Bazı Özgürlük Avazları ya da

Cemil Fuat Hendek - 25/07/2009 23:14:21 (684 okunma)



Bazı Özgürlük Avazları ya da
Sınıfsız Demokrasi Üzerine

Avrupa’da özgürlük ve demokrasi kavramlarının içeriği, özellikle son yüz yıl içinde çok temel değişikliklere uğradı. Bu kavramlar yeni baştan tarif edildi. Yığınlardan oluşan toplumlar, bireylerden oluşan yığınlar haline geldi. Ve bu yığınları oluşturan bireyler de giderek farklılıklarının, çeşitliliklerinin bilinciyle hareket etmeye başladılar. Kendi yaşam biçimlerini sürdürebilmek, kendi ilgi alanlarına sahip çıkmak için örgütlendiler. Ve böylece, oldukça geniş hak ve özgürlüklere kavuştular.

Gerçekten de, bugün Avrupa’da eşcinsellerin yasal olarak evlenmesinden tutun da askerliği reddetmek, Satanistlere dek istenen her şekilde ibadet etmek, giyinmek, birçok görüş doğrultusunda örgüt kurmak, yayın yapmak, v.b. olanaklı. Bunun için kimse tutuklanmıyor, işkence görmüyor, hapislerde sürünmüyor. 

Kimi kolemşorlar, görevleri gereği, bireylerin yaşamı açısından kuşkusuz son derecede olumlu olan bu gelişim ve değişimi, elde edilmiş hak ve özürlükleri örnek gösteriyor; bunların kapitalist sistemin doğal bir sonucu olduğu kanısını yaratmaya çalışıyorlar. Safdil sol liberallerimiz de (içlerinde saf olamayanlar da var tabii), ne yazık ki bu tuzağa düşüyor. Toplumun hangi kesimlerinin, hangi çıkar ve amaçlarına hizmet ettiğine bakmaksızın “özgürlük bayrağı”nı yükseltiyorlar. “Ne olursa olsun, kim olursa olsun, herkese özgürlük!” istemine de kimse kolay kolay karşı çıkamıyor. 

Önce unutanlara bir hatırlatma yapmak gerekiyor: Avrupa’da son yüzyıl içinde kazanılmış hak ve özgürlükler, ne burjuva demokrasisinin kuralları gereği ortaya çıktı, ne de bir liderin ya da yönetici sınıfların icazeti sonucu yasalaştı. Üstelik, hangi kesimi ilgilendirirse ilgilendirsin, bu ülkelerde hak ve özgürlük mücadelesi en başta işçi sınıfı tarafından yürütüldü. Onun örgütlenme ve mücadele yöntemleri giderek diğerleri tarafından örnek alındı. Onun kazandığı haklar diğerlerine kapı açtı. İşte bu gerçek göz ardı edildiği anda yanılgılar başlıyor ve bir çığ gibi büyüyor.

Aslında bütün özgürlükler basit bir yasallığa uygun olarak varolabiliyor. Bunu unutanlar, sınıfsal özünden soyutlanmış bir demokrasi tartışmasının içinde yitip gitmeye mahkumdurlar.

Kimilerin içini boşalttığı demokrasi ve özgürlük kavramları, aslında yönetenlerin yönetilenlere vermek zorunda kaldığı tavizlerden ibaret! Dolayısıyla “kazanılmış” hiçbir hak mutlak değil, göreceli ve akışkan.Ve bu göreceliliğin tek bir kıstası var: Güçler dengesi.

Kural 1: Kapitalist toplumda tüm hak ve özgürlüklerin bir sınırı var. Ve bu sınır, hakim sınıfların varlığının tehdit altına girmeye başladığı yerde biter! Bu noktada yasaklar başlar. Herkesin bildiği gibi, bu sınır yasalarla, polis gücüyle, gerektiğinde asker marifetiyle, o da yetmezse karanlık güçlerle, özel yetiştirilmiş katillerle korunur. Yöntemler kimi zaman yumuşar, kimi zaman sertleşir ama sınır çizgileri değişmez. Örneğin, demokrasisine ağzımızın suyu akarak baktığımız Almanya’da G-8 toplantısını protesto etmek için toplanan göstericilerin arasına katılsaydınız da görseydiniz dünya kaç bucakmış. Sayın içi boş demokrasi havarileri gitsinler, dünya çapında demokrasi jandarmalığı yapan ABD’de komünizm propagandası yapsınlar da görelim. Bu işin sonu ömür boyu hapis, hatta elektrikli sandalyeye dek uzanabilir.

