Küresel Apartheid ve Göç Politikası

 cetin gurer - 09/02/2008 17:07:58 (789 okunma)

Küresel Apartheid ve Göç Politikası

Küreselleşme en basit biçimiyle dünya toplumlarının ekonomik ve politik açılardan birbirine bağlanması, birbirini etkilemesi, ulus devlet mantığına dayalı toplumsal, siyasal ve ekonomik bağımsızlığın giderek bağımlı hale gelmesi biçiminde tanımlanmaktadır. Bu bağımlılık/bağlılık süreci içinde insan ve toplum yaşamını var eden her türlü alan yapısal ve fonksiyonel değişimlere uğramaktadır. Değişim, neoliberal ekonomi ve politik konzepte adaptasyon/uyum olarak kendini göstermektedir. Neoliberalizm teorisyenlerine göre (Carl Menger, Friedrich August von Hayek ve Milton Friedman) toplum ve ekonomi bilinemez, kavranamaz doğa yasalarına göre işlediğinden bunları rasyonel kurallarla yönetmeye, planlamaya çalışmak imkansızdır ve irrasyoneldir. Bu yüzden neoliberal teorisyenler, ekonomi ve toplumda mutlak olanı, en iyi olanı, en rasyonel olanı bulmak ve yönetmek gibi “nesnel aklın” alanına giren her türden faaliyeti saflık olmasa bile ütopyacılık ve boş hayalcilik olarak görmekteler ve bu düşünceleriyle liberal dönem (modern dönem) mutlakiyetçiliğine, akılcılığına ve ütopyacılığına karşı büyük bir meydan okumaya girişmekteler, eşitsizliğin “doğal” olduğunu eşitlikten söz etmenin ise “gayri akli” olduğu teorisini yazmaktadırlar. İşte küreselleşmeyle birlikte yaşanan toplumsal ve insan hayatının pek çok alanındaki bu yapısal-fonksiyonel değişim ve uyum süreçlerini neoliberal irrasyonaliteye, bireyciliğe ve mevcut/gündelik olana uyum/adaptasyon ve de eşitsizlğin yüceltilmesi olarak görmekteyiz. Bu yüzden neoliberal politikalar bağlamında gördüğümüz, duyduğumuz, yaşadığımız değişim ve olaylarda her hangi bir rasyonel (akli) gerekçe aramaya çalışmak veya bunları rasyonel biçimlerde gerekçelendirmeye çalışmak hem teorinin içsel kurgusu açısından hem de uygulamaların kendinde bir irrasyonellik barındırması gereğinden dolayı imkansızdır. Buna iyi bir örnek küreselleşme ve uluslararası göç bağlamında yapılan çalışmalarda sıkça tespit edilen şu cümleden çıkarılabilir: “Küreselleşme iletişim ve taşımacılık teknolojilerinde maliyetlerin düşmesine neden olduğundan uluslararası ve uluslarötesi “göç alanları” yaratmaktadır, bu alanlarda insanlar serbestçe dolaşabilmektedir ve bu anlamda küreselleşmenin göç yoğunluğunda bir artışa sebep olacağı” öngörülmektedir. Olgusal olarak bakıldığında göç ve emek hareketleri yoğunluğunda böyle bir artışın varlığından söz etmek, özellikle kalifiyeli olmayan emek gücü açısından imkansızdır. Ancak teslim ve tespit edilmesi gereken küreselleşme ve göçe ilişkin öngörülerin olgusal olarak göç ve göçmen politikalarında bir apartheid sistemi uygulanması gereğine zımni olarak gönderme yaptığıdır. Bu gizliliği şu şekilde formule ederek daha açık hale getirebiliriz: Neoliberalizm kuzey ve güney arasında global düzeyde bir proleterleşmeye, yoksullaşmaya ve de iletişim ve taşımacılık teknolojilerinde ucuzlamaya neden olmakta, bu yüzden aman dikkat güneyden kuzeye elini kolunu sallayan çıkıp gelmesin, bunun önlemi alınsın! Peki bunun önlemi nasıl alınmakta? Buna Federal Almanya`nın çıkardığı yeni göçmen yasası ve bunun sonuçlarına bakarak açıklamaya çalışalım.

