Aydınlanmanın Diyalektiği, Türkiye ve Seçimler

 cetin gurer - 14/10/2007 16:25:06 (2036 okunma)


Aydınlanmanın Diyalektiği, Türkiye ve Seçimler


Her ne kadar 2007 milletvekili genel seçimleri üzerinden bir kaç ay geçmiş olsada, seçim sonuçlarının haalen gündemde olması sebebiyle Birikim Dergisinin Agustos-Eylül 220-221 sayısında yayımlanan yazımı biraz değiştirilmiş,genişletilmiş olarak sizlerle paylaşmak istiyorum. 

2007 milletvekili genel seçimleri sonucu ortaya çıkan tablo sonucu kamusal alanda hakim iki durum/görüş belirdi: İlki, çok basitçe söylersek AKP ve CHP`nin başarı ve başarısızlık analizlerine dayalı durum; ikincisi ise hangi araştırma şirketinin seçim sonuçlarını daha doğru tahmin ettiğine ilişkin tartışmalar, piyasa araştırma şirketlerine yönelik mağlubiyet veya zaferler haberleri ve nicel(quantitatif) araştırmaların yüceltilişi; ve bu bağlamda ‘KONDA’(1)araştırma şirketi adına Tarhan Erdem`in yürüttüğü araştırma sonuçlarına ve KONDA`ya "monopol tacının" verilmesi. Siyasi analiz gayreti içinde olanlar çoğunlukla yine bu şirketin elde ettiği nicel verilere,sonuçlara dayanarak istatistik (rakamsal) verileri sözlü ifadelere dökerek kamuoyunu seçim sonuçları hakkında bilgilendiriyorlar. 

Ancak bu türden analiz ve istatiksel bilimsel çalışmalar AKP`nin seçimlerde yakaladığı "başarı veya CHP`nin"başarısızlığı" hakkında "evetlenebilir", "kapsayıcı" ve "genel" bir bilgi iddiası taşımamaktadırlar. Bu analiz ve yorumlarda daha ziyade nicel verilerin kategorik sınıflandırılmasından ve bunların söze dökülmesinden başka bir bilgi değerine ulaşmak güçtür. Bu zorluk, analizistlerin kendilerini sadece zaten sınırlı bir metod olan "nicel sosyolojik araştırma" sonuçlarıyla bir kez daha sınırlamış olmalarıdır. Buna ilaveten de nicel araştırmalar per se toplumsal gerçeğin aynası olma gücünü taşamazlar. Bu noktada A. Giddens`ın da dediği gibi sosyoloji herkesin bildiğini başka biçim, sözcük ve cümlelerle yeniden ifade eder (descriptiv). Bu meselenin ayrıntılarına girmeden nicel araştırma yöntem ve tekniğinin yetersizliğine ilişkin üç noktayı vurgulamak istiyorum: Birincisi, bu türden nicel araştırmaların zaman-mekan sınırlılığı; ikincisi bu sınırlılık toplumsal bir olayı veya toplumun kendisini ‘tarihsel oluş’ olarak incelemez (olgucudur) bu da ulaşılan sonuçların ‘genellik’ niteliği taşımamasına yola açar; üçüncüsü tarihsel olmayan, zaman ve mekanla sınırlı olan bu türden nicel araştırmaların olgu/olayı o an ve zamana hapsetmesinden doğan "bütüncül" bir bilgi içerememesi. Kısaca KONDA`nın ulaştığı bu sonuçlar ve bu sonuçlara dayalı analizler bize en azından şu iki noktada 1) sonucu ortaya çıkaran tarihsel-toplumsal nedenler, süreçler, değişimler ve 2) genel bir seçmen davranışı hakkında- bilimsel bir bilgi vermiyor. Ancak bu türden araştırmalar “yanlış düşünülmüş bir gerçeğin doğru ifadeleri olmaları” (Adorno) açısından sadece eleştiriye konu olacak bilgi içerirler ki, bu da eleştirel sosyolojin (Eleştirel Teori) araştırma konusudur. 

