Hukuka Saygı Da Ne Demekmiş?

Cemil Fuat Hendek - 16/02/2010 22:59:34 (610 okunma)



Hukuka Saygı Da Ne Demekmiş?

Son zamanlarda her tarafta “hukuka saygılıyız” sözleri yankılanıp duruyor. Terimler ve ifade ettikleri kavramların tam bir karmaşaya dönüştüğü ülkemde, bu “hukuka saygı” lafından ne kastedildiğini giderek daha çok merak etmeye başladım.

Önce neye saygı göstereceğimizi bilelim

Bu “hukuk” denen şey, ne mene bir şeydir ki, herkes sözbirliği etmişçesine onun karşısında saygıyla eğiliyor? Başka türlü sorayım: Bu insanların çok büyük bir çoğunluğu, saygı gösterdiğini iddia ettiği “şey”in ne olduğunu biliyor mu? Bahse girerim ki hayır!

Olay şundan ibaret: Kamunun ilgisini çeken bir davada hakim bir karar veriyor. Bu kararı geçerli bir yasaya dayandırıyor. Arkasına bir de gerekçe ekliyor. Bunun üzerine birileri çıkıp karara ilişkin laflar ediyor ve bu arada “hukuka saygılıyım” demeyi de ihmal etmiyor. Üstelik buna en çok dikkat edenler de, kararın haktan yana olmadığını düşünenler. Böylece herkes birbirini “hukuka saygılı olmaya” davet ediyor. Bu teraneye hukuk ve yasa terimlerinin içeriğini çok iyi bilmesi gereken avukatlar, hakimler, savcılar da karışıyor. 

Bilinçli olarak halkı kavram kargaşasına boğan, içeriği boşaltılmış terimlerle şaşkına çevirenleri anlıyorum. Ama solcu ve aydın geçinen birilerinin de bu şamataya karışması, sorgulamaksızın ve üzerine düşünmeksizin bu koroda yer alması üzüyor beni. Onun için, bu tür teraneler karşısında haykırmak istiyorum:

Hukuk bu değildir! Siz aslında “hukukun üstünlüğü” derken, “yasaların üstünlüğü”nü kastediyorsunuz! Kavramları karıştırarak herkesi şaşkına çeviriyorsunuz! Siz önce bana söyleyin, ne hukukunu, kimin hukukunu kastediyorsunuz?

Antik Roma hukuku mu? Ortaçağ kilise hukuku mu? Faşizmin hukuku mu? İslam hukuku (şeriat) mu? Ne hukukundan bahsediyorsunuz? (Ne yazık ki, Türkiye’de birçok şeyin tartışıldığı sanılan bu ortamda, asıl öze yönelik tartışmalar zavallılık düzeyinden öte gitmiyor.)

Çoğu haksızlık yasaldır

Eğer burada yasalar kastediliyorsa, onlara saygı gösterip göstermemek tartışma konusu olamaz. Yasaların yaptırımı vardır. Yasaya aykırı bir iş yaparsan cezalandırılırsın. İster saygı göster, ister gösterme. İnsanlık, tarih boyunca sadece tek tek insanları değil, toplu olarak milyonlarca insanı mahva sürüklemiş olaylara şahit oldu. Bunların çok büyük bölümü yasalara uygun olarak gerçekleştirildi. 

Ortaçağda Galileo’dan ve Jean d’Arc’tan başlayarak sayısı belirsiz insan, düzenli mahkemelerin, varolan yasalara dayanarak verdiği kararlar sonucu zindanlarda çürütüldü ya da yakılarak idam edildi. Bu yasalar Katolik kilise hukukuna dayanan yasalardı. Yahudilerin toplum dışına itilmesi, birçok meslekte çalışmasının yasaklanması ve mallarına el konulması yasaldı. Almanya’da Nazilerin, İtalya’da Faşistlerin iktidarına karşı çıkan sayısız komünist, sosyalist, sosyal demokrat, hatta din adamı yasalara dayanarak idam edildi, kurşuna dizildi. İspanya’da Franco rejiminin karşıtları yasal yollardan demir parmaklıklar ardında can verdi ya da asıldı. Bu yasalar da faşizmin hukukuna dayanıyordu. Daha sayayım mı?

Evet sayayım: Ülkemizi sarsan askersel darbelerin ardından hapislere doldurulan onbinlerce insan yasalara göre yargılanmadı mı? Verilen hapis ve idam cezaları yasalara dayanmıyor muydu? Bu kararlar, devletin resmi mahkemelerinde, hukuk tahsili yapmış sivil ve askeri hakimlerin kaleminden çıkmadı mı? Rüştünü ispat etmemiş çocuğu idam sehpasına göndermek için kalemini kıran hakim bu kararını yasalara dayandırmadı mı? Hukuka saygıymış! Peki, yasa koyucu hangi hukuka dayanarak bu yasaları kaleme almıştı? Bir anımsatma yapayım: Yıllar boyunca onbinlerce insanın yaşamını mahveden T.C. Ağır Ceza Kanunu’nun 141., 142., 146. maddeleri aslen İtalyan yasalarından alınmıştı. Ama bir önemli nokta daha var: Bu maddeler, Faşizmin hukukuna dayanarak İtalyan yasalarına konmuştu. (Bunu bilmesi gereken Sol’cuların bazıları “hukuka saygılıyız” korosuna katılınca söz bitiyor.)

