Çok mu Zor?



Çok mu Zor?

Alıkonulan CHP milletvekili Hüseyin Aygün, serbest bırakıldıktan sonra yaptığı açıklamada, “genç arkadaşların bu şiddet ve savaşı gereksiz bulduğunu, barış istediklerini; talep edilen demokratik özerkliğin silaha başvurmadan pekâlâ mümkün olduğunu, dünyanın pek çok yerinde zaten uygulandığını” aktarmıştı kamuoyuna. 

PKK’nin, “genç arkadaşların” anlamsız, gereksiz bulduğu şiddeti, silahı, çatışmayı diğer tarafın da anlamsız bulması ve durdurması niye bu kadar zor? PKK’nin, BDP’nin, Abdullah Öcalan’nın ve Kürt halkının çoğunun, istediği, talep ettiği demokratik özerkliğe evet diyebilmek için daha kaç kişinin herhangi bir saldırıda ölmesi, yaralanması veya sakat kalması gerekiyor? 

“Evet, haklısınız demokratik özerklik için daha fazla insanın ölmesi anlamsız; bu talebin kabul edilmeyecek hiçbir yanı yok” demenin bedeli her gün ve her gün kaybedilen, sakat kalan, cenazeleri bile tanınmayacak hale gelen, kaçırılan insanların ödediği bedelden daha mı ağır olacak? Silahın, tankın, topun, uçağın, helikopterin sesiyle büyüyen çocuğun yaşadığı korkudan, travmadan; ağacı, ormanı yakılan, bağını bahçesini bırakıp terk etmek zorunda kalan bir insanın çaresizliğinden, acısından daha mı ağır olacak “evet” diyebilmek? Ya da her türden güvenlik ve askeri harcamanın yaratmış olduğu ekonomik tahribattan daha mı büyük olacak bu bedel?
Ne “düşünmezsen Kürt sorunu yoktur” tekbenciliği ile ne de şiddet ve silahla bu ülkede Kürt sorunun çözülemeyeceği açıktır. Kafayı kuma gömerek herkesin bildiği gerçeğin yok olacağını sanmak kendini kandırmanın da ötesinde bu ülkede insanların canına, malına ve hayatına mal olmaya devam ediyor. Kafayı bir an önce kumdan çıkararak bir tarafın zaten kabul ettiği gerçeği görmek ve buna uygun girişimleri başlatmak geçmişin yaralarını hemen sarmasa bile gelecekte açılacak olası yaraların önüne geçecektir. 
Bugün kafasını kumdan çıkarmak istemeyen herkesin gerçekten kendine sorması gereken soru “talep edilen demokratik özerkliği” kabul etmek kime ne kaybettirecek ya da kazandıracaktır. 

Demokratik özerklik nev-i şahsına münhasır olsa da gerçekten de ifade edildiği gibi benzerleri bugün dünyanın pek çok yöresinde bulunmaktadır. Moldova’da Gagavuz Türkleri; İtalya’da Ladinler, Almanlar, Sicilyalılar; Finlandiya’da İsveçliler; Belçika’da Almanlar, Almanya’da Danimarkalılar; Gürcistan’da Abhazlar, Çin’de Uygurlar, İngiltere’de Kuzey İrlandalılar, Meksika’da Zapatistler…Hepsi üniter devlet sınırları içinde kendi kendini yönetme yetki ve gücüne sahip bölge ve topluluklar.

Evet, Kürtlerin de kanın, çatışmanın, silahın, patlamanın susması için istediği şey bu: kendi kendini yönetmek. Yani, ben kendi toplumsal, siyasal ve kültürel varoluşumu yasal toprakları içinde yaşadığım devletin merkezi iktidarına, keyfiliğine, kısacası bunu şansa bırakmak istemiyorum demektir. Çünkü bu gücün, bu keyfiyetin bana yaşattığı acıları, sorunları biliyorum ve bu yüzden varlığımı anayasal ve hukuki çerçevede güvence/garanti altına almak istiyorum; bu araçlar dışında varlığımı koruyabileceğim başka araçların (şiddetin, ulus devletin) ne anlamı, ne gereği ne de güvencesi olduğunu düşünüyorum; geçerli ve en güvenilir araç benim için anayasa ve hukuktur ve ancak bu sayede nasıl yaşamak istediğimi demokratik yollarla belirleyebilir ve kendi kendimi demokratik olarak yönetebilirim demektir özetle.
Kürt meselesini “ileri demokrasi” içinde çözeceğim diyenler attıkları her adımda filin zücaciye dükanına girmesi gibi ortalığı kırp dökmekten öte bir şey yapmıyor. Oysa aklın yolu bir ve atılacak adımlar belli. Taleplere kulak vermek ve talepleri en üst seviyede karşılamak. 
Bugün dökülen kanın, yaşanan acının en büyük sorumluları, taleplere kulak tıkayanlar ile bu kulağa tıkaç olanlardır. İşte bu yüzden bugün Türkiye halkının yapması gereken kulak tıkayanlarla yaptığı suç ortaklığından vazgeçmesi, barış, huzur ve güven içinde yaşamak için sorumlulara görevini yaptırması ve taleplerin karşılanmasına dönük çabaların başlamasını sağlamaktır.