Öyleyse buradan hareketle, seçim sonuçlarının ancak tarihsel-sosyolojik açıdan bir analizinin ulaşmak, anlamak istediğimiz ‘gerçek’ veya ‘toplumsal olay’ hakkında bizlere daha kesin ve daha doğru bilgi verme potansiyeline sahip olduğunu ve bu yüzden CHP`nin bu seçimlerde ki başarısızlığının tarihsel, diyalektik bir analizinin gerekli olduğunu söylemekle yeni ya da yanlış birşey ifade edilmiş olmaz. Buradan hareketle bu makalede, 2007 milletvekili genel seçimleri sonunda ortaya çıkan ‘hezimet’ veya ‘hüsranın’ tarihsel-diyalektik bir sosyolojik analizini yapmak istiyorum. Bu analizin arka planında Max Horkheimer ve Theodor Wiesengrund Adorno`un birlikte kaleme aldıkları “Aydınlanmanın Diyalektiği” eserinde kullanılan yöntem ve vargılar bulunduğundan ilk önce kısaca Aydınlanmanın Diyalektiği`ne değinip daha sonra bu diyalektik yöntem bağlamında CHP`nin seçimlerden neden başarısızlıkla çıktığının tarihsel analizini göstermeye çalışacağım. 

1- Aydınlanmanın Diyalektiği Max Horkheimer (1895-1973) ve Theodor Wiesengrund Adorno (1903-1969) tarafından kaleme alınan“Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar” adlı eser, 1947 yıllarında Amsterdam`da yayımlandığında II. Dünya Savaşı ve Hitler Faşizmi sonrası Avrupası`nda önemli bir yankı uyandıramamıştı. Ancak 60`lı yılların ortalarına doğru felsefi ve toplum teorik (sosyal felsefi) önemi daha da belirgin hale gelen bu eserde Horkheimer ve Adorno, amaçlarını şöyle formule ediyorlardı: “amacımız, insanlığın gerçekten insani bir düzeye çıkmak yerine niçin yeni türden bir barbarlığa düştüğünü anlamaktan fazlası değildi” (Horkheimer&Adorno 1995: 11). Bu eser, Horkheimer ve Adorno`nun felsefi ve toplum teorik düşüncelerinin bir manifestosu niteliğindedir. Daha sonraki yıllarda ele aldıkları hemen tüm çalışmalarda, hesaplaşmalarda (Ör: Araçsal Akıl, Bireyin Düşüşü, Otoriter Kişilik vb.) Aydınlanmanın Diyalektiği`nde ortaya koydukları felsefi sonuçlardan ve amaçtan ayrılmadılar: Özelde Frankfurt Okulu Eleştirel Teorisi, genelde ise K. Marx`tan (1818-1883) başlayarak düşünce ve teori geleneğinde önemli bir moment olan “Eleştirel Toplum Teorisi” nin genel olarak amacı, verili toplumu tarihsel, diyalektik bir oluş (Hegel) bağlamında değerlendirip bunun içkin (immanent) ve aşkın (tranzendental) eleştirileri üzerinden aşılmasına, daha akli, rasyonel, sömürüsüz, adil bir topluma geçilmesine katkı sunmaktan başka birşey değildir. Aydınlanmanın Diyalektiği, hem teorik bu arka plan hem de metodolojik yaklaşımı bağlamında değerlendirildiğinde içinde yaşadığımız ‘uygarlığı’, bu uygarlık içinde meydana gelen kültürel, siyasal, toplumsal ve de psikolojik değişme ve gelişmeleri açıklamamızda, eleştirmemizde haala güncel ve geçerlidir. Çünkü Aydınlanmanın Diyalektiği birincisi yukarda da değindiğim gibi ‘toplumsal bir fenomen ancak toplumun bütünlüğü bağlamında ele alındığında onun hakkında doğru ve geçerli bir bilgiye ulaşılabilinir’, ikincisi‘bir totalite olarak toplum ancak tarihsel bir ‘[b]oluş’ olarak kabul edildiğinde kavranabilir’[/b], prensiplerinden hareket eden diyalektik-tarihsel yönteme dayanır. Ve bu da toplumsal fenomenlerin en geçerli, kapsamlı biçimde açıklanabilmesinin en azından şimdiye kadar çürütülememiş yöntemidir. İşte bu yöntem ve ilke doğrultusunda Horkheimer ve Adorno barbarlığın (özellikle Alman Faşizmi) köklerini yeni çağ ile gelişen, felsefi bir yönelim olarak ‘Aydınlamanın’ ya da diğer bir deyişle modern düşüncenin içinde, kendi inşasında bulmaya çalışarak Aydınlanma`nın kendi zıttı olan “Mitolojiye” dönüşme potansiyeli taşıdığı ve bunun da yaşanan barbarlığın temelini oluşturduğunu göstermeye çalışırlar. Aydınlanma düşüncesinin barbarlığa dönüşme potansiyeline sahip olmasının nedenlerini de şu şekilde açıklarlar: Aydınlanma, nesneleşmiş (obje) bir doğanın ele geçirilip hükmedilebileceği koşullarının düşünsel temellerini yaratmıştır. Bu başlangıç aynı zamanda insanın da boyunduruk altına alınma sürecinin başlangıcıdır. Bir başka deyişle doğanın, bireyin ve toplumun ayrı, özerkleşmiş varlık alanları olarak düşünülmeye başlandığı an`dan itibaren özne-nesne (insanın doğayla ve doğada, doğanın insanla ve insanda olduğu fikri) birlikteliğinin çözülüşü ve böylece öznenin (insanın) kendisinin nesneleşme (insanın ele geçirilme, egemenlik altına alınma süreci) dönemide başlamış olur. Bu da Aydınlanmayla doğan Liberalizmin ve içinde yaşadığımız şu anki uygarlığın “insanın insan üzerindeki egemenliğine dayalı” merkantilist çağı aşamadığının, bu egemenlik ilişkisini Marx`ın deyişiyle “ortadan kaldırmayıp sadece basitleştirdiğinin” ve bu anlamıyla kendi zıttı olan bir mitolojiye dönüştüğünün göstergesidir. Aydınlanma öyleyse mitolojiyi aşamamış, kendisi yeni türden bir mitolojiye dönüşmüştür. Horkheimer burada “araçsal akıl” kavramından hareketle “doğayı boyunduruk altına alan akıl ile insanı boyunduruk altına alan aklın” aynı akıl olduğunu söyler. ‘Araçsal aklın’ temel kategorileri ise, dedüksiyon, indiksiyon, sınıflandırma, hesaplama, hükmetmedir(2), bu akıl amaçlardan ziyade daha çok araçlarla ilgilenerek amacın kendinde akli olup olmadığı sorusunu bir kenera bırakır (Horkheimer 1951:47, 1997:16). Öznel ve Nesnel akıl kavramları ayrımıyla Horkheimer, Max Weber`in (1864-1920) ‘Teknik-Rasyonalite’ kavramını ve buna dayalı modernlik konzeptini (sosyolojisini) de böylece eleştirmiş olur. Öyleyse ‘Aydınlanmayı’ kabaca, felsefi olarak positivizmle yoğrulmuş işte bu araçsal aklın, ekonomi-politik olarak piyasa yönelimli kapitalizmin ve toplumsal olarak seküler temelde yükselen modernliğin ve bunun vücut bulduğu ulus`un (devletin) egemenliği ve bu egemenliğin kendini evrensellik kategorileriyle totalitarizme, mitolojiye, dogmaya dönüştürdüğü bir uygarlık olarak tanımlamak mümkün: Pozitivist gelenekte sıkışıp kalmış Aydınlanma ve Aydınlanmacılar köklerinde yatan eleştirel düşünceden (skolastik felsefenin, merkantilist ekonomi politiğin eleştirisi), özgürlükten (emeğin/bireyin feodal bey karşısında özgürlüğünün ve kolonyalizme karşı ulusların bağımsızlığının savunulması ve de eşit şartlarda ticaret özgürlüğü vurgusu), kardeşlikten, ilerlemeden uzaklaştıkça, totalitarizm ve dogmatizm batağına saplanmaktan kurtulamazlar. Bu da aydınlanmanın, kendini yok etmesi, kendini gerçekleştirememesi kendi zıttına dönüşmesi anlamına gelmektedir. Bu da, Habermas`ın modernliği haklı olarak ‘tamamlanmamış bir proje’ biçiminde ifade etmesinin en önemli nedenidir (J. Habermas, 1981: 444) Aydınlanmanın ‘kendi zıttına’ dönüştüğünü gösteren bu tarihsel-diyalektik yöntemden hareketle şimdi 2007 milltevekili genel seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan siyasal ‘hezimet’ veya ‘hüsranın’ analizini yapabiliriz. Bu hezimet veya hüsranın tarihsel-diyalektik açıklanışını şu başlıklar altında sıralayabiliriz: 