Günümüzde de binlerce oy alarak seçilmiş halkın temsilcileri yasalara dayanarak tutuklanıp kelepçelenmedi mi? Onsekizini bitirmemiş çocuklara, sırf slogan ve taş attığı için yıllar boyu hapis cezası, yasaya uygun olarak kesilmedi mi? Karanlık işlere bulaştığından, yasaları çiğnediğinden şüphe duyulan sayısı belirsiz insanın meclislerde, devletin değişik kademelerinde dokunulmazlık zırhına bürünmesi yine yasalara dayanmıyor mu?

Bütün bunlar yasaldır da, bu yasalar hangi hukuka, kimin hukukuna dayanıyor? Ve asıl olarak hukuk nedir? Marksist olduğunu iddia edenler başta olmak üzere tüm solcular, herkesi “hukuka saygı göstermeye” çağırmadan önce bunu sorgulamalıdırlar.

Antik Roma hukukçusu Ulpian (170 - 223), hukuk bilimini, “tanrısal ve insansal olanın kavranması, hakla hak olamayanın ayrılması” olarak tarif etmiş. Bu arada 54 cildi bulan yazılarında kamu hakkıyla kişisel hakları da birbirinden ayırmış. Ondan bu yana geçen zaman içinde çok şey değişti. Ama değişmeyen bir şey var:

Hukuk denen şey, iktidar sahiplerinin toplum düzenini kendi çıkar ve isteklerine göre denetlemek için koyduğu tüm yasaları dayandırdığı sistemdir.Bu sistem, genel olarak “Anayasa"da ifadesini bulur. Böylece “Anayasa” denen şey, yasalara yön verir, onların genel çerçevesini belirler. Dolayısıyla tüm yasaların “anası”dır. Tek tek yasalar ise, işte bu sisteme uygun olarak, toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan, yaptırım gücü olan kurallardır. İnsanlık tarihinin ilk yazılı yasaları olan Hamurabi yasaları belli bir hukuka dayanıyordu. 12 Eylül darbecilerinin halkımıza dayattığı ve halen geçerliğini koruyan Anayasa da bir hukuka dayanıyor. Ne hukukuna?

“Adalet mülkün temeli” değildir!

Her yerde gözümüze çarpan belgiye bakalım: “Adalet mülkün temelidir!” Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Ama gerçeği yansıtmayan, her şeyi tepe taklak eden bir formül bu! Çünkü mülkün temelinde adalet yatmıyor. Adaletin temelinde mülk yatıyor. Bugünkü adalet sistemi aslında şöyle ifade edilebilir: “Adaletin temeli mülktür!” Ve burada “mülk”ten kastedilen, marabanın çarığı, fakir köylünün öküzü, şehir varoşlarında yaşayan işçinin gecekondusu değildir. Üretim araçları üzerindeki mülkiyettir. Yani sömürüye dayanan, toplumsal yaşamdaki birçok kötülüklerin kaynağı olan, kapitalist sistemin ana dayanağını oluşturan “üretim araçları üzerindeki mülkiyet”tir burada söz konusu olan. İktidardaki hakim sınıfların kendi ideolojilerine uygun olarak koyduğu ve meclisi, mahkemeleri, polisi, ordusu ve jandarmasıyla halk yığınlarına dayattığı yasalar, işte bu sisteme uygun olarak haklı ve haksızı, kamusal olanla kişisel olanı ayırmakta ve buna göre “adalet” dağıtmaktadır.

Kısacası, bir ülkede geçerli olan “hukuk”, aslında o ülkedeki hakim sınıfın/sınıfların ideolojisinin bir yansımasından ibarettir. İş böyleyse, siz kimin ideolojisine saygı duymaktan bahsediyorsunuz ve beni hangi hukuka saygı göstermeye çağırıyorsunuz?

Bunun ötesini güçler dengesi belirler

Tekrar yasalara dönelim. Tek tek kapitalist ülkelerde bundan ötesini artık güçler dengesi belirlemektedir. Yasaların ne denli “adil” olacağı, bu yasaların kimlere, hangi eşitlik düzeyinde “adalet” dağıtacağı, işçi sınıfının ve emekçi yığınların, eşitlik, özgürlük ve demokrasiden yana güçlerin mücadelesine, toplumsal ve politik yaşamdaki ağırlıklarına bağlıdır.

