Komplonun Rövanşı! Newroz 2013

Komplonun Rövanşı! Newroz 2013


21 Mart Diyarbakır Newrozunu, siyasal ve kültürel görkemiyle geride bıraktık. Öcalan’ın yaptığı tarihsel açıklamayla Kürt Meselesi yeni bir ivme kazandı ve yeni bir dönemece daha girmiş oldu. Bu yeni süreçten rahatsız olanlar olduğu kadar anlamakta ve anlamlandırmakta güçlük çekenlerin de olduğu ilk günlerin tartışmalarında ortaya çıktı. Elbette bu çağrı ve tarihsel dönemeç, soğukkanlı bir tarzda uzunca bir süre daha konuşulacak, tartışılacak ve analiz edilecektir. Ama bu öncelikle Kürt halkının ve onun siyasal aktörlerinin kendinde bir siyasal özne olduğu, kendisi ve kendi adına konuşabildiği, karar verebildiği kabulünü gerektirir ve bu sayede ‘ev sahibi’ dilinden kurtulmuş analizler ortaya çıkabilir.

‘Çokkültürlü milliyetçi’ olarak nitelenebilecek bu tür yaklaşımlarla yapılan eleştiriler bir tarafa bu çağrının, Kürt siyasal hareketini, özellikle BDP ve PKK/KCK’yi nasıl dönüştüreceği ve de Kürt halkının kolektif haklarına kavuşmasında nasıl bir rol oynayacağı düşünülmesi gereken iki önemli sorudur. Başka deyişle bundan sonra Kürt meselesinin çözümünün iki önemli aktörü olarak PKK ve BDP demokratik siyaset dönemi için ne tür yapılanma ve yenilenme içine girecek? Ve daha da önemlisi bu çağrı, Kürt halkının kolektif haklarına kavuşmada ne kadar bir mesafe kat ettirecek? Bu çağrıdan öncelikle çıkarılması gereken sonuç, bunun Kürt Meselesinin çözümüne yaptığı/yapacağı katkıları okuyabilmektir. Yoksa, neden ‘İslam vurgusu’ var, neden ‘Aleviler yok’ ve benzeri nokta atışı tartışmalarla polemiğe girmek değil.

Böyle bir çağrının katkısı ancak tarihsel bir okuma ve konumlandırmayla anlaşılabilir niteliktedir. Kürt Meselesinin özellikle son iki yıllık tarihine bakmamız Öcalan’ın çağrısının büyük önemini, Kürt hareketine ve Kürt meselesinin çözümüne yaptığı katkıyı görmemizde bize oldukça yardımcı olacaktır.  Böyle bir çağrıyı tarihsel bağlamdan kopuk her okuma, açıktır ki süreçten beklentiler ve umut ile çağrının amacı arasındaki açı farkını görmekte zorlanacaktır.

Bu çerçevede ilk olarak BDP ve PKK’nin Kürt Meselesinin çözümüne dönük siyasetlerinin özellikle son dönemdeki seyrini hatırlamak gerekir. BDP’yle başlarsak: Çok değil daha geçen yıl, 2012 Newrozunda BDP’nin organize ettiği tüm kutlamalar yasaklanmış, sadece Diyarbakır’da yoğun çatışmalar sonrası kitlesel bir kutlama yapılabilmişti. BDP’ye adeta ‘sokağa çıkma yasağı’ uygulamasının en şiddetli örneklerinden biriydi 2012 yılı Newroz kutlamaları. Yine aynı yıl Temmuz ayında BDP’nin yapmak istediği ‘Öcalan’a Özgürlük’ mitingi Diyarbakır valiliği tarafından yasaklanmış, şehir adeta savaş alanına dönüşmüştü. Eşgenel başkanlar G.Kışanak ve S.Demirtaş bu mitingde polisin sert müdahalesine maruz kalmış, milletvekillerinin üzerine panzerler sürülmüş, atılan gaz bombaları ve panzerlerden sıkılan sular nedeniyle G. Kışanak güçlükle yerden ayağa kalkabilmişti. Aynı mitingde milletvekili Pervin Buldan polislerin direkt hedefi haline gelerek ayağından ağır yaralanmıştı. Bir başka miting sonrası Van milletvekili Özdal Üçel polisler tarafından tekmelenmiş ve polislerin yumruklarını hedefi haline gelmişti. Benzer şekilde Ahmet Türk, Batman’daki Newroz kutlamalarına müdahale esnasında bir polisin gözüne attığı yumrukla yaralanmıştı. 2012’de yaşanan benzer olaylar için bu liste daha da uzatılabilir, ancak kısaca geçtiğimiz yıl bir siyasi parti olarak BDP’nin yapmak istediği her tür toplantı, basın açıklaması, gösterisi yasaklanmış ve güvenlik güçlerinin şiddetli müdahalesiyle engellenmişti. Bu aynı zamanda Kürt halkının seçilmiş temsilcileri üzerinden halkın kendisi ve siyasal değerlerinin de ayaklar altına alınması demekti.