2- Modernliğin Gelenekçi Yorumu: Türkiye Cumhuriyeti, birçoğu batılı ülkelerde eğitim görmüş elitlerin ve askeri gelenekten gelen bürokratların ‘batılı modernlik’ temellerde inşaa ettiği, ortak bir kültür, dil ve ırk söylemine, siyasetine dayalı, liberal anlamıyla ‘bağımsızlık’ prensibini benimsemiş bir ulus devlet projesidir. Birinci Dünya savaşı sonrası reel politik ve toplumsal koşullar altında bu projenin şu anlamlar içinde modern ve ilerici olarak geçerli olabileceğini söyleyebiliriz: T.C. teokratik sisteme dayalı yönetim biçiminden seküler, laik ulus devlet yönetimine geçiş anlamında gelenekten bir kopuştur. Kul`un bir ulus içinde birey oluşu, iktidarın ilahi değil, rasyonel temellere (Rosseau) göre meşruiyet kazanışı bağlamında geçmişe bir tepki ve bu anlamda yenilikçi ve moderndir. Üretim ilişkileri bağlamında da yeni Türkiye Cumhuriyeti, merkantilist anlamıyla ‘mal-para-mal’ değişimi prensibine dayalı ticaret, sömürge ve vergi ekonomisinden, ‘para-mal-para’ ilkesine dayalı, meta üretiminin pazar için yapıldığı, ücretli işçi ve (ulusal) burjuvazi gibi temel iki sınıfın doğacağı bir “sanayi toplumu” kurma anlamında da ilericidir ve moderndir. Bu değişimler kendi dönemi ve şartları içinde değerlendirildiğinde eski toplumsal sistem`e göre yeni veya modern görünümü kazanırlar. Her proje gibi Türkiye Cumhuriyeti projesinde de elbette bunun uygulama, hayata geçiriliş evrelerinde tüm cumhuriyet tarihi boyunca aksaklıklar, sorunlar, çatışmalar eksik olmamıştır. Ve bu sorunlar bugünün Türkiyesi`nde de varlığını sürdürmeye devam ediyor. Bu süreklilik, ‘devletçi seçkinlerin’ modernlik yorumlarından doğan üç temel paradoksla sürekli karşı karşıya kalmasına bağlanabilir: Bu paradoksun ise değişen dünya karşısında devletçi seçkinlerin modernlik yorumlarının/devlet siyasetlerinin Türkiye halklarının değişen talep ve isteklerine cevap verememesi, değişime geleneksel algılarla karşılık verilmesinden doğduğu açıktır. Birincisi modernliğin, tek bir dil ve ırka dayalı ‘ulus devlet’ yorumundan kaynaklı Kürt ve diğer azınlıklar karşısında repressif, çözümsüz siyaset ısrarı. İkincisi modernliğin seküler bir modernlik yorumundan kaynaklı din, mezhepler sorununun çözümsüz bırakılması 3. Ve üçüncüsü modernliğin ‘batılı devletler arasında yer almak’ biçiminde ki yorumu ve bununla sermayenin ve ordu`nun gelişimi esası karşısında halkın serbest piyasa koşulları karşısında savunmasız bırakılması, halkın kendi kaderine terk ediliyor olması. Modernliğin tüm bu yorumlanış biçimleri gelişen günümüz dünyasının hiç bir boyutunda artık kabul edilecek modernlik algıları değillerdir. Her bir uygar devlet, günümüzde modernliği artık tek bir ırka dayalı ulus devlet ve batılı, seküler modernlik tanımları üzerinden değil ‘çok kültürlü devlet’ ve ‘tekil modernlikler’ üzerinden tanımlamakta ve algılamaktadır. Bu yüzden karşımıza devletçi seçkinlerin ‘tutuculuğu’ sorunu çıkıyor. 

