Birisinin Kendi Kendisiyle Söyleşisi

 Cemil Fuat Hendek - 03/08/2009 18:51:21 (639 okunma)


Birisinin Kendi Kendisiyle Söyleşisi

Birisi çıksa şöyle, elleri temiz… Benimle bir söyleşi yapsa. (Yapmaz ya…) Sonra onu elinin yettiği yerlerde yayınlasa, Sol kesimlerin okuyacağı yerlere de gönderse. (Yayınlamaz da, göndermez de…) Böylece, kimilerin aklı karıştıracağına, gerçek Solcular sevinse (Hiç olur mu öyle şey? Akılları karıştırmayacaksa neden yapsın?) Zaten ben de öyle birisiyle söyleşir miyim, belli değil. Ama yine de içimden bir söyleşi yapmak geliyor. Kimse benimle yapmayacağına göre, ben de kendi kendime yaparım!... Yaparım ama nasıl? Belki usta birinden esinlenerek olur bu iş. Haydi başlayalım:

O: Bugün Türkiye demokratikleşmeye çalışıyor. Tuhaf olan şu ki, bu demokratikleşme hareketinin siyasetteki tek temsilcisi muhafazakâr AKP. Sol ise demokratikleşme konusunda nasıl bir tutum alacağı konusunda kararsız gözüküyor. Sol, niye demokratikleşme hamleleri karşısında bu kadar çekimser?

Ben: Önce şu düzeltmeleri yapayım: “tek temsilci” ve “muhafazakar” kavramları AKP’nin kendi kendisine yakıştırdığı payeler. Kaldı ki, AKP’nin (demokrasi) mücadelesi sadece Sol’a değil, çoğu kesimlere inandırıcı gelmiyor. Aslında bugüne dek o kadar çok takiyye gözlemledik ki… Sol ise her zaman -doğası gereği- demokratik hak ve özgürlüklerden yanadır. Başka türlüsü de olamaz ama tarih boyunca hep bastırıldı. Ancak 60’lı ve 70’li yıllarda biraz kendisini gösterebildi.

O: O yıllarda işçi sınıfı mı ortaya çıktı?

Ben: Hayır. İşçi sınıfı Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde de vardı. Galata tersanelerinde, Zonguldak maden işletmelerinde, Bağdat Demiryolu’nda falan çalışanlar işçi değil miydi? Cumhuriyetin ilk yıllarındaki “Üç beyaz - Üç siyah” belgisi altında kurulan fabrikalarda karıncalar mı çalışıyordu? Soruyu şöyle yanıtlayayım: Bu yıllarda Marksist düşünceler yaygınlaştı ve yığınsallaştı. Sol, TİP’in kuruluşuyla birlikte parlamentoya girmeyi bile başardı. Böylece, o güne dek değinilemeyen birçok sorun dile getirildi. Bu yıllarda, işçi sendikaları güçlendi ve hareketlendi, öğrenci ve aydınlar keza. Bütün bunlar Türkiye demokrasi hareketine önemli katkılarda bulundular.

O: Bugün sol, adalet ve özgürlük arayışından neden vazgeçti?

Ben: Kim demiş bunu? Sizin yakıştırmanız mı yoksa? Bunu sık sık söyleyerek zihinlere Sol’un demokrasiden vazgeçtiği düşüncesini mi yerleştirmek istiyorsunuz? Bu soruyu tersten sorarak benden “Sol bitti” yanıtı alarak kimilerin bilincini karartmak mı istiyorsunuz? Eğer BEN bugün varsam, ve benim gibi bir kişi daha varsa Sol da var demektir! Sol, sizin kimilerine söyletmeye çalıştığınız gibi gerçekten bitmiş olsaydı, siz de eski komünistlerle söyleşiler yaparak, solun bittiği üzerine propaganda yapmayı bırakırdınız. 12 Eylül faşist darbesine karşın Sol bitirilemedi, olsa olsa geçici olarak yenildi. Bunu da sadece ülkedeki gelişmeler değil, dünya çapındaki değişimler destekledi…

O: Evet...