Kendisini Kürt meselesinin barışçıl çözümüne adamış bir siyasi partinin adeta adı konulmamış bir ‘yasaklı parti’ muamelesi gördüğü bir dönem yaşamıştı. Tüm bunlara 2009 yılında başlayan artarak devam eden KCK tutuklamalarını eklemeyi unutmamak gerek. Binlerce BDP siyasetçisi ve çalışanının tutuklandığı, tüm kurumlara polisiye baskınların yapıldığı ve bu nedenle pek çok il ve ilçe yönetimi işleyemez hale getirilmiş ve BDP neredeyse kapatılmış bir partiye dönüştürülmüştü. Her gün yapılan tutuklama operasyonları karşısında BDP âdeta çaresiz bırakılmış öz-savunma dışında bu çıkmazı aşacak politik bir çıkış geliştirememişti.

Sokakta yaşanan sıkışmanın benzerini meclis çatısı altında da yaşamıştır. BDP ne yeni Anayasa yapımı konusunda ne de Kürtlerin kolektif hakları konusunda adım atamıyor, hükümete ve devlete de adım attırabilecek bir güç gösteremiyordu. Sürekli ‘terör örgütü uzantısı” damgasıyla bu alanda da BDP adeta işlevsiz hale getirilen, parlamentoda çalışamaz bir partiye dönüştürülmüştü.

Her alanda yaşadığı bu türden yasal ve yasa dışı şiddetle BDP’ye toplum karşısında sürekli itibar kaybettirmek istenmiş ve çalışamaz duruma getirmek hedeflenmişti. BDP’nin yaşadığı siyasal tıkanmanın zirve yaptığı bu dönemde devlet ve AKP hükümeti, BDP’yi her alanda “kilitlemiş”, özellikle Kürt meselesinin çözümüne ve barışa ilişkin konuşmasını, politika üretmesini neredeyse fiilen engellemişti.

Kürt Meselesinin çözümünde bir diğer tıkanma sürecini de PKK hareketi yaşamıştır. “Oslo Süreci” sonrası hamlelerine baktığımızda sonuç, ne PKK’nin ne de Kürt halkının öngördüğü gibi olmamıştır. 2012 yaz aylarından sonbahar ortalarına kadar özellikle Şemzinan bölgesi olmak üzere pek çok noktada ‘alan hâkimiyeti’ kurmayı başaran PKK güçleri, bununla yeni stratejik bir dönemin başladığını duyurmuştu. Bayrak çekme, askeri, karakollara hapsetme, yoğun yol kontrolleri, rehine alma gibi eylemlerin yoğunluk kazandığı bu yeni stratejik süreçte CHP milletvekili Hüseyin Aygün Tunceli-Ovacık yolunda PKK gerillaları tarafından kaçırılmış ve bununla hükümet de artık zorlu bir viraja girmişti. Tüm bunlara rağmen kırsal alandaki başarı kentlere taşınamamış, kentlerde ‘fiili durumlar’ ortaya çıkmamıştı. Türkiye, PKK eylemleri sayesinde Kürt meselesini konuşur hale gelmekle birlikte, hükümet ve devlet cephesinde de siyasal çözüme dönük bir değişim ortaya çıkmamıştı.

Bu çerçevede BDP ve PKK’nin Kürt Meselesi’nin çözümü ve Kürt halkının haklarının elde edilmesi ve siyasal statüsünün kazanılmasına dönük mücadelesi, son bir buçuk yılda ne hukuki ne de fiili alanda kazanımlar yaratamıyordu, tersine tutuklamalar, gözaltılar ve engellemelerle mevcut kazanımlar da zarar görme tehlikesi yaşıyordu. Benzer biçimde AKP eliyle devletin yürütmüş olduğu ‘savaş ve şiddet politikaları’ da ne PKK’ye ne de BDP’ye geri adım attıramıyor, sadece yaşanan tıkanıklığın devamına neden oluyordu.

BDP ve PKK’nin siyaset alanında yaşadığı bu tıkanıklığı ilk aşma girişimi, bilindiği üzere Türkiye ceza evlerindeki PKK/KCK tutuklularının başlatmış olduğu süresiz açlık grevleri oldu. Tutukluların anadilinde eğitim, anadilinde savunma ve Abdullah Öcalan’a özgürlük ve Öcalan üzerindeki izolasyonun kaldırılmasına dönük talepleriyle yetmiş günden fazla süren açlık grevleri, Öcalan’ın çağrısıyla bir gecede sonlandırıldı.

