Barış ve Müzakere Sürecini Kurumsallaştırmak


Barış ve Müzakere Sürecini Kurumsallaştırmak

PKK lideri Abdullah Öcalan ile geçtiğimiz hafta gerçekleşen görüşmeler sonrası umutlar ve tedirginlikler eş zamanlı konuşulmaya başlandı. Kürt Meselesinin demokratik ve barışçıl yollardan çözümü için gerekli olan demokratik siyaset yolunun açılması, umutları ve beklentileri artırırken, yine bu sürecin de Oslo ve Habur’da olduğu gibi bir “yol kazasına” uğraması ve görüşmelerin bu nedenle başarısızlıkla sonuçlanma ihtimali duyulan tedirginliğin kaynağı olarak görünüyor.

Elbette yaşanacak bir “yol kazası” barış umutlarının yine uzunca bir süre ertelenmesine yol açacak ve her seferinde toplumsal ve siyasal linçi yeniden hortlatacaktır. Ancak şu anki gidişata bakıldığında herhangi bir  “yol kazasını” önleyecek elimizde hangi araçlar var sorusuna verilecek olumlu bir cevabımız da yok maalesef. Yani karşılıklı güven oluşturan adımlar atılsa bile –ki buna Abdullah Öcalan’ın müzakere koşullarının iyileştirilmesi de dâhil- ve bir anlaşmaya varılsa bile şu anki yöntemle Başbakan Erdoğan’ın atılan adımlardan, imzalardan, verilen sözlerden vazgeçmesini, geri dönmesini engelleyecek; yapılan anlaşmaları geçersiz kılmasını önleyecek bir mekanizma mevcut değil. Nitekim Oslo görüşmeleri sonrası yaşanılan en önemli “yol kazası” Başbakan Erdoğan’ın imzalanan protokollerden vazgeçmesi, bunları yürürlüğe koymaması değil miydi? Özce, müzakere ve barış süreçleri devlet ve hükümet cephesini sorumlu ve bağlayıcı kılacak mekanizmalardan yoksun yürütüldüğünde bu süreç ilk yol kazasında bitme tehlikesine her zaman teşnedir.

Her ne kadar henüz müzakerelerin değil görüşmelerin başlatıldığı söylense de mevcut işleyiş yöntemine bakıldığında bunun diğerlerinden –Oslo’dan- çok farklı araçlarla işletilmediği görülmektedir/anlaşılmaktadır. Kabaca ifade edersek: Başbakan Erdoğan’ın isteği ve inisiyatifi doğrultusunda devletin bürokratları ilgili kişilerce –bu kez Abdullah Öcalan- görüşmeler yapıyor; İstediği kişileri sürece dâhil ediyor – bu sefer BDP-; Bu görüşmelerin içeriği ve süreç kesinlikle şeffaf tutulmuyor –bazı gazeteciler ve Büyükelçiler hariç-; hükümet cephesi yapılan görüşmeleri kapalı kapılar ardında kendisi değerlendirip sonuçlara tek başına karar veriyor. Bu yöntemle, hassasiyeti, kırılganlığı ciddiyeti ve aciliyeti aşikar olan Kürt Meselesi, demokratik ve barışçıl yoldan çözülmek isteniyor. Erdoğan ve hükümet bu yöntemi kullanarak Selahattin Demirtaş’ın da belirttiği gibi hem “tek başına çözemeyeceği bir meseleyi” çözmeye çalışıyor hem de toplumun kılcallarına kadar acı sonuçlarını hissettiği bir sorunun çözümünü kendi inisiyatifine endeksliyor.

Şimdiye kadar olası yol kazalarını engellemek için vurgulanan şey dil ve üslup konusu oldu. Barış dilinin konuşulmasının sürecin sağlıklı ve başarıyla işlemesi için gerekli olduğu, karşılıklı güven artırıcı adımların gerekliliği vurgulandı. Bunlar elbette değinilmesi ve dikkat edilmesi gereken hususlardır. Özellikle sembolik şiddetle yüklü bir dil ve üslupla diyalog, müzakere, barış inşa edilemeyeceği açıktır. Buna elbette müzakereyi yürütecek tarafların eşit koşullarda bulunması gerekliliği de eklenmelidir. Ancak barış ve müzakere sürecini birilerinin üslubuna ve diline bu kadar da bağımlı hale getirmemek gerekir. Elbette yıllardır milliyetçi, ırkçı ve şoven bir kavram setiyle kendi yaşam dünyasını kurmuş olanların bir günde dilini ve üslubunu değiştirmesi beklenemez. Kaldı ki,  bu başarılsa bile Kürt Meselesi gibi muazzam büyük bir sorunun çözümü, kazasız belasız yol alamaz. Elbette yol kazaları da olacaktır, önemli olan küçük bir yokuşta yoldan geri dönmemektir ve olası kazalara rağmen müzakere sürecinin devam ettirileceği araçların çalışmaya devam edebilmesidir. Çünkü bu son süreç de tıkanır yarı yolda kalırsa bir sonraki adımın nasıl ve kiminle atılacağı sorusunun cevabı oldukça zordur.

