Önce bırakıp başka bir yazıya geçtim ama cümle beni bırakmadı, geri döndürdü. Politik içerikli bir yazının başında anlamı büsbütün derinleşen ve boyutları uzayıp giden cümle, kendisini bana iki kez daha okuttu. Ve o gün gündemimi belirledi: “Akıntının tersine kürek çekerseniz yol almak için iki kat daha fazla enerji harcamanız gerekir, akıntı yönünde giderseniz harcayacağınız enerji o akıntının sürükleme gücü oranında azalır.” 

Doğru söze ne denir? Akıntıya karşı gitmek gerçekten büyük, çok büyük enerji gerektirir. Akıntı yönünde kürek çekmek ya da yüzmek ise öyle mi? Hatta kürek çekmeye de gerek yok. Kendini akıntıya bırakır, onunla birlikte sürüklenip gidersin. Göründüğü kadarıyla işin en kolayı da budur.

Amma…

Marksistlerin görevi kendini akıntıya kaptırmak olmadığı gibi, akıntı yönünde kürek çekmek de değildir. Aksine MARKSİSTLERİN GÖREVİ AKINTIYA KARŞI GİTMEKTİR! Hatta akıntıyı ters yöne çevirmektir. Bunun için de çok enerji, çok çalışma, çok fedakarlık gerektiğini, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada Marksist hareketlerin herhangi birinde yer almış olan herkes çok iyi bilir. Bu, her Marksist’in politik yaşama henüz adım atmadan, başkalarının deneylerinden çıkardığı “hayatın basit bir dersi”dir. Ve onlar bu gerçekliği bildikleri halde mücadeleye girerler. Çok büyük enerji harcayarak, çok ama çok çalışarak, çok ama çok büyük fedakarlıklar yaparak ve bazen hayatları bahasına bu yolda mücadele ederler. Akıntı istikametinde gitmeye karar verecekleri ana kadar…

“Akıntıya karşı kürek çekme”, “Boş lafları bırakıp reel politika yapmak”, “Somut duruma somut çözümler bulmak” gibi tümceler, işçi sınıfı mücadelesinin tarihi boyunca defalarca söylendi. Bu tür söylemlerdeki çizgiyi geriye doğru izlersek, her seferinde aynı yere varırız: Revizyonizm’in kaynağına…

Şimdi, gerçekliği tepetaklak eden bu sözleri ayakları üstüne oturtalım:

Almanca’da bir deyim var: “Zamanla birlikte gitmeyen, zamanla gider.” Ve bu sözler çok doğrudur. Zamanla gitmemek yani yok olmamak için zamanın akışına ayak uydurmak şarttır. Öyleyse küreklerimizi o yöne uydurmalıyız.

Bunun için de zamanla değişen ve değişmeyen şeyleri iyi saptamalıyız. Değişen şeyler nelerdir? Kimilerin yüzeysel bakışla iddia ettiği gibi işçi sınıfının sayısal olarak azaldığı, tarihsel öneminin azalarak yok olma eğilimi gösterdiği falan değildir.

- Aksine, dünya genelinde üretken emeğin sayısı azalmamış, çoğalmış bulunmaktadır.

- Kapitalizmin çelişkileri ortadan kalkmamıştır, aksine derinleşmiştir. dolayısıyla krizleri arasındaki zaman aralığı kısalmakla birlikte, aynı anda tüm dünya ülkelerinin ekonomisini sarsar hale gelmiştir.
- Sermayenin yoğunlaşması, tek ellerde toplanması, burjuvazinin alt katmanlarının ellerindeki sermaye ve üretim araçlarını kaybetmesi durmamıştır. Aksine bu süreç tüm acımasızlığıyla sürüp gitmektedir. (Bir farkla: 19. ve 20.YY’son yirmi yılına dek bunlar proleterleşiyordu, şimdi işsizler yığınına katılıyorlar.) 

- Üretenlerle ürettirenler, mavi gömleklilerle beyaz yakalılar, zenginlerle fakirler arasındaki uçurum azalmamış, aksine daha da derinleşmiş bulunmaktadır ve bu süreç daha da hızlanmak eğilimi göstermektedir.

Daha başka maddeler sıralayıp vakit kaybetmek istemiyorum. Kısacası, Marksizm’in öngörülerini temelinden değiştirecek, geçersiz kılacak hiçbir şey olmuş değil.

Ancak değişen başka şeyler var. Bunlardan bir tanesine değineyim: 21. YY’ın ilk on yılını geride bırakırken Marksistlerin bunları fark ederek kendilerini ona göre ayarlamaları gereken şey, sosyalizm hedefinden vazgeçerek kurtuluşu kapitalizmin çeşitlemelerinde aramak değildir. Aksine, bu ekonomik ve toplumsal düzenin sonucu olan sömürüye, ezilmeye, açlık, sefalet ve savaşlara son verecek tek çözüm hala sosyalizmde yatmaktadır! Değişen şey ana hedef değil, hedefe giden yolda verilecek mücadelenin, yani politikanın araç ve yöntemleridir. 

Nitekim, Kapitalizm’in savunucularının yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Onlar da her şeyin değiştiğini iddia etmekle birlikte hâlâ 19. YY’ın ideolojilerini savunmaya ve uygulamaya devam ediyorlar. Ancak yepyeni politik yöntemleri ve olanakları da kullanarak. Ve ne yazık ki, bir kısım Sol,özel olarak da Marksist çevreler içinde çoğu insan sanki bu durumdan haberdar değil. Kimi eski komünist, işçi sınıfı konusunda şüpheye düşerken, kapitalizmin hangi toplum mühenisliği yöntemlerine başvurarak toplumu kantara aldığının farkına varmıyor. “Reel politika yapalım” diyen oportünistler ise 19. YY’ın politik söylemleriyle 19.YY’ın Kapitalizm teorilerinin propagandasını yaparak gülünç duruma düşüyorlar.