Buna karşılık hükümet, açlık grevlerinin bitiminden kısa süre sonra anadilinde savunmanın önünü açacak bir düzenlemeyi meclisten geçirdi. Bu süreçte hükümetin aynı zamanda Abdullah Öcalan’la da görüşmelere başlamış olduğunu bu yeni barış süreciyle birlikte öğrenmiş olduk.  BDP ve PKK’nin hükümete siyasal açıdan ‘olumlu’ adım attıramamasını, dolayısıyla yaşanan tıkanıklığı bu sayede ceza evlerinde bulunan tutuklular önemli ölçüde başarmış oldu. Bu başarıyla cezaevleri de gerektiğinde siyasal alana müdahil edeceğini göstermiş ve Kürt siyasal hareketinin Türkiye’deki Öcalan, PKK ve BDP’ten sonra dördüncü siyasal aktörü olduğunu ortaya koymuştur.

Bu sayede açlık grevleri Kürt meselesinin çözümünde iki önemli aktörün olduğunu - Öcalan ve KCK/PKK tutukluları- ve bunların siyaseten devlete ve hükümete adım attıracak etkiye sahip olduğunu gösterdi. Buna karşın ise BDP ve PKK, devlet ve hükümetin ‘mutlak kötü’ olarak damgaladığı ve siyaset alanı dışında tutmaya çalıştığı aktörler konumunda kaldı. İşte, 2013 Diyarbakır Newroz kutlaması ve Öcalan’ın burada okunan mesajın anlamının tam da bu tarihsel bağlamda ortaya çıktığı görülmektedir. Bu çağrı sayesinde Öcalan, uzunca bir süredir siyaset alanı dışında tutulmaya çalışılan BDP ve PKK’yi yeniden siyaset alanına dâhil etmeyi başardı. Bu sayede Öcalan BDP ve PKK’nin de Kürt Meselesinin vazgeçilmez siyasal aktörleri olduğunu kabul ettirmiş oldu.

BDP ve PKK’nin siyaset alanına bu dönüşü, ‘PKK’nin meşrulaşması’ olarak da yorumlandı. Ancak söz konusu olan elbette bu değildir. Zira her iki parti de Türkiye toplumunun önemli bir kesimi için ki başta Kürtler olmak üzere, zaten meşruiyeti ve toplumsal desteği olan güçlerdir. Bilakis söz konusu olan, her iki aktörün siyaset alanına yeniden girebilmiş olmasıdır. Bu oldukça önemlidir çünkü BDP ve PKK, Kürt Meselesinin çözümünde katkısı, desteği ve işbirliği aranması gereken önemli aktörlerdir, sorunun ne kendisi, ne parçasıdır, bizzat Kürt meselesini çözmek isteyen taraflardır.

Tam da bu özellikleri nedeniyle BDP ve PKK bu yeni süreçle birlikte, Kürt meselesinin demokratik siyasal çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesi, ezilen sınıfların ve ötekilerin haklarının savunulması, eşit, özgür ve demokratik bir Ortadoğu’nun inşası gibi kendi varoluş amaçlarına uygun rolü oynayabileceği olanak ve imkana kavuşacaktır.

Son olarak Öcalan’ın çağrısının bir diğer katkı ve önemi ise Kürt toplumunda 1999’dan beri devam etmekte olan toplumsal ve siyasal bir yaranın iyileştirilmesine dönüktür. Öcalan’ın 1999 yılında Kenya’dan Türkiye’ye getirilmesi Kürt halkında siyasal ve toplumsal bir ‘travma’ olarak yaşandı ve bu ‘uluslararası komplo’ olarak görüldü. Başta Öcalan olmak üzere PKK ve Kürt halkı bu ‘komployu’ Öcalan kişiliğinde tüm Kürt halkına karşı düzenlenmiş bir ‘imha girişimi’ olarak gördü ve okudu. Kendi toplumsal ve siyasal varlığına yönelmiş bir tehdit olarak gördüğü bu ‘tutukluluk halini’ Kürt halkı, ancak Öcalan’a daha fazla sahip çıkarak, Öcalan’ın özgürlüğünü daha fazla savunarak ortadan kaldıracağına inandı ve bu yönde her türden demokratik eylemler ve sivil itaatsizlik eylemlerine başvurdu.

Neticede 2013 Newrozu, sembolik de olsa Öcalan’ın yıllardır izole tutulduğu cezaevi duvarlarını aşıp Diyarbakır meydanlarında Kürt halkına seslendiği bir gün olarak yaşandı. Newroz alanı, halkın yıllardır Öcalan’a gösterdiği sahiplenmenin en üst noktada yaşandığı bir şölene dönüştü. Tüm bunlara Öcalan’ın alandaki simgesel varlığı damgasını vurdu. Dolayısıyla uzlaşamaz sanılan ‘düşmanları’ bile uzlaştırabileceğini gösteren ‘siyasetler üstü’ iradesiyle Öcalan, kendi kişiliğinde Kürt halkına karşı yapılmış olan ‘uluslararası komployu’ da bu sayede boşa çıkartmış; yaşanan siyasal ve toplumsal bir travmayı ise şölene dönüştürmüştür. Bu anlamıyla yeni süreç, Kürt halkına bu komplonun tarihsel bir rövanşını bir ölçüde armağan etmeyi başarmıştır.