Bir Ölümün Düşündürdükleri

 Cemil Fuat Hendek - 22/11/2010 17:21:52 (713 okunma)


Bir Ölümün Düşündürdükleri

Türkiye Sol’u bir kayıp daha verdi. Bir ömür boyu onurlu duruşunu yitirmeden kalmış bir İNSAN’ı daha toprağa verdik. Gazetelerde haberi çıktı: Nihat Sargın, Kızıltoprak Zühtüpaşa Camiinde 
kılınan cenaze namazının ardından toprağa verilmiş. “İmam, cemaate alışılagelmiş olan “ İyi bir insan, iyi bir müslüman olduğuna şehadet eder misiniz ‘ sorusunu “İyi bir insan olduğuna şehadet eder misiniz?” şeklinde sormuş...

Şimdi galiba onun ardından ben de öleceğim… ecelimle değil, kanserden falan da değil… kahrımdan! Çünkü bir komünisti daha yitirmenin yüreğimde büyüyen acısına, bir acı da bu haberler ekledi. Ve sordum kendi kendime: “Cemaatte kaç tane komünist vardı? Bunlardan kaçı kendisini gerçek bir Marksist olarak tanımlıyordu? Bunlar cenaze namazında ne yaptılar acaba? Kaçı müslüman cemaatle birlikte namaza katıldı? Sanki tüm yaşamını komünist mücadeleye adamış birini değil de, mütedeyyin bir müslümanı toprağa veriyormuşçasına, yılların komünistini salâlarla, namazlarla uğurlamaya hiç kimse karşı çıkmadı mı? Tabii ardından Allah’tan rahmet dileyenler, “Nur (ya da ışıklar) içinde yatsın” diyenler…

Laik bir cumhuriyetten bahsediyoruz. Sözkonusu olan öylesine bir laiklik ki… ölen komünistler bile, Sunni usullere göre Salâ okunmadan, namazı kılınmadan toprağa verilemiyor. Kimse de başını kaldırıp, “Olmaz!” diyemiyor - aksi taktirde mezar yok! Ülkede, (Müslüman) devletin din işlerine karışmadığı yerde, Sünni İslam hayatın tüm alanlarına karışıyor.

Kurban Bayramı’nı henüz arkamızda bıraktık. Herkes, canla başla önüne gelenin bayramını kutladı. Karşısındaki müslüman mı, Sunni mi, Alevi mi, Hristiyan mı, yoksa dinsiz mi bakmaksızın. Diyelim ki, bir komünistin, bir Sünni müslümanın Kurban Bayramı’nı kutlaması kadar doğal bir şey yok (Hristiyan’ların, Yahudi’lerin hatta Budist’lerin, Hindu’ların da bayramlarını kutlamayı unutmamak koşuluyla). Peki, bir komünistin bir başka komüniste “Bayramın kutlu olsun” demesi ne anlama geliyor? Kimileri bunu toplumsal alışkanlık olarak açıklıyor. Bazıları da tüm iyi niyetleriyle, bayramların güzel gelenekler olduğunu, barış ve dostluk getirdiğini söylüyorlar. Burada asıl amacın, herkese müslüman muamelesi yaparak tüm toplumu baskı altına almak, diğer inançları ve dinsizleri de böylece sindirmekten ibaret olduğunu düşünen yok mu? İşte böyle yaparak, yıllardır Aleviler Cuma namazlarına sürülüyor, Ramazan’da oruç tutmaya, ya da tutarmış gibi yapmaya zorlanıyor; diğer dinlere bağlı olanlar da dinlerini gizliyor. Komünistlerse, bu konuda kendilerini mahcubiyetten kurtarmayı bir türlü başaramıyor.

Kendisini Marksist sayanlar, tüm kavramlarını başkalarının eline teslim etmekten ne zaman vazgeçeceklerini bir kez daha düşünmelidirler. “Barış”, “dostluk”, “dürüstlük” vb. kavramları sadece ve sadece kendi tekeline almaya özen gösteren dinlere karşı söylenecek hiç mi lafımız yok? Son iki yüzyıl boyunca, insanlığın tüm kritik dönemlerinde, sonuna kadar barışı savunan komünistlerin “barış” için dinsel bayramlara mı gereksinimi var? Tüm uluslardan emekçilerin kardeşliğini savunan komünistler, “dostluk” kavramını dinden mi öğrenecekler? Üstelik yüzyıllar boyunca savaşların, istilaların, talanın, ırza geçmenin ve daha bir dizi kötülüğün din adına yapıldığını bildikleri halde…

Dinlerin (sadece İslam değil, diğer dinler de dünya çapında yeni bir çıkış hareketi başlatmış bulunuyorlar) bunca saldırganlığı karşısında, yarım yamalak da olsa, varolan laikliğin savunusu başı önde ve mahcup bir şekilde yapılabilir mi? Şu açıklıkla söylenebilmelidir: Etik kavramların kapsadığı, insanoğlunun bin yıllar boyunca biriktirdiği tüm değerlere sahip çıkmak için, ne dindar olmak, ne de tanrıya inanmak gerekmiyor. Bunların hiçbirini, bir dinin kendi tekeli altına alamasına göz yumulamaz. Bunlara olsa olsa, dinlerden, ırklardan, uluslardan bağımsız olarak, tüm insanlığın ortak mirası gözüyle bakılabilir. Çağdaş bir insanın yapması gereken de iyiye, güzele, barışa, sevgiye, insanın insana saygısına yönelik her türlü mirasa sahip çıkıp, onları daha da ileriye götürmek olabilir. Marksistler bir dine inanmazlar ama bu değerlerin sonuna dek savunucularıdırlar!

Bunları söylemek tabii çok zordur, önce cesaret ister, sonra da…

Biz Marksistler, ne tanrıya, ne de bir dine inanmadığımızı artık açıkça söyleyelim. Ve yine bir gün içimizden biri ölürse, sakın cesedini camiye götürmeye, namazını kılmaya falan kalkmayalım. Onu gömecek mezar bulamazsak, bu da, düşünce ve inanç özgürlüğünü sonuna dek savunamadığımız, laikliğe sahip çıkmakta ikircimli davrandığımız, toplumların afyonu olan din konusunda kendi duruşumuzu sergileyemediğimiz için önce bizim, sonra da “laik” devletin ayıbı olsun.