Ben: “12 Eylül koşulları 10 seneden fazla sürdü.” O yılların baskı rejimine karşın, Sol, ister hapiste olsun ister yurtdışında dünyada değişimi yakından izledi. Üstelik yurtdışında, sürgünde teniyle dokunarak yaşadı. Siz şimdi, kimilerin “Sol liberalleşmeyi anlamadı” demesine aldırmayın. Olsa olsa bunu iddia eden kimi eski Sol öğeler, bu değişimi anlamıyor. Değişenlerin altında değişmeyen yapıların varlığını sürdürdüğünü görmekte zorluk çekiyor.

O: Bugünün dünyasında ve Türkiye’sinde demokratikleşme, sivilleşme ihtiyacı artık algılanamayacak bir durum değil. Ama sol hâlâ çekimser. Demokratikleşme hamleleri karşısında niye hâlâ çekimser sol bizde?

Ben: Bugünün dünyası mı? 60’larda da, 70’lerde de, 80’lerde de bu ihtiyaç vardı. O zaman siz ve sizin ideologlarınız neredeydi? Üstelik Sol, demokratikleşme karşısında değil, AKP’nin samimiyetsizliği ve bu hamleler sonucu, asıl ulaşmaya çalıştığı hedefler karşısında çekimser. Onun dayandığı tarikatlar, içinde yuvalanmış kimi güçler ve bunların ülkeyi bir İslam cumhuriyetine çevirme hedefleri karşısında çekimser. Üstelik AKP’nin üzülmesine gerek yok. Ne yazık ki, bazı eski Solcular da “iyi bir gelişme yaşanıyor” sanıyor ve ona bel bağlıyor.

O: Ne yaşanıyor? 

Ben: “Bugün Türkiye, tarihin değiştiği bir kırılma noktasında.” “Osmanlı’dan beri Türkiye’nin tarihi, ‘devlet merkezli’ bir toplumsal gelişmedir. Batı’da ise öyle değildir.” Ama orada da devlet topluma hizmet falan etmemiştir. Toplumun özgür gelişmesi de olmamıştır. Bu süreçte hakim sınıflar çok kan dökmüşlerdir. Batı’da devrimlerle erki ele geçiren burjuvazi, karşısında güçlenen işçi sınıfına bazı tavizler vermek zorunda kaldı. Buna bağlı olarak, toplumun geniş kesimlerinin çıkarlarını ve özgürlüklerini göz önünde bulundurmak zorunda bırakıldı. Şimdi Türkiye’de ilk kez Anadolu’da yeşeren burjuvazi, devlet erkini geleneksel (cumhuriyeti de kuran) sivil-asker-bürokrat kesimin ve onunla işbirliği içinde olan çok dar bir sermaye grubunun ellerinden koparıp alma mücadelesi vermektedir.

Hele bu süreç tamamlansın, devlet yeni sahiplerinin, son derecede tutucu, dinsel ideolojilerle kuşatılmış olan bu kesimin elinde, yine aynı devlet olarak kalacak. Bunlar da, devlet erkine dayanarak karşıtlarını her yönteme başvurarak ezmeye çalışacaklar. Bunların farkı, idam sehpasında ipe çekerek değil, meydanlarda recmederek de olabilir.

O: Yerel seçimlerde bir tarih nasıl bitti? 

Ben: Biten bir şey yok. Bunlar, aslında işin başında sadece din propagandası yaparak iktidara gelmediler. Çalarak, çırparak, rüşvetle, irtikapla halkı ve ülkenin / devletin tüm kaynaklarını sömüren iktidarlara tepkili olan halka, Sol’dan esinlendikleri belgilerle gittiler. “Temiz eller” dediler. “Herkese iş, ekmek, başının üstüne dam” v.b. sözleri verdiler. Sonra da özellikle büyük kentlerin varoşlarına birikmiş azı işçi, çoğu lumpen kesimlere, biraz devletin ve ele geçirdikleri belediyelerin kasalarından, biraz da belirsiz kaynaklardan gelen paralarla kömür, erzak, altın v.b. dağıtarak rüşvet verdiler, hala da veriyorlar. Hatta bu tür rüşvetler buzdolabı, çamaşır makinesine dek yükseldi. Yukarıda belirttiğim gibi “yeni” burjuvazi iktidar savaşında gereksindiği özgürlük için savaşıyor…

O: Peki, bugün gerçek bir solcu bu gelişme ve demokratikleşme ihtiyacı karşısında nasıl tavır almalı sizce? 