Dolayısıyla bunun başarılması için gerekli yol, mevcut yöntemin revize edilmesi ve müzakereleri Başbakan Erdoğan’ın keyfiyet ve belirleyiciliğinden çıkarıp, bunu TBMM’nin kendi içinde oluşturacağı ya da TBMM dışında görevlendireceği karma bir komisyona devretmektir. Bu komisyonun görev ve işleyişi de aynı Anayasa Komisyonunda olduğu gibi bir yönetmelikle tanımlanmalıdır. Bir yönetmelikle kurulmuş komisyonun yürüteceği görüşme ve müzakerelere, atacağı imzalara, vereceği sözlere hukuki bir meşruiyet kazandırılmış olur ve bu sayede kimse attığım imzayı, verdiğim garantiyi tanımıyorum diyemez kolaylıkla. Benzer bir sorun örneğin 1996 yılında Meksika hükümeti ve EZLN güçleri arasında da yaşanmıştı. Tarafların karşılıklı uzlaşarak anlaşmaya vardığı ve yerli halkın özyönetim hakları da dâhil olmak üzere siyasal, kültürel olarak tanındığı San Andreas antlaşmasını Meksika hükümeti daha sonra tanımadığını deklere ederek yürürlüğe koymadı ve antlaşma maddelerine uymadı. Çünkü bu antlaşma hukuki bir bağlayıcılığı olmayan ve doğrudan hükümet başkanının görevlendirdiği kişilerce yapılmıştı.

İkinci bir araç olarak, varılan antlaşmaların yürürlüğe konmaması durumunda dışarıdan bir baskı gücü veya dayatma gücü olabilecek uluslararası kurum temsilcileri bu sürece gözlemci ve düzenleyici statüsüyle dâhil edilebilir, bunun önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Bunun için örneğin Oslo’da olduğu gibi bir devlet temsilcisi yerine Birleşmiş Milletlere ya da benzeri bir kuruma başvurarak gözlemciler istenebilir. Bu araç da benzer biçimde, verilen sözlere ve yapılacak anlaşma maddelerine bağlı kalma yolunda işlevsel olabilir.

Üçüncü bir araç olarak meclis çatısı altında oluşturulacak komisyonla koordineli çalışacak ve görüşme ve müzakere sürecini izlemekle görevli sivil toplum temsilcilerinin oluşturacağı bir izleme kurulunun oluşturulmasıdır. Bu komisyon hem önerileri hem de eleştirileriyle görüşmeleri ve müzakereleri doğrudan yürütecek meclis komisyonuna katkı sunabilir ve de tarafların sözlerini tutmaları konusunda demokratik bir baskı mekanizması işlevini yerine getirir.

Bu türden bağlayıcılığı olan araçlar geliştirilmeden yol kazası yaşanmamasını umut etmek maalesef çok gerçekçi değil ve yapılacak müzakere ve antlaşmalar maalesef ki sürdürülebilir bir özellik taşımaz. Bu nedenle barış ve müzakere sürecini kurumsallaştırmadan yol almak yol da kalmaya en başından razı olmaktan başka bir anlam taşımaz. Buradaki araçlar sadece örnek olması nedeniyle ele alındı önemli olan yol kazalarını önleyecek yöntem ve araçların gerekliğinin görülmesidir.

Not: Maalesef ki bu satırlar yazılırken, Paris’ten Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez’in katliam haberi ulaştı Türkiye’ye. Yol kazasından öte büyük bir provokatif vahşet ve de gözdağı olan bu katliam da göstermektedir ki Kürt Meselesinin demokratik barışçıl çözümü tahmin edilenden çok daha büyük olaylara gebedir. Umarız ki bundan sonra bu türden insanlık dışı vahşi cinayetler hiç bir süreçte yaşanmaz ve bu, müzakere sürecini bitirme boyutunda etkilemez.