3- Devletçi Seçkinlerin Tutuculuğu: Günümüzde bir parçası ‘Ordu’ ve diğer bir parçası ‘CHP’ olan ‘Devletçi seçkin’ gelenek dünya konjonktürüne bağlı olarak Türkiye Toplum yapısında meydana gelen değişme ve gelişmelere duyarsızlaşıp, bunlara uygun ‘modern’ siyaseti geliştiremeyip, T.C.`nin temelinde yatan geleneksel modernlik yorumuna sıkı sıkıya sarılması, değişimi sorgulayamaması ve bunlara uygun pratiklerin geliştirilememesi anlamında eski modernliğin yeni tutuculuğa dönüştüğü bir durumu yaşamaktadır(4). ‘Altı ok’ prensiplerinin simgesel sahibi, resmi ideolojinin sivil kanadı olan CHP bugün, ilericilik, laiklik bir yandan, sosyallik, demokratlık diğer yandan, eski geleneksel düsturlar içinde yürüttüğü siyaseti sorgulanamaz, değiştirilip dönüştürülemez olarak kurduğundan, bunları tartışılamaz bir dogma biçimine dönüştürdüğünden ve de böylece geleneksel modernlik ve buna uygun siyaset anlayışından vaz geçmediğinden bugün içinde bulunduğu durumu ‘gelenekçilik’ ve ‘tutuculuk’ olarak tanımlamak mümkündür. Bu tutuculuk en net biçimiyle Türkiye`de yıllardır yaşanan ‘Kardeş Savaşı’ meselesinde, CHP`nin ve positivist Aydınlanmacıların bu mesele karşısındaki gelenekçi, çözümsüz ve dogmatik siyasetinde ortaya çıkmaktadır. Gelenekçi siyasetin bu mesele karşısındaki en bilindik tavrı asimilasyon, yok sayma, inkar ve tasfiyecilik olmuştur; Örneğin ‘Kürt Sorunu’ karşısında ortaya atılan alternatif ya da daha demokratik sayılabilecek yaklaşımlar sürekli tasfiye edilmiştir. Aynen ortaçağ dogmasında “dünyanın döndüğünün” red edilmesi ve bu düşünceyi yaymak isteyenlerin ve bu düşünceye sahip olanların tasfiye edilmesi gibi. Bu bakımdan tutuculuk, bugün ki konjunkturel değişimler ve reel politik durum açısından bakıldığında el değiştirerek bu değişimler karşısında demokratik, hukuki ve insani refleksleri gösteremeyen, gelenekçi modernlik anlayışından vazgeçemeyen kişi ya da kurumlarca üstlenilmiştir. Bu yüzden bugün Türkiye`de her ne kadar gelenekçilik veya tutuculukla birlikte AKP`nin bir özdeşliği bulunsada bunda önemli bir çelişki söz konusudur. Çünkü bugün konjunkturel açıdan AKP CHP`ye göre daha demokrat ve daha halkçı bir parti olduğunu hem aldığı oylarla hem de söylemleriyle göstermektedir(5). Bu paradoks reel politikaya ‘yeni tutuculuk’ olarak yansımaktadır. Yani bugün Türkiye siyasetinin en önemli aktörü yeni tutuculuğun temsilini üstlenmiş durumdadır. Ve bu diyalektiğin adı ise eski dönem aydınlanmacılarının, dogmatikleşmeleri, eleştiriden uzaklaşmaları ve özgürlük karşısında totalitarizme düşmeleridir. CHP`nin 2007 milletvekili genel seçimlerinde yaşadığı hezimetin arkasına işte bu türden bir diyalektiğin sonucu ortaya çıkan dogmatikliği, totaliterliği, tutuculuğu koymak, başarısızlığın anlaşılmasında anahtardır: Demokratlık sıfatını özellikle modernliğin klasik ulus devlet yorumunda ki ısrarıyla rafa kaldıran CHP, ‘çıplak modernlik’ yorumuyla da üniversitelere ve kamu yerlerine sokulmayan milyonlarca türbanlı mağduru, yani kendi ülkesinde yaşayan gerçek vatandaşının mağduriyetini görmezden gelerek, peçeyi modenitenin karşıtı olarak yorumlayarak ‘demokratlık’ kimliğinden oldukça uzaklaşmış olduğunu herkese ispat etti. Reel politikanın en çok tartışılan bu meselesi yanında diğer dinsel azınlıkların hakları ve bunların siyasal, kültürel tanınmaları doğrultusunda “devlet dini sunnidir” anlayışından taviz vermeden yürüttüğü politika CHP`nin ne boyutta dogmatik –aydınlanma karşıtı-, anti-demokratik, değişime karşı olduğunun diğer önemli göstergeleri ve hezimetinin tarihsel nedenleridir. Modernliğin “batılı devletler arasında yer almak” yorumuyla serbest piyasa yönelimli ve ordu eksenli bir tercihle emekçi, memur, işçi, çiftçi, esnaf halkın “kapitalizm” ve “emperyalizm”karşısında yaşadıkları mağduriyetinin(6) görmezden gelinmesi CHP`nin hem “sosyallik” yani ‘halkçı’ sıfatını yitirmesine hem de onun bir “tutucu-bürokratlar” partisine dönüşmesine yol açmıştır. Bugün CHP`nin seçmen tabanının, büyük çoğunlukla bir yandan askerler, diğer yandan ‘üst sınıftan’ kişi ve gruplar ve de ‘İrtica karşıtı’ söylemi ve politikayı benimsemiş kişilerden oluştuğunu söylemek güçsüz bir sav olmasa gerek(7). Bir milyon üzerinde ki artan seçmen sayısına rağmen CHP`nin yapısal bu tutuculuğunun büyük yenilgide önemli bir rol oynadığı gözden kaçırılmamalı. 