Ben: Eskiden de şimdi de Sol için önemli olan sosyalizmdir. Böylece adım adım sınıfların ortadan kalktığı, tam bir toplumsal eşitliğin varolduğu, bireylerin de özgür olduğu bir topluma doğru yürünecektir. Öylesi bir düzende eşitsizlikler ve sınıfsal çelişkiler de kalmayacağı için, sizin sözünü ettiğiniz “burjuva demokrasisi” de anlamını yitirir. Bu, tabii Sol’un burjuva demokrasisini ilerletmek için mücadeleye katılmayacağı anlamına gelmez. Aksine onu ne denli ilerletirsek, sosyalist düzende o denli hedeflerimize yaklaşmış oluruz. Bu nedenle Sol’un eşitlik ve demokrasi mücadelesi takıyye değil, kendi kuracağı düzene hazırlıktır. Marksizm’in nihai hedefini gizleyerek “Marksizm’in demokrasi teorisi yoktur” iddiasıyla ortaya çıkmak, işi çarpıtmaktan başka bir şey değildir…

O: Yok mudur / Var mıdır?

Ben: Yukarda belirttim. Eşitlik ve özgürlükler alanında Marksizm’in nihai hedefleri, burjuvazinin hedeflerinden çok daha ileridir! Sol’un eskiden demokrasiyi kapitalizmin siyasi biçimi olarak değerlendirmesi temelde doğruydu. Hala da doğrudur. Demokrasi “kamu malı” filan haline de gelmiş değildir. Aksine, karşıtlarının zayıflaması sonucu, sistemin sahipleri giderek pervasızlaşmaktadırlar. Sadece kendi ülkelerindeki kazanılmış hakları budamakla yetinmeyip, demokrasi ihracı maskesi altında dünyanın çeşitli yerlerinde savaş çıkarmaktan, ülkeleri parçalamaktan, iç savaşı kışkırtmaktan da çekinmemektedirler. Sol, insanların adaletli bir hayat tarzına kavuşmaları için, demokrasiyi ilerletme mücadelesi verecek ama sosyalizm hedefini gözden kaybetmeden. Çünkü, kapitalist sistemdeki sınıfsal çelişkiler varolduğu sürece, demokrasi (klasiği neyse bilmiyorum) hiçbir zaman krizlerden kurtulamayacaktır. Sistemin sahipleri, kendilerini tehlikede hissettiğinde en canhıraş yöntemlerle “kendileri için demokrasi” adına kriz yaratmaktan geri durmayacaklardır…


O: Batı dünyası klasik demokrasiyi atlayıp katılımcı çağdaş demokrasiye geçmedi mi? 

Ben: Bu soruyu başka söyleşilerde de sordunuz. Yanıtlayanlar da aynı paragraf içinde kendi kendileriyle çelişen yanıtlar verdiler. Ben ikisi soru olmak üzere üç maddede yanıtlayayım:

1. Klasik demokrasi dediğiniz nasıl bir şeydir, Antik Yunan’da, Antik Roma’daki demokrasiyi mi kastediyorsunuz yoksa?

2. Katılımcı demokrasi dediğiniz nedir, burada kimlerin katılımından bahsedilmektedir?

3. Geçmedi!..

O: Peki, bugünkü dünyada gerçek bir solcu olmanın ölçütleri neler sizce? 

Ben: Eski tarifler hala geçerli! Dünya hala sermaye sahipleriyle işgücünü satarak yaşamak zorunda olan yığınların ikileminden kurtulmuş değil. Doğru ve yanlışlar kuşkusuz görecelidir. Sizin için emeğin sömürüsünün devamı doğru olabilir. Ama ben bunun yanlış olduğunu savunuyorum. İkilem de buradadır işte. Ve bu kamplaşma, ben kazanana dek sürecek! Çünkü, siz emeğin sömürüsü olmaksızın yaşayamayacağınız için bensiz olamazsınız. Ben olduğum sürece de bu sorun olacak. Halbuki ben, emeği sömürerek varolan bir sınıf olmadan da yaşayabilirim!.. 

O: Tam anlamadım...