Bu arada yazılı yasalar da olaylar karşısında mutlak birer “kıstas” oluşturmazlar. Öyle olsaydı, aynı yasa metninden yola çıkarak verilmiş onca karar olmazdı. Onbinlerce sayfayı aşan, ciltler dolusu “içtihat kararları” bulunmazdı. Nerdeyse iki eşdeğer olayda bir hakim beraat kararı verirken, diğer hakim davalıyı yıllarca hapis cezasına mahkum edemezdi.

- Davacının ve davalının toplumsal konumu,
- cüzdanının kalınlığı,
- tanıdık ve dost çevresi (nüfuzu),
- savcının kararlılığı,
- avukatların ustalığı,
(söz konusu kamuyu ilgilendiren bir dava ise)
- kamunun baskısı
ve sonuçta
- hakimin (sakın vicdanı demeyin) dünya görüşü…
Alın size adalet denen şey!

Benim onüç yaşında fark ettiğimi

Babamın Ankara’da Adliye Binası’nın tam karşısında görkemli bir yazıhanesi vardı. O yıllarda tanınmış bir avukat olan babamın, yanında çalışan genç avukatların, stajyerlerin ve tanıdığım çoğu meslektaşlarının telaşlı koşuşturmaları, daktilo makinelerinin tuşlarından çıkan melodiler ilk zamanlarda benim için heyecanlı bir kulis oluşturuyordu. Fakat giderek bu hırçın dünyada söz konusu olanın, “adaletin tecellisi” değil, “müvekkilin lehine bir karar çıkarttırmak” olduğunu fark etmeye başladım. Oldukça patavatsız bir adam olan babamın, bir gün mahkeme koridorlarında “Bu hakimlerin çoğunda hukuk nosyonu bile oluşmamış! Bir kanunu yorumlamaktan acizler!” diye bağırdığını, mübaşirlerin de onu duymamak için kaçıştığını anımsıyorum. Babamın hukuk anlayışının ne olduğunu değerlendirecek durumda değildim ama, anlaşılan işine gelmeyen bir ara kararı protesto ediyordu. İşte bu kuliste nice katillerin ceza almadan kurtulduğuna, fakir köylülerin topraklarına ve köy meralarına el koyan toprak ağalarının tapu sahibi olduğuna ve daha birçok haksızlığa şahit oldum. Babamın avukatlık bürosunu bir daha geri dönmemek üzere terk ettiğimde henüz onüç yaşındaydım. Daha o yaşta bu sistemde adalet diye bir şey olmadığını fark etmiş, hukuk sistemini sorgulamaya başlamıştım. Benim o yaşta fark ettiğimi hala anlamakta zorluk çekenlere ne demeli?

Saygı göstermek değil, değiştirmeye çalışmak

Aslında herkesin bilmesi gereken -belki bildiği fakat her seferinde yeni baştan unuttuğu- bir şeyi bir kez daha hatırlatayım:

- “Hukuk”, hakim sınıfın ideolojisinin, toplum düzenine yönelik bir yansımasıdır. Toplum düzeninin özünü belirleyen ve hakim sınıfın iktidarı için yaşamsal önem taşıyan bir sistemler bütünüdür.

- “Kanunlar”, bu sisteme uygun olarak, toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan kurallardır. Bu kurallar mutlak değildir ve toplumsal yaşamdaki güçler dengesine göre -hukuk anlayışının dışına çıkmamak koşuluyla- tek tek değiştirilebilirler. Hatta kimi zaman hakim sınıfların, kendi koyduğu bu kuralları hiçe saydığı da bilinen bir gerçektir.

- “Adalet” ise, her topluma, her toplumsal kesime ve hatta tek tek bireylere göre değişebilen, çoğunlukla “hukuk” ve geçerli “yasa”lardan da bağımsız bir kavramdır. Bir ülke demokrasiden ne denli uzaksa, işçi ve emekçi yığınların, cahil bırakılmış yoksul ve çaresiz insanların bekledikleri adaleti bulması o denli zordur.

Dolayısıyla, ikide bir “hukuka saygı”dan bahsetmek, boş bir lafazanlıktan, toplumu varolan haksızlıklar karşısında boyun eğmeye çağırmaktan başka bir anlam taşımaz.

Asıl yapılması gereken şey, saygı göstermek değil, onu değiştirmektir. Bu bağlamda aşama aşama,
varolan yasaların ayırım gözetmeksizin tüm yurttaşlara eşit olarak uygulanmasını sağlamaya çabalarken, bir yandan da apaçık haksızlık içeren yasaları değiştirmeye çalışmak gerekmektedir.

Bu da yetmez! Sonul hedef, bu hukuk anlayışını değiştirmek olmalıdır. Bunun yolu da sistemi değiştirmekten, bugünkü sömürü düzenine son vermekten, insanın insanı sömüremeyeceği bir toplum düzeni kurmaktan geçer.

İşte bunu başardığımız gün, hep birlikte hukuka saygılı olduğumuzu haykırabiliriz.
(Sözüm tabii gerçek bir toplumsal adaletten yana olanlara…)