Kural 2. Kapitalist düzen içinde kalmak koşuluyla, hangi sınıf/katman/çıkar grubu güçlüyse, hak ve özgürlükler onun tarafına meyleder. Bir zamanlar Alman sendikaları dünyanın en büyük ve etkin sendikaları arasındaydı. Oldukça aktif bir komünist partisi ve başka komünist örgütler vardı. Sosyal Demokrat Parti içinde, solda yer alan çok sayıda üye ve her düzeyde parlamento üyesi etkindi. Üstelik, ülkenin yamacında Demokratik Alman Cumhuriyeti gibi bir örnek mevcuttu. Sonuçta Federal Almanya, toplumsal haklar, toplu sözleşmeler, iş güvencesi v.b. birçok alanda dünyada parmakla gösterilecek bir kapitalist ülke haline gelmişti. Avrupa’nın en güçlü çevre hareketini başlatanlar da komünistler (DKP değil) ve solculardı. Onların sayesinde geniş bir Yeşiller hareketi Avrupa’ya hakim oldu. Kadın hareketinin öncüleri de Solculardı. Peşinde milyonlarca insanı sürükleyen, meydanlara yüzbinleri dolduran barış hareketinin başını da komünistler çekiyordu, kimi safdillerin sandığı gibi sosyal demokratlar değil. Bir de şimdi bakın ülkenin durumuna. Son yirmi yıl içinde kazanılmış hakların çoğu budandı gitti.

Sosyal devletten geriye kalan, bugün sadece bir posadan ibarettir. Bunun nedeni, kimilerin iddia ettiği gibi, devletin mali olanaklarının azalması değil, güçler dengesinde işçi sınıfının güç kaybetmesi, örgütlerinin dağılmasıdır. Komünistleri dünya çapında yenik düşüren ve silahsız bırakan gelişmeler sonucu, salt onların parti ve örgütleri zayıflamadı. Sosyal demokrasi daha da sağa kaydı, Hıristiyan demokratlardan farksız hale geldi. Sendikalar da onun peşinden sarardılar. Ne dediği, kimin haklarını savunduğu belirsiz hale geldiler. Bunun sonucu da hızla üye kaybına uğradılar. Toplumsal yaşamda ağırlıklarını yitirdiler. Sonuç belli: İş güvenliği kalmadı. Ücretler düştü, emeklilik hakları budandı, işsizlik yardımı azaldı, sosyal yardımdan yararlanan insanlar saati 1 Avro karşılığında çalışmaya zorlandı. Sözüm ona, “zavallı” Alman devleti ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle bu önlemleri almak zorunda kalmış. Hayret! Ama aynı devlet, kriz nedeniyle, spekülasyonlarla milyarları hiç eden, gerçek rakamı hala belirsiz paraları birilerinin ceplerine aktaran bankaları kurtarmak için, bir anda kasalarında yüz milyarlarca Avro buluverdi. Bir zamanlar sınırsız liberalizmin savunuculuğunu yapanlar, devletin ekonomiden tümüyle elini çekmesi için savaşanlar, bunun için yasalar çıkaranlar, aniden devletin varlığını anımsadılar. Alelacele mecliste yasalar değişti, yeni uygulamalar geçerli hale geldi. İşçi ve dar gelirli emeklilerinin maşları göreceli olarak daha da azalırken, şirketlerine ve devlete milyarlarca Avro zarara neden olan yöneticilere, milyonlarca Avro tazminat yetmiyormuş gibi, ayda 45 bin Avro emekli aylığı bağlandı filan…

Aynı öykü Fransa için de, diğer birçok Avrupa ülkesi için de anlatılabilir. Hızla güç kaybeden Komünist Partileri, ona paralel olarak hepten profilini yitiren Sosyal Demokrasi, dağılan yığın örgütleri, manipule edilen yığınlar. Artık bu ülkeleri, refah ve özgürlük örneği vermek zorunda bırakan sosyalist sistemin rekabeti de yok. Şimdi bu puslu manzaraya dikkatle bakan ne görüyor? Parça parça yitirilen haklar ve özgürlükler… Devletin her bir birey üzerinde şiddetle artan kontrolü… Telefon şirketleri reklam yapıyor: “Özgürsün, konuşmalısın!” diyor. Ama cep telefonunda yaptığın her konuşma kayda geçiyor. Yukarda değindiğim özgürlük sınırına yaklaştığında karşına devlet çıkıyor, “Bunları konuşamazsın!” diyor. Ve gerektiğinde seni konuştuğuna, konuşacağına pişman ediyor. Bu işin sadece Türkiye’de olduğunu sanan safdiller biraz gözlerini açıp etraflarına bakmalıdırlar. Pek sayın liberallerimiz Londra’da çıkıp biraz gezinsinler, sonra da olanakları varsa kaç kez gizli kameralara takıldıklarını saysınlar. Her neyse, örnek çok. Bir kez daha yüksek sesle söylemek istiyorum: Özgürlük kavramları ve onlara bağlı yasalar her zaman sadece ve sadece güçler dengesine göre değişiyor. Şimdilik ana belgi, tüm rezaletlere ve kapitalizmin krizine rağmen hâlâ tekdir: “Yaşasın tekellere özgürlük!”