Ben: Anlamamanız normal. Ne yazık ki, bazı eski Solcular da anlamıyor! Şimdi toplum giderek daha çok katmanlara bölünüyor. Buna bakarak, işçi sınıfının içinden birçok sınıf çıkacağını iddia etmek, şapkadan tavşan çıkarmaya benzer. Onbinlerce işçinin çalıştığı fabrikaların azalmasına, çoğu üretimde ve işliklerde bilgisayarlarla çalışılmasına aldanmayın. Aksine, eğer soruna emeğin sömürüsü açısından bakarsanız, bugün çalışan işçi daha da çok sömürülüyor. Bir zamanlar, örneğin sekiz saatte, iki kamyon şanzımanı monte eden işçi, bugün 124 şanzıman monte ediyor. Akort bantlar hızlandı. Sanki dünyada çalışan kimse kalmamış, üretim yapılmıyor, herkes ebedi tatile çıkmış gibi konuşmayalım.

O: Dünyada büyük fabrika kurulmuyor mu şimdi?

Ben: “Kurulmuyor ve bir daha hiç kurulmayacak.” Ama başka bir süreç işliyor. Toplumu meydana getiren katmanlar bir yandan çoğalıyor, diğer yandan da kutuplaşıyor. Eskiden beyaz yakalarıyla öğünen çoğu kesimlerin yakası mavileşmeye başladı. Avrupa’da 1980 yılından 2008’e dek, fabrikalarda çalışan yönetici konumundaki mühendislerin ücretleri % 135 artarken, yönetim kurullarındaki menajerlerin gelirleri (primler hariç) enaz %1500 arttı. Bu artışları, Avro’nun gelmesi, enflasyon oranları ve pahalılaşmayla karşılaştırırsanız kimin fakirleştiğini, kimin zenginleştiğini, dolayısıyla hangi katmanların hangi sınıflara yaklaştığını çıkarırsınız. Üstelik, küçük ve orta burjuvazi, tekellerden gelen çığın altında kalarak, tarihte olmadığınca hızla yoksullaşıyor. Artık Avrupa’da 100 işçi çalıştıran hiçbir işyeri sahibi geleceğinden emin değil. Otomatizasyon sonucu işsiz kalanlar da var. Bu kutuplaşma içinde sizce bunlar hangi sınıfa daha yakındırlar? İşgücünü satarak yaşamak zorunda olan yığınların “ruh hali”ne gelince, bu ideolojik bir sorundur. O, yok denilen işçi, yarın başka bir bilince kavuştuğunda beni anımsayın. Ülkemize gelince… Dünyanın başka yerlerinden farkımız yok. Burada da, ne cami- kışla ikilemi, ne başka bir şey. Belirleyici olan en temel çelişki, emekle sermayenin çelişkisidir. Ve bu, maddenin doğası gereği, öyle de kalacaktır…

O: Nasıl bir oyun bu?

Ben: Evet tam bir oyun. Birilerinin bilerek, birilerinin yenilgilerinin bezginliğiyle ya da bilmeyerek oynadığı bir oyun… 

O: Kimler oy veriyor AKP’ye? 

Ben: Sözde AKP’ye oy verenlerin “ilerlemek, gelişmek, dünyaya açılmak” gibi tasaları olduğunu beyinlere yerleştirmeye çalışıyorsunuz ama öyle değil. Toplum, özellikle son darbede ve onu izleyen iktidarlar sırasında müthiş bir ideolojik saldırıya uğradı. Geniş kesimler, din kisvesi altında örgütlendi. Kara parayı ekonomiye katma planlarıyla uyuşturucu patronları, haydutlar, katiller salon adamı haline getirildi. Geniş yığınlara “ne yaparsan yap, köşeyi dön” ideolojisi aşılandı. Kentlerin çevresi, yağmaya dayanan kentleşme projeleriyle, köylerinden kopup gelmiş ve işçileşemeyip lumpenleşen milyonlarla kuşatıldı. Aynı dönemde, darağaçlarına çekilen, hapislerde süründürülen, partileri yasaklanan (zaten yasaklı olanlar da vardı) sendikaları güdükleştirilen Sol, bu ideolojik mücadelede yenik düştü. Siyaset boşluk tanımıyor. Bilinci bulanmış yığınlar, karşılarına emekten yana, başı dik, ne dediği belli bir seçenek çıkmadığı sürece, güçlüden yana oy vermeye devam edecekler…

O: Toplumda olanı siyasete yansıtmak için size gerçek bir solcunun tanımını soruyorum ben de zaten. Gerçek bir solun ölçütleri neler olmalı?