Toplum mühendisliği” dedim. Şu sıralarda kimi çevrelerde bu kavrama karşı bir tutum gözlemleniyor. Sanki mühendisler olmaksızın toplumsal düzen biçimlendirilebilirmiş gibi.
Bu mühendisliği lanetleyen teorilerin ardında yatan toplum mühendisliğini kimse fark etmiyor mu?

Artık hakim sınıflar politik mücadelelerini, “toplum mühendisliği”ni bambaşka, yepyeni yöntemlerle yapıyorlar. Merkezi ABD’de, Avrupa’da, Singapur’da olan bir sürü firma yıllardır toplumsal araştırmalar, gözlemler yaparak senaryolar yazıyorlar. Geleceğin toplumunu şimdiden kuruyorlar. Bunlar bir yanda uluslarötesi şirketlerin ve sermaye gruplarının danışmanlığını yapıyor. Onlara gelecek on, yirmibeş ve elli yılın senaryolarını, “A”, “B”, ve “C” planlarını sunuyorlar. Bu danışmanlık hizmeti sadece özel şirketlere değil, aynı zamanda politik partilere de veriliyor. Yani, şirketlerin, partilerin ve çoğu parlamento üyelerinin hedeflerini ve politikalarını artık bunlar belirliyor. Bu “gelecek araştırması şirketlerinde, doğa bilimlerinden başlayarak toplumsal bilim dallarının tümünden uzmanlar çalıştırılıyor. Bunların görevleri, doğayı ve toplumu gözlemlemek, ve bu gözlemlerden yola çıkarak senaryolar üretmek, planlar kurmak. Bir zamanlar CIA’nın, Pentagon’un gizli odalarında yapıldığı söylenen bu çalışmalar artık her yerde apaçık bir şekilde özel şirketler tarafından, ayrıca yüz milyonlarca dolarlık bütçelerle yapılıyor. 

Kentlerin yeniden biçimlendirilmesinden, endüstri alanlarının kaydırılmasından tutun da devlet politikalarına kadar her alanda etkisi görülen yeni bir durumdur bu. Politik partiler, bu şirketlerin öneri ve planlarına uygun olarak politikalarını belirliyorlar. Artık kolları sıvayıp halkın karşısına çıkmak yok! Belgiler, afişler, bildiriler, propaganda konuşmaları vb. reklam şirketleri tarafından belirlenip hazırlanıyor. Psikologlardan, sosyologlardan, kamu araştırmacılarından, reklam metni yazarlarından, davranış uzmanlarından, koçlardan modacılara ve makyörlere kadar uzanan daha bilmem kimlerden oluşan bir ordudur işbaşında olanlar.

Sol’un politikacıları, iki elektronik posta, bir internet kullandıkları için çağa ayak uydurduğunu sanarak büyük bir yanılgıya düşmektedirler. Bazıları ise, farkında bile olmadıkları bu ordunun gücü karşısında, kapitalizmin yenilmezliği sanısına varmakta ve çözümü kürek istikametinde aramaktadırlar.

Başka istikamette kürek çekenler beni ilgilendirmediği için, ben sadece Marksist’lere sormak istiyorum: Aranızda, sınıf savaşında yığınlara doğruları anlatabilmek için böylesi bir ordu kurmayı hiç düşünen oldu mu? Çalışmalarınızda böylesine uzmanların yardımına başvurmak aklınıza geldi mi? Belgilerinizi, politik taktik ve eylemlerinizi örgüt hiyerarşisine bakmaksızın, uzmanların da fikir ve önerilerini göz önünde bulundurarak saptamayı hiç düşündünüz mü?

Siz de biraz zamanın akıntısıyla kürek çekseniz. 19. YY’ın ideolojilerini 21. YY’ yöntem ve olanaklarıyla milyonlara dayatanlara kaşı siz de 21. YY’ın yöntemlerini kullansanız nasıl olur acaba?

Sanırım, Marksistler arasında yeterince uzman mevcut. Yeter ki, hiyerarşi içindeki ezber bozulsun…


Akıntının tersine kürek çekerseniz yol almak için iki kat daha fazla enerji harcamanız gerekir, akıntı yönünde giderseniz harcayacağınız enerji o akıntının sürükleme gücü oranında azalır. Bu, hayatın basit bir dersidir. Bu dersi siyaset bilimi diliyle söylersek, bir sürece müdahalenin kapasitesi o sürecin değişim kapasitesiyle doğru orantılıdır.”

Nabi Yagcı’nin “Degisime Katilmadan Özne Olunamaz” başlılı yazısından (04.042010 Küyerel)

adaletin tecellisimüvekkilin lehine bir karar çıkarttırmakBu hakimlerin çoğunda hukuk nosyonu bile oluşmamış! Bir kanunu yorumlamaktan acizler! bu sistemde adalet diye bir şey olmadığını 

Saygı göstermek değil, değiştirmeye çalışmak

 -belki bildiği fakat her seferinde yeni baştan unuttuğu

 “Hukuk”

Kanunlar

Adalet” 




varolan yasaların ayırım gözetmeksizin tüm yurttaşlara eşit olarak uygulanması apaçık haksızlık içeren yasaları değiştirmeye çalışmak 



İşte bunu başardığımız gün, hep birlikte hukuka saygılı olduğumuzu haykırabiliriz
Sözüm tabii gerçek bir toplumsal adaletten yana olanlara