Ölümün iki rengi?

cetin gurer - 15/04/2008 10:59:41 (729 okunma)


Ölümün iki rengi?

Öldürmeye, ölüme ve tecavüze karşı feryat edecek bir yazı tasarlıyorsunuz, düşünüp tartip klavyenin başına geçiyor tam ilk adımı attığınızda karşınıza çıkan şey sizi bir yandan bir daha dehşete düşürüyor diğer yandan ne kadar haklı olduğunuzu görmenin üzüntüsünü yaşıyorsunuz. Alçakça tecavüz edilip, katilin gözünü bile kırpmadan öldürdüğü italyalı “barış gelininin” adını internette ararken yine benzer bir haberle karşılaşmanın üzüntüsünü yaşıyorum. “Gebze`de bir bayana tecavüz eden biri polis iki kişi tutuklandı” haberi Hürriyet`in internet sayfasında okuyorum.

Giuseppina Pasqualino di Marineo, barış umudu olan, barışın olmadığı topraklarda haklı olarak bu umudu arayan bir sanatçı artık yok. Artık onun barış için verdiği çabadan, sanatçı duyarlılığından, sanat eserlerinden söz edilmeyecek. O da, yaşatmayı değil “yok etmeyi” bir sosyal-siyasal eylem olarak olağanlaştırmış bir ülkenin tarihsel bilincinde bastırılarak unutturulacak/unutulacak, aynı diğer katliama ugramış/uğratılmış yüzbinler gibi. 

Ailesinin Marineo`nun katledilmesine ilişkin tutumu herkese bir insanlık dersi gibiydi adeta. Kız kardeşi “bir sapığın yaptığını genelleyemeyiz” diyerek yüreklere su serpti. Herkes, hatta katilin kendisi bile, Avrupalı`nın bunu bir “barbarlık” olarak göreceğini, “Türklerin barbar olduğu” biçiminde genelleştireceğini beklerken çok insancıl bir açıklama çıktı kız kardeşin ağzından. Belki korktuğundan belki de olayın şokundan söyleyemedi bunun bir “barbarlık” olduğunu. Belki de bilmiyordu bu topraklarda nelerin yaşandığını, barbarlığın toplumun genlerine nasıl aşılandığını bilmiyordu ve susmayı tercih etti.

Bu ülkede sevginin değil, öldürmenin, yok etmenin diliyle konuşur insanların çoğu. Kimsenin yara almadan kurtulduğu bir kazadan insanlar birbirlerini hınca hınç döverek yaralanır, kazadan yarasız, kansız kurtulmanın sevincini yaşamazlar, illa ki kan görmek isterler; ya da kardeşin “her türkün asker doğduğu” bir ülkede katledildi. Daha da kötüsü katliamların toplumsal hafızalardan silinerek yeniden yaşanmasına, her an ve her yerde karşımıza çıkmasına izin veren bir ülkede. 

Sanma ki sanatçı ablan tek bir cani tarafından katledildi. O, ülkesinde yıllardır yaşanan katliamlara, yok etmelere alkış tutan bir toplumun, ölüme/öldürmeye alkışlarla kurban gönderen, katillere çanak tutan belediye başkanını milletvekili yapan, katilleri savunan bir adalet bakanına sahip, katillerin beyaz berelerini takıp ona sahip çıkan bir toplumun üyelerinden sadece bir tanesi. Bunlardan milyonlarca var desem belki inanamazsın ama malesef. 

Belki bilmiyorsundur diye anlatıyorum bunları: Kardeşinden önce de milyonlarca insan bu topraklarda katliamlara kurban gitti. Keşke kardeşin tek ve son olsa diyorum içimden, ama son olmayacağını biliyorum, çünkü bu ülkede insan canını kastetmenin önünde “hukuki” bir cezanın dışında başka bir engel bulunmamakta. Vicdanlar onbirayın sultanında ortaya çıkar, belki biraz temizlenir sonra ortadan kaybolurlar. Akıl zaten bir büyük güce, devlete devredilmistir ve bu yüzden bireye/insana hiç uğramamıştır, insan akılsızlığıyla başbaşadır bu ülkede. Sevgi değil, ibadet temeli olan bir dindir burada katillerin inandığı. 

İşte bu yüzden bu ülke derelerinde kanlar aktı yıllarca; önce 1917 yılında “Ermeniler Sivas su şebekesine zehir katıyor” dediler, ardından 1978`de “Aleviler Maraş su şebekesine zehir katıp müslümanları öldürmek istiyor” deyip insanlara yeryüzünü önce cehenneme çevirdiler ardından en barbarca yöntemlerle öldürdüler. Kürtlere “terörist” deyip savaş açtılar yıllarca. Sokak ortasında, gece karanlıklarda ölüm makinaları“kürt avladılar”. Küçük çocukları terörist deyip sırtından vurdular. Malatya`da “misyoner” yayıncıların boğazlarını kestiler. Yozgat`ta “fahişelikyapıyorlar” diye evleri ateşe verdiler. Yine Sivas`ta “müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan” oteli ateşe verip otuz sekiz insanı diri diri yaktılar, sonra bu katliamı “provake olmuş” kişilerin canilikleri diye lanetlediler, ama mağdur yakınları bu tür katliamlar toplumsal hafızadan silinmemeli deyip “bu oteli müze yapalım” dediklerinde, hayır buranın kebapçı ruhsatı var dediler. Gazi mahallesinde insanların üzerine otamatik silahlarla ateş açıldı, olayı unutturmak adına dava dosyası nerdeyse tüm türkiye mahkemelerine uğradı. Suçlular cezalandırılmadı. Cezaevlerini dönüştürmek isterken tutuklular hunharca yakılarak katledildi. Kütahya`da cezaevindeki tutuklu yakınlarına maskeli “erkekler” bıçaklarla saldırdı ve Allahu Ekber diyerek gün ortasında kayboldular. Sonra, belki biliyorsundur, Hrant Dink İstanbul`da tek kurşunla katledildi, suçlu olduğu düşünülen uniformalılar memleketin güzel köşelerine terfi gönderildiler. Ve en son senin kardeşin. Bir çırpıda sana anlatabileceğim örnekler bunlar. Daha fazla detay öğrenmek istersen “Türkiye`de Katliamlar” diye bir araştırma yapılmıştır, çünkü bu ülkede en fazla yazılacak konu budur, bunlara bakabilirsin. Gerçekte bende senin gibi düşünmek isterdim, keşke tek bir olay ve tek bir kişi olsaydı bu. Ama bir olay birden fazla kez meydana geldiğinde bilimsel bir meraka konu olup nedenleri araştırılır, bir olay artık süreklilik kazandığında o artık olgulaşmış, normalleşmiş olur, bu kez bilim adamları çıkıp bu olgunun hangi yasalara göre hareket ettiğini bulmak isterler. İşte kardeşinin ölümü bu ülkede ikinci türden