Ben: Gerçek bir Solcu? O, Marksizm’in işaret ettiği temel çelişkinin hala ortadan kalkmadığını ve kapitalist sistem içinde asla kalkmayacağını gören insandır. O, emeğin sömürüsüne karşı mücadelede utkuya inanan ve kapitalizmin insanlığın son aşaması olduğu safsatasını propaganda etmeyen insandır. Eskiden burjuvazinin iktidarı büyük fabrikaları, işçi yataklarını kuşatıp etkisiz hale getirebilirdi. Devrimci ideolojinin yaygınlaştığı koşullarda bu artık mümkün olamayacak. Burjuva devletinin, toplumun tüm tabakalarının yaşamını kontrol altına alma telaşının (telekulaklar, gizli kameralar, para sistemleri v.b) nedeni de bu. Kapitalizmi demokratikleştirme hevesinde olanlar kendileri için hazır partilere girerek bu emellerini sürdürebilirler. Ama, gerçek Solcular, bu süreç içinde yeni mücadele yöntemleri ve ona uygun örgütlenme biçimleri yaratacaktır. 

O: Bu (kapitalizmi demokratikleştirmek), solun yapması gereken bir şey değil mi? 

Ben: HAYIR! Kavramları karıştırmayalım lütfen. Solun görevi kapitalizmi demokratikleştirmek olamaz! O, işgücünü satarak yaşamak zorunda olan sınıf ve katmanlar başta olmak üzere, toplumun emekten yana olan en geniş kesimlerinin (yukarda değindiğim kesimleri düşünün) hak ve özgürlüklerini genişletmekten sorumludur, kapitalizmi demokratikleştirmekten değil. Yoksa siz şimdi benden her şeyi bırakıp piyasa ekonomisini (bu da ne demekse) savunmamı mı bekliyorsunuz? Bu düzende eğitim, sağlık, çevre koruması v.b alanlarda iyileştirme tabii çok iyi şeyler. Sol bu alanlarda ilerlemeden yanadır. Ama bu göreceli iyileştirmelerle adil bir toplumsal düzene kavuşulacağının propagandası göz boyamacılıktır. Unutmayın ki, kapitalizm, gereksinimine göre insan yetiştirir. Tüm okul sistemleri buna bağlıdır. Eğitim planları ona uygun olarak yapılır, kitaplar ona uygun olarak hazırlanır. Avrupa, ABD filan diye de sizi kimse şaşırtmasın. Bu ülkelerde az sayıda üniversitede kendi elit tabakalarını yetiştiren sistem, az ötede High School 10. sınıftan okuma yazma bilmez salaklar mezun etmektedir. Almanya’da “Hauptschule”lerde ebediyen işsiz kalacak, fakat buna karşı sesini yükseltmekten aciz aptallar yetiştirilmektedir. İngiltere’de futbol sahalarını savaş alanına çeviren Hooligan’lar özel kraliyet okullarında, elit üniversitelerde mi yetiştiler dersiniz? Ülkenin işgaline gelince… Mesela, bu gidişle “Vietnamlıların Türkiye’yi işgal etmesi”nde de korkulacak bir şey yoktur. Ha ulusu belirsiz uluslararası/uluslarüstü sermaye, ha yerli burjuvazi, ha Vietnam sermayesi tarafından sömürülmüşüz. Farkı varsa siz bana anlatın… 

O: Şimdi (eğitim sistemine Atatürkçülük dedikleri ideoloji hâkim) değil mi?

Ben: Hakim sınıf kendi ideolojisini dayatıyor. Okul kitaplarından Kemalizm yavaşça siliniyor, yerine kadının Ademin kaburga kemiğinden oluştuğu tezi konuyor. Kemalizm, Cumhuriyetle birlikte, Osmanlı’nın özellikle son döneminde hakim olan ideolojiyi kökünden silip atmıştı. Belki yaptığı tek gerçek devrim de buydu. Ama okul kitaplarına bir yanda matematik, fizik, kimya, biyoloji v.b. çağdaş bilimin verileri konurken diğer yanda zorla oluşturulmaya çalışılan bir ulusunun milliyetçiliği, taraflı bir tarih, ve yurttaşlık bilgisi v.b. dolduruldu. Temel, yine de kapitalist topluma uyumlu bireyler yetiştirmekti. Aslında ne milliyetçilik ne de din gerçek bir Sol’un zafiyeti olamaz. Bunlar, aslında Türkiye toplumuna şırınga edilmiş zafiyetleridir.