4- Değişimin itici gücü olarak Kemalistler: Halktan kopuş: Etyen Mahçupyan ‘kemalistler değişimi niçin hazmedemiyor?” başlıklı bir makalesinde“devletçi seçkinlerin” bugün değişen dünya ve toplumsal sistemler karşısında içinde bulunduğu ‘tutuculuğu’ ele alarak bunun analizine girişir.Mahçupyan`a göre bu tutuculuğun temelinde, cumhuriyetin kurucu ideolojisinin çok katı, pozitif bir modernlik yorumu ve bununla toplumun hangi yönde, nasıl ve niçin değişmesi gerektiğinin apaçık bir bilimsel gerçek olarak görülmesi yatmaktadır. Bu yorum dindar, gelenekçi bir yapıya sahip olan halkın, “değişime karşı olacağı ve değişmek istemeyeceği” ideolojisini güçlendirerek toplumsal değişim ‘tepeden, yukardan aşağıya doğru olmalıdır’ anlayışına dayalı bir ‘yönetme’ tarzının sürekliliğini mümkün kılar ve bunu toplumsal hafızaya adeta kazır. Devleti kuran askeri-bürokratik elitlerin, ‘değişim ve halk’ arasındaki bu yorumu, avantgarde bir yönetme anlayışının dayandığı en sağlam temeldir. Buna göre halk neticede “değiştirilmesi, dönüştürülmesi” gerekli ‘nesnedir’, kendi başına düşünemez ve değişemez. Türkiye bir halk veya sınıf hareketi sonucu doğmadığından halkın ‘yönetenler’ nezdindeki bu konumu değişmemiştir. Bu anlayış ‘Tarihsel bir özne’ olamayan halk ile yöneticiler arasında kronikleşecek tarihsel bir uçurumun dayanağıdır. Bu, doğal olarak ‘yaşam dünyaları’ değişen halkın istek ve taleplerinin yıllarca görmezden gelinmesinin, halkın ve toplumun değişmediği varsayılarak ‘halka rağmen halk için’ politikası yürütülmesinin kaynağıdır. Bu kronik hastalık genel olarak sol siyasetin en önemli yapısal sorunu olarakta yıllarca işlenmiş bir gerçektir. Türkiye`de halk neden lidere oy verir sorusunun cevabını işte bu türden toplumsal bir travma biçimine dönüşmüş yönetme-yönetilme anlayışında bulabiliriz. Kasımpaşa`da futbol oynamış, inşaatlarda çalışmış, onlar gibi ‘argo’ dili kullanan, gerektiğinde otoriter bir baba gibi çocuğunu azarlayan, baş örtülü eşi olan bir lider bu travmatik yönetim gerçeği sonucu bu seçimlerden kazançlı çıkan kişi olmuştur. 