“Göçtük”

Federal Alman Hükümeti 2007 yılı yaz aylarında yeni bir göçmen ve göç yasasını yürülüğe soktu. Bu yasanın çıkarılma gerekçesi kamuoyuna ilk önce“göçmenlerin haklarını daha iyi savunmak”, “göçmenlerin uyum problemlerini kolaylaştırmak” ve de “küçük yaşta zorla ve sahte evliliklere engel olmak” biçiminde anlatıldı. Yasanın içeriği netlik kazanmaya ve göçmenlerin bu yeni yasayla daha da mağdur olacakları anlaşılmaya başladığında iş işten çoktan geçmişti, yasa yürürlüğe konulmuştu bile. Yasaya ilişkin yapılan “uyum zirvesini” pek çok göçmen derneği ve kurumu protesto etti ve katılmadı bile. Ancak bu protesto “protokol” düzeyinde kaldığından yasanın gerçek mağdurları açısından olumlu yönde bir değişme yaşanmadı. Bugün sadece bir kaç ülke vatandaşı için geçerli olan bu yeni göçmen yasası uygulanmaktadır. Buna göre Almanya`ya “aile birleşimi vizesiyle” yerleşmek isteyen evli bay ve bayanlardan Goethe Enstitüsü`nün düzenlediği sınava girmeleri ve bu sınavı geçmeleri istenmektedir. Sınavı yeterli puanla geçenler aile birleşimi vizesine başvurabilme hakkını kazanıyor, ancak evlendiği kişinin tam zamanlı bir işe sahip olması durumunda “ithal damat/gelin” Almanya topraklarına ayak basabiliyor (Diğer keyfi/yasal uygulamaları yok sayarsak). Yeni göç yasasının bu uygulaması “ithal damat/gelin” adaylarına tam “göçtük” dedirtecek boyutta. Adaylar istenilen sınavı geçebilmek için en az iki aylık bir sürede Almanca öğrenebilecekleri kurslar veya Almanca öğretmenleri bulmak zorundalar. Bulamazlarsa bulacakları bir yere “ilk göçlerini” yapmak zorundalar. Bugün Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirler civar illerden gelen, ya akrabaları, tanıdıkları ya da kendi kiraladıkları evlerde, öğrenci yurtlarında, otellerde kalan damat ve gelin adaylarıyla dolmakta. Bu türden ikamet koşulları altında adaylar yeni bir dil öğrenecekler, sınava hazırlanacaklar ve sınavı geçecekler!. Nermin Abadan Unat “Bitmeyen Göç” adlı eserinde küreselleşme çağında göç hareketlerinin “informell kurumlar” yarattığına vurgu yapmaktadır. Bunlar göç sürecini illegal kazanç yollarıyla organize eden, potansiyel göçmenler üzerinden kazanç sağlayan kişi ya da kurumlardır. Öyleyse her göç politikası uygulamasının göç ve göçmenleri biraz daha çok informell kurum ya da kişinin eline terk ettiğini buradan çıkarabiliriz. Federal Almanya`nın yeni göç yasası mağdurları içinde bu durum geçerlidir. Gerek Almanca kurs fiyatlarının ve ders materyal fiyatlarının artırılması gerek danışmanlık hizmeti iddiasında bulunan kişi ya da işletmeler gerekse konsolosluklar önünde gayri meşru yollardan müracat formu doldurarak, işlem takip ederek para kazanan “yardım melekleri” bu sürecin bir parçası durumundadırlar. Elbette bu süreci göreli daha az maddi ve manevi sorunla atlatan adaylar olabilir ancak bu süreçten mağdur olan kişi sayısı oldukça yüksek. Federal Almanya`nın yeni göç yasası bir yandan neoliberal küreselleşmenin bir ekonomi politik uygulaması olarak karşımıza çıkarken diğer yandan ise “göçmen adayını” sürecin en başından itibaren “göçürten” uygulamalara zemin hazırlamaktadır. Bu yeni yasayla insana “göçtük” dedirtecek uygulamalar, kişilerin “yaşam dünyalarına” dönük bir çalışmayla daha net biçimde gözler önüne serilmeyi beklemektedir.

Peki Almanya bu yeni göç politikasıyla ne hedefliyor?