O: Sol milliyetçi olabilir mi?

Ben: Kesinlikle HAYIR! Sol, hangi kavramlar altında saklanırsa saklansın, milliyetçiliğe (aslında sonul olarak ırkçılığın başka bir ifadesidir) karşıdır! Sol’un yurtseverliği de, ancak ve ancak, belirli siyasi sınırlar içinde yaşamak zorunda olan insanların sömürüden kurtulmaları için mücadele olarak anlaşılmalıdır. Solun amacı, o ülkenin kaynaklarını yabancılar (örneğin Vietnamlılar) sömürmesin de yerli burjuvazi sömürsün, talan etsin diye yurdunu savunmak değildir. Ülkesinin kaynaklarını en geniş halk yığınlarının yararına sunmaktır. Sol, vatan özlemi, yaşam tarzı v.b söylemleri, içeriğine bakmaksızın kullanarak safsata yapmaz. Yaşam tarzı nedir? Gerçek bir Solcu, bir zamanlar Güneydoğuda sınırlıyken, iç göçle metropollere de yayılmış kan davası geleneklerine, töre cinayetlerine, kız alıp satmalara, çok kadınla evliliklere (millet vekili demek istemiyorum - kimi parlamento üyeleri gibi), her türden feodal ilişkilere yani bu “yaşam tarzları”na sahip çıkamaz. “Emekçi yığınların özlediği şey nedir?”

O: Nedir?

Ben: Sömürüden kurtulmak, refah düzeyine kavuşmaktır. Özgür olmaktır. Patronunun, ağasının, şeyhinin önünde diz çökeceğine dik yürüyebilmek, cinsiyeti, etnik kökeni, dinsel inancı, cinsel seçimi v.b. nedeniyle ayırımcı muamele görmemektir. Halkın yaşadığı söylenen İslam dinine gelince, bu uzun bir tartışma konusudur. Çocukların oyuncak bebeklerini cinsel uyarıcı olarak gören kafaların biçimlendirmeye çalıştığı dinden mi bahsediyoruz şimdi? Öyleyse Sol bunu karşısına almak göreviyle yükümlüdür. Sol’un ve en başta Marksistler’in bunlarla teması, ancak onların etkilemeye çalıştıkları yığınları aydınlatmak, hurafelerden, üfürükçülükten, tekke ve tarikatların esiri olmaktan kurtulmaları için mücadele etmektir. Ben temastan ancak bunu anlıyorum. 

O: Sol dinle ilişki kurmak için ne yapmalı? 

Ben: Hangi dinle? Ülkemizde kaç tane din var? Kaç mezhep mevcut? Sol’un dine karşı mücadelesi, camileri yıkmak için mücadele değildir. Camilere toplumu yüzyıllarca geriye götürmek isteyen politik görüşlerin yuvalanmasına, bunların Madımak’lar örgütlemesine karşı mücadeledir. Sol’un,“duasını edeni, namazını kılanı düşman gördüğü” propagandası, soğuk savaş döneminden bu yana Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin yaptığı propagandadır. Öte yandan, artık bayraklaşan tesettürle, dahası, bununla da yetinmeyip kara çarşafla, poturlarla, pis sakallar ve ellerinde asalarla dolaşarak ülkeyi Suudileştirenlere gerici diye bakmayacak mıyız? Sol, bunlara karşı mücadele edemediği için bu hale geldi.

O: Sol namaz kılanı gerici görürken, bu ülkede İslamcı da kendisini imam yerine koyduğu için başkasının içkisini engellemeye çalışıyor. Bu ülkenin solcusu böyle, İslamcısı nasıl? 

Ben: Siz onları daha iyi tanıyorsunuz. Bu soruyu kendiniz yanıtlayın lütfen.

O: Otuz yıl önceki “solcu” tanımıyla bugünkü “solcu” tanımı arasında nasıl farklar var? 