Şimdi tekrar dönelim bizim sınıf körü özgürlük savaşçılarımıza. Türkiye’nin demokrasi ve özgürlükler alanında, Avrupa’ya göre kat etmesi gereken daha çok uzun bir yol var. Ve bu yolda, ne AB’ne girme koşullarına, ne de başka bir şeye güvenmek doğru değil. Özellikle AKP’nin “toplumu sivilleştirme”, “özgür toplum” avazlarına da aldanmayalım. “Kötülükten iyilik doğabilir, olumsuzdan olumlu sonuçlar çıkabilir” gibi umutlar taşıyanlar da, bir zamanlar uğruna mücadele ettikleri ülküler aşkına, şapkalarını önlerine koyup, bir kez daha düşünsünler. Aklı başında hiçbir Marksist de, sorulması gereken soruyu sormadan geçmesin: “Kime özgürlük? Hangi amaca özgürlük? Toplumu ne tarafa sürükleme hedefi için mücadeleye özgürlük?

Örneğin, gözü yaşlı tesettürlü hanımların özgürlük mücadelesine bakalım. Bunlar toplumdan dışlandıkları, salt tesettürlü oldukları için kötü muamele gördükleri v.b. iddialarla yola çıkıyorlar. Bütün bunlara karşın “özgürlükler için savaşım”a girişiyorlar. İnanç özgürlüğünden, kıyafet özgürlüğünden v.b. bahsediyorlar. 

Bazen öyle bir an oluyor ki, milyonlarca insan bu safsatayı tartışmaktan etrafını göremez hale geliyor. “Kadınları özgürsüzleştiren bir anlayış için özgürlük” avazları ortalığı sarıyor. Bir bakıyoruz tarikatlar da özgürlük havarisi kesilmiş, savaşıma katılmış. Kimsenin bunlara “haydi oradan” diyecek hali yok. Aksine birçokları, bu kimi zaman gözü yaşlı, kimi zaman çatık kaşlı militan hanımların özgürlüklerine kavuşmaları, sözümona toplumsal baskıdan kurtulmaları için mücadeleye katılıyor. Hatta bunları demokrasi ve özgürlük mücadelesinde yeni müttefikler olarak görenler bile var. Ne güzel!?! Tesettüre özgürlük mücadelesinin salt bir kıyafet sorunu olmadığını, sistemi bir İslam cumhuriyetine çevirme mücadelesinin bir parçası olduğunu, artık herkesin bildiği bu çıplak gerçeği unutuveriyorlar.

Belki de bu sınıfsal körlük, birçokları açısından Sol’un geçmişteki günahlarının, yanılgılarının, içine düşmüş olduğu dar görüşlülüğün doğurduğu bir aşağılık kompleksinin sonucudur. Bir zamanlar, demokratik haklar uğruna savaşımı dar bir köşeye sıkıştırdığımız, içinde yaşadığımız toplumda proletarya, yoksul köylülük ve Kürtlerin, biraz da kadınların sorunlarının dışında başka tabakaların, azınlıkların, kendine özgü grupların v.b. de sorunlarının bulunduğunu, bunların mücadelesinin de ülkede demokrasinin gelişmesi ve yerleşmesi açısından önem taşıdığını görmezlikten geldiğimiz doğrudur. İyi de, hep bu kompleks içinde debelenip duracak mıyız? Ondan kurtulmak için, şimdi başka bir köşeye savrularak, ülkede İslam devleti kurma çabası güdenlere özgürlük mücadelesine mi katılmak gerekiyor? Halbuki ülkede çözümü uğruna mücadele edilecek öylesine çok sorun var ki…

Yeter ki, Marksistler, bir ucunda darbecilerin, diğer ucunda İslamcıların tünediği değnekten kurtulup, kendi hedeflerini belirleyebilsinler, kendi reel politikalarını oluşturabilsinler.