Almanya`nın bu yeni göç yasasıyla ulaşmak istediği sonuç iddia edildiği gibi ne “zorla ve sahte evliliklerin önüne geçmek” ne de “göçmen haklarını korumak” tır. Birinci olarak Almanya bu yasayla güneyin “istenmeyen” emek gücünü bir apartheid sistemiyle kendi ülkesine hapsetmek, potansiyel göç yollarını daha başlamadan oracıkta sona erdirmeye çalışmaktadır. Türkiye, Fas ve Afganistan gibi ülkelerde bu türden uygulamalara rastlamak mümkündür. Örneğin siyasi mültecilerin iltica müracatlarını bulundukları ülkede kabul eden bürolar açılmaktadır, ki böylelikle siyasi mülteciler durumlarının aciliyetine bakılmaksızın kendi ülkelerinde alıkonulmaktadırlar . Bu global apartheid sistemiyle Almanya hem küresel düzeydeki“proleter yapının” ayakta tutulmasında üzerine düşen küresel aktör olma görevini yerine getirmekte hem de “istenmeyen göçmenin” sorunlarıyla (işsizlik, sosyal yardım, sağlık, kaçak çalışma vs) kendi ülkesinde karşı karşıya gelme ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. İkinci olarak küreselleşmenin bir sonucu olarak yoğun teknoloji üretimine dayalı üretim ve hizmet sektörünün ihtiyaç duymadığı emek gücünün, Samir Amin`in deyimiyle küresel kapitalizmin güneyin ülkelerinde “boşa çıkardığı” kalifiyesiz emek gücünün uluslararası dolaşımını kısıtlamak veya kontrol altında tutmak amaçlanıyor. Bilindiği üzere günümüz toplumları “sanayi sonrası toplum” veya “bilgi toplumu” gibi kavramlarla tanımlanırken vurgulanan ise, üretimin kendisi ve örgütlenişinin (Postfordist) değiştiğidir. Bu değişim kendisiyle birlikte üretimin niteliğine uygun bir emek gücüne ihtiyaç duymaktadır, ki bu ihtiyaç kol emeğiyle karşılanamayacak nitel bir karakter göstermektedir. Yani küresel ekonomilerin bugün ihtiyaç duyduğu “yüksek kalifiyeli emek”`tir, bu durumda göç etme hakkına da sahip kişiler bu niteliğe sahip olanlardır. İddia edildiği gibi küreselleşme emek gücüne sınırsız bir hareket hakkı ve alanı tanımamaktadır. Öyleyse küresel aparheid sistemi zımmni biçimde kalifiyeli emeğe “evet”, kalifiyesiz emeğe “hayır” demektedir ancak bu “uluslararası ve insan hakları politikaları gereği doğrudan değil, kalifiyesiz emeğe “dil sınavı” gibi dolaylı kısıtlamanın getirilmesiyle gerçekleşmektedir. Küreselleşme sorunsalıyla birlikte ele alınan konulardan bir diğeri de küreselleşmenin ulus devlet varlığını tehdit ettiği iddialarıdır. Ancak bu türden iddiaların kabul edilmesi için araştırmaların küresel güçlerin yıkıp ta yerine kurmadıkları bir ulus devlet coğrafyası göstermeleri gerekmektedir. Şimdiye kadar ki çalışmalar bu yönde bir ispat sunamamışlardır. Şunun altı bir kez daha çizilmeli, bugünkü küresel kapitalizm daha önce hiç olmadığından çok “ulus devletlere” ihtiyaç duymaktadır. Ve bu ihtiyaç kapitalizm varoldukça da devam edecektir. Nedeni ise, uluslararası sermayenin küresel dolaşımını güvence altına alacak, neoliberal politikalar doğrultusunda gerekli yapısal uyumları hayata geçirecek, mevcut üretim ilişkileri yapısını koruyacak istikrarlı, sınıflı bir ulus devletin varlığı her zaman gerekmektedir. Ancak bu tartışmalar bağlamında teslim edilmesi gereken bir nokta var ki bu da küreselleşmenin ulus devlete değil, sosyal, refah devlete karşı bir tehdit oluşturduğudur. Bu bakımdan Avrupa`nın ikinci dünya savaşı sonrası en iyi yapılandırılmış refah devleti olan Almanya, artık bu özelliğini yitirmeye başladığından (Hartz IV, İşsizlik Parası II, Muayene Ücretleri, Üniversite harçları vs...) kendine sosyal bakımdan yük olma ihtimali olan göçmenleri bırakın içeri almayı, yıllardır Almanya`da yaşayıp çalışmış kişileri dahi bir yolunu bulup sınırdışı etmektedir. Bu bakımdan gelişmekte ya da üçüncü dünya ülkelerinden Almanya`ya gidecek olan kişi, bunun bir üretim sürecine dahil edilebilecek niteliklere sahip olamaması ve mevcut neoliberal değişimler göz önünde bulundurulduğunda Almanya için “artı bir yük” olarak görülmekte olup, bu türden insanların Almanya`ya yerleşmeleri istenmemektedir.
Sonuç olarak yürürlükte olan yeni göçmen yasası, neoliberal küreselleşmenin emek hareketi üzerindeki en doğrudan yansımalarını bizlere somut olarak göstermektedir ve bu yansımalar artan oranda önümüzdeki günlerde daha da belirginleşecektir. Gerek yasanın geçerli olduğu Türkiye gibi ülkeler gerekse Almanya yasal düzenlemeler için “emsal” teşkil edecek davaların görülmesine kadar adım atma sinyali göstermemektedirler. Mağdur yine her zamanki gibi “kendi tarihinin öznesi” olamayan/olamamış insan oluyor.

23-01-2008
Çetin Gürer
PhD AÜ Siyaset Bilimi