Ben: Otuz yıl önceki solcu, heyecanlıydı, deneysizdi, eğitimsizdi. İdeolojik düzeydeki düşünceleri temelinde reel politikalar oluşturmakta başarısızdı. Üstelik, içinden çıktığı toplum gibi tutucu ve dar görüşlüydü. Kimi davranış biçimlerinde sağcılardan farkı yoktu. Şimdiki Sol ise yenik. Eskiden dağınıktı, şimdi de öyle. Eskiden kimilerin iddia ettiği gibi, negatif konuşmazdı. Toplumsal yaşamda görebildiği olumsuzlukları dile getirmeye çalışırdı. Ağzını diktiler. Şimdi, dikişler yavaş yavaş sökülecek. Bir gün gelecek Sol, tekrar yüksek sesle konuşmayı, haksızlığa, sömürüye karşı haykırmayı başaracak. Tanımı mı sormuştunuz? Onda değişen bir şey yok. Yığınların ezilmesine ve sömürüsüne, emekçilerin yaşamını karartan her türlü haksızlığa karşı çıkana ben Solcu diyorum. Bunların başında da Komünistler gelir.

O: Onlar (sağcılar) nasıldı? 

Bu soruyu da lütfen kendiniz yanıtlayın.

O: Sol, işçi sınıfına dayanırdı. Bugün bu sınıf yavaş yavaş üretim sahnesinden çekiliyor. Sol, hangi sınıfı, zümreyi temsil edecek siyasette? 

Ben: Bu konuya daha önce değindik. Bana “işçi sınıfı yok oluyor”, “işçilerle kapitalistlerin çıkarları bütünleşiyor” filan dedirtmeye çalışmayın. Çok gerekliyse -ki sizin asıl amacınız bu- bunu söyletebileceğiniz eski solcularla konuşun. Geçenlerde Almanya’nın en zengin kadını, dünyanın en büyük oto lastiği ve yedek parçaları üreten şirketi borsa oyunlarıyla satın aldı. Son krizde bu şirket iflas durumuna gelince, hükümeti etkileyip milyarlarca Avroluk yardımdan yararlanmak amacıyla, işyerlerini korumak için yürüyüş yapan işçilerin konvoyuna katıldı. En başta yürüdü. Güleyim mi ağlayayım mı? Şimdi bundan yola çıkıp, çıkarların birleştiğini sananlar hepten şaşırmış demektir! Temel çelişki olduğu gibi duruyor. Üstelik… “bugün dünyada sadece sınıf çelişkisi yok. Daha bir sürü çelişki var.”

O: Bu çelişkiler neler? 

Ben: Bir söyleşide hepsini sayamayız. Toplumsal tabakalar çeşitlendikçe çelişkiler de çoğalıyor. Kapitalizm koşullarında bunların bir kısmı çözümlenebilir. Ama bir çelişki var ki, o da emek - sermaye çelişkisi, bu düzende asla ortadan kalkmayacak. Diğer çelişkilerin çözümünde Marksistler bu gerçeği gözden yitirmemek koşuluyla çeşitli ittifaklara girebilirler.

O: Yani sol, hoşgörüye dayalı bir hak savunuculuğu yapmamalı, öyle mi? 

Ben: ”Hoşgörü eski bir kelimedir” buna rağmen bizim toplumumuzun hala tanımakta zorluk çektiği bir şeydir. Hoşgörüyü Sol, önce kendi saflarında uygulamalıdır. Bir Sol grup, diğerini “baş düşman” göstereceğine ve kendi yandaşlarının hedefini şaşırtacağına, asıl temel çelişkiye bağlı karşıtıyla mücadeleye odaklanmalıdır. Mesela AKP hükümetinin bazı alanlarda -aslında kendi amaçlarına hizmet edecek- adımlarına diyecek yok. Sol her şeye karşı falan değil. Ama bu değişimlerden yola çıkarak AKP propagandası yapmak da ne oluyor?

O: Niye?

Ben: Değişim için bazı adımları AKP atıyor ama bunları sonul olarak hangi amacın hizmetine sunacağı konusunda uyanık olmak, toplumu uyarmak da Sol’un görevi olmalı. Eleştirmek ve eksikleri tamamlamak alkışla falan da olmaz. Bunu ancak güçler dengesi belirler.