Sonuç: CHP modernliği, modern devleti Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu gün ki anlamları içinde görmekten, yorumlamaktan vazgeçmeyerek, bunları değişen çağın gereklerine uyarlamayarak, ki bu çağa ayak uydurma söylemi M.Kemal`in en çok yaptığı vurgulardan biri olmasına karşın, kendi karşıtına dönüşmüş, tutucu, gelenekçi, totaliter bir ideolojinin bugünkü temsilcisi halini almıştır. CHP`ye karşın modernliği özellikle “tek bir ırk temeline dayalı ulus devlet” olarak değil, “vatandaşlık temeline dayalı, çok kültürlülük” olarak tartışmaya açan ve bu yönde en azından söylem geliştiren bir partinin şahlanışıydı son seçimlerde gördüğümüz. Bu anlamıyla AK parti reel politika ve değişen dünya bağlamında geliştirdiği politikayla CHP`ye karşın daha modern ve ilerici görünmektedir ve bu kimliğiyle birlikte geleneksel avantgarde yönetim anlayışını bir kenara itip halkın değişen yaşam dünyalarına karşılık gelen söylemler, politikalar geliştirebilmektedir. Bu yüzden modernlik, ilericilik veya tutuculuk gibi siyasal alanda oldukça sık duyulan kavramlar dünyanın ve Türkiye`nin değişen koşullarına göre değerlendirildiğinde yerli yerine otururlar. Bugün CHP`ye göre modern, ilerici duran AKP ileride değişecek olan başka koşullar altında CHP`nin tutuculuk koltuğuna yeniden oturabilir. Bunu sosyal darwinist kavramlarla ifade edersek ‘değişen koşullara ayak uyduramayan organizma’ yok olmaya mahkumdur. AKP böyle bir yok oluşun potansiyelini örneğin “çok kültürlük” bağlamı içinde Türkiye`de yaşayan diğer dini ya da mezhepsel azınlıklar karşısında ki duyarsızlığında, ısrarcılığında, bunları kültürel ve siyasal ret edişinde göstermektedir. Bu yüzden bugün Türkiye`de yaşamak, hayatta kalmak isteyen siyasal bir parti halkın ilgi, ihtiyaç ve sorunlarının değişmediği fikrinden ve anti demokratik gelenekçi kalıplarından vazgeçip, onların sürekli artan gerek ekonomik gerek kültürel sorunlarına kulak vermek zorundadır. Yaşadığımız son seçimler bize bunu böyle göstermiştir. 

Çetin Gürer 
Hamburg, 24.07.2007 


Dipnotlar: 

[i][b][size=xx-small]1 Bu şirketin seçim araştırma raporuna şu linkten ulaşmak mümkün: http://www.konda.com.tr/html/dosyalar/secim07.pdf
2 En son KONDA araştırma şirketinin uyguladığı araştırma örneğinde olduğu gibi yürütülen nicel sosyolojik araştırmaların temel dayanak ve çıkış noktası işte bu araçsal akıl kavramıdır. Bu aklın egemenliğinde bulunan bugün ki insan/sosyal bilimler(i) neticede insanı ve toplumu ele geçirme, kontrol etme ve de bunları boyunduruk altına almanın araçlarını ve buna uygun bilgiyi, bir meta olarak değişim değerine indirgenmiş bilgiyi üretirler
3 Bu özellikle ‘Baş örtüsü’ ve Alevi inancı meselesinde belirginleşmektedir. Türkiye modernliği ‘çıplak modernlik’ olarak tanımlayabileceğimiz oryantalist ve devlet kontrollü/tanımlı sunni modern bir din bakış açısıyla yorumladığından ne ‘türban meselesinde’ ne de ‘alevilik inancı’ meselesinde ileri bir adım atamıyor.
4 Buradan da anlaşılacağı gibi ‘modernlik’, ‘tutuculuk’ veya ‘gelenekçilik’ kavramları ancak reel politika ve değişen dünya konjunktürü içinde değerlendirildiğinde ya negatif ya da positif anlamları kazanırlar.
5 Yanlış anlamaya meal vermemek için: AKP ve benzeri partiler son kertede kavramın kendi anlamı içinde ne demokrattırlar ne de sosyaldirler. Nispi bir karşılaştırmayla kötünün iyisidir. Çünkü bugün neo-liberal ekonomi ve siyaseti benimseyip uygulayan hiç bir parti neoliberal programın doğası gereği ne demokrat, eşitlikçi ne de sosyal, halkçı olabilir. Bu nesnenin doğasına aykırı olurdu.
6 Halkın, kapitalizme ya da neoliberal piyasanın yoksulluğu ‘doğallaştıran’ sonuçlarına kurban edilmesi ve neoliberal politikaları uygulama gayretleri açısından bakıldığında CHP ve AKP aynıdır. Ancak aralarındaki tek fark, AKP iddia edildiği gibi halkın oylarını çalma adına da olsa seçimden seçime ya da Ramazan ayında CHP`den daha halkçıdır. CHP`nin bu anlamda bile olsa 80 sonrası ‘halkçı’ olduğu bir an bulunamaz.
7 Bu yazının tamamlanmasından sonra 30 Temmuz tarihli Radikal gazetesinde yer alan bir habere göre Emekli Subaylar Derneği Başkanı emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu 22 Temmuz seçimlerinde askerler ve ailelerinin oylarını CHP`ye verdiğini beyan etti. Yine aynı tarihli bir başka habere göre MSB lojmanlarında oturan askerlerin oy kullandığı sandıklardan birinci parti CHP ve çok az bir farkla ikinci parti MHP çıkmıştır deniyor.http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=228425 30.07.2007

Kaynaklar: 
1- Max Horkheimer&Theodor, W. Adorno 1995: Aydınlanmanın Diyalektiği; Felsefi Fragmanlar, Çev: Oğuz Özügül, İstanbul. 
2- M. Horkheimer 1951: Zum Begriff der Vernunft. Sozialphilosphische Studien (1972) içinde, Frankfurt am Main 
3- M. Horkheimer: Araçlar ve Amaçlar. Zur Kritik der instrumentellen Vernunft (1997) içinde, Frankfurt am Main 
4- Etyen Mahçupyan 2007: Kemalistler niçin değişimi hazmedemezler? http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=372,19.04.2007 
5- Jürgen Habermas 1981: Die Moderne: ein unvollendetes Projekt, Kleine Politische Schriften içinde, Frankfurt am Main.

 Marxortadan kaldırmayıp sadece basitleştirdiğininHorkheimer araçsal akıl”doğayı boyunduruk altına alan akıl ile insanı boyunduruk altına alan akl‘Araçsal aklın’ Horkheimer 1951:47, 1997:16Max Weber`Teknik-Rasyonalite’ Aydınlanmayı’devletinskolastik felsefenin, merkantilist ekonomi politiğin eleştirisi), emeğin/bireyin feodal bey karşısında özgürlüğünün ve kolonyalizme karşı ulusların bağımsızlığının savunulması ve de eşit şartlarda ticaret özgürlüğü vurgusuJ. Habermas, 1981: 444kendi zıttına’‘hezimet’ ‘hüsranın’ 

2- Modernliğin Gelenekçi Yorumu:batılı modernlik’‘bağımsızlık’Rosseaumal-para-mal’ulusalsanayi toplumu”devletçi seçkinlerin’ ‘ulus devlet’ batılı devletler arasında yer almak’ çok kültürlü devlet’ tekil modernlikler’ ‘tutuculuğu’ 

3- Devletçi Seçkinlerin Tutuculuğu:‘Ordu’ CHP’Devletçi seçkin’ modern’ ‘Altı ok’ gelenekçilik’  ‘tutuculuk’Kardeş Savaşı’ Kürt Sorunu’ dünyanın döndüğünün”yeni tutuculuk’çıplak modernlik’‘demokratlık’devlet dini sunnidir“batılı devletler arasında yer almak” kapitalizm”emperyalizm”sosyallik”‘halkçı’ tutucu-bürokratlar”üst sınıftan’ İrtica karşıtı’

 Değişimin itici gücü olarak Kemalistler:Etyen Mahçupyan “devletçi seçkinlerintutuculuğu’ Mahçupyandeğişime karşı olacağı ve değişmek istemeyeceğitepeden, yukardan aşağıya doğru olmalıdır’‘yönetme’ değişim ve halk’ değiştirilmesi, dönüştürülmesi”‘nesnedir’‘yönetenler’Tarihsel bir özne’ ‘yaşam dünyaları’  ‘halka rağmen halk için’ ‘argo’

Sonuç:“tek bir ırk temeline dayalı ulus devlet”vatandaşlık temeline dayalı, çok kültürlülük ‘değişen koşullara ayak uyduramayan organizma’ çok kültürlük”

Çetin Gürer 
Hamburg, 24.07.2007 


Dipnotlar: 

http://www.konda.com.tr/html/dosyalar/secim07.pdf





http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=228425





http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=372,