O: Dünya bütünleşmeye doğru gidiyor. Buna[b] “kürselleşme” deniyor. Sosyalizm de bir “bütünleşmeyi” amaçlıyordu. Bugünkü küreselleşme ile sosyalizmin öngördüğü küreselleşme arasında nasıl farklar var? [/b]

Ben: ”Sosyalizmin öngördüğü küreselleşme bir idealdi.” Ancak şimdiki küreselleşme, o idealden tamamen farklı bir şey. Kapitalizmin sömürü düzeni altında ezilen bir dünyanın bütünleşmesiyle karşı karşıyayız. Oysa sosyalist küreselleşme, ezen ve ezilenin, sömüren ve sömürülenin olmadığı bir dünyayı amaçlar. Onun için ikisini karıştırmayalım lütfen.

O: Küreselleşen dünyanın bir oyuncusu olan Türkiye’de solun rolü ne olacak? 

Ben: ”Sol AB’ye üyelik sürecini sahiplenmek zorunda” gibi bir yasallığı kim öne sürüyor? İşin sınıfsal içeriğini unutanlar. 1914’lerde de, ABD’den esinlenen, “Avrupa Birleşik Devletleri” teorileri üzerine tartışmalar vardı. O dönemde Marksistler, kapitalizm koşullarında böylesi bir birleşmenin, büyük sermayenin tüm Avrupa işçi sınıfını birarada sömürmesiyle sonuçlanacağını fark ettiler ve bu tezi temelden reddettiler. Şu sıralarda olanlar bundan farklı mı sanıyorsunuz? Tüm AB topluluğunda globalleşme, liberalizasyon v.b. savlarla devlet, salt polislik göreviyle kenara çekildi. İşçi ve emekçilerin sosyal hakları hızla budanıyor. Küçük köylülük zaten kalmamıştı, sıra orta büyüklükte çiftlik ve işletme sahiplerine geldi. Şimdi bunlar da yok ediliyor. Sözde ekonomiden elini çeken devletler, vergi kolaylıklarıyla, kredilerle, AB kasalarının destekleriyle tüm pazarı tekellere peşkeş çekerken bunların da tarih sahnesinden çekilmesini sağlamaya çalışıyor. Rüşvetin, yolsuzluğun kalkması için AB’ye bel bağlayanlar, artık bu ülkelerin meclislerinde milletin vekillerinin sayısının giderek azaldığını, bunların yerlerini lobicilerin doldurduklarını bilmiyorlar galiba. Biraz gözünüzü açın da uluslarüstü tekellerin, bankaların, spekülatörlerin rezaletlerini izleyin. İngiliz emperyalistlerinin İstanbul’u işgal ettiği yıllarda mandacılar türemişti. Amerikan mandacıları ortalıkta dolaşıp, ABD’nin himayesine girmenin tek çözüm olacağından bahsediyorlardı. Şimdi de bu gözü kapalı AB mandacıları türedi. “AB Türkiye için can simididir.” diyorlar.

O: Türkiye’de solun, en az bir kesimi

Ben: (Sözünü keserek) İzninizle bu söyleşiyi burada bitirmek istiyorum! Asıl amacınız, bana zorla 
dünyada emperyalizm diye bir şey kalmadı”;
“(Gülen Cemaati)nin gerici ya da demokrat olduklarına dair bir yargıda bulunmak güç”;
Sol’un Kapitalizm konusundaki çarpık anlayışı”;
“(Sol) İslam’la (hangisinin kastedildiği belirsiz İslam’la) barışmalı”;
Kapitalizmin mevcut türü (yani sömürü düzeni), sosyal liberal sentezle aşılacak”;
“Dünyada sağ da sol da bitti” gibi nereden alıntılandığı, kimin fikri olduğu çok şüpheli laflar ettirmek istiyorsunuz. Aklınız sıra böylece bazı genç Sol kesimlerin aklını karıştıracaksınız. Ama boşuna! Bunca tepetaklaklık, laf salatası ve kafa karışıklığı yeter! Söyleşiye burada son veriyorum. İyi günler. 

(Kararlı bir şekilde kalkıyor, elleri temizi nezaketle selamlıyor, kendisine kapıyı gösteriyorum. O çıkıp giderken içimi bir ferahlık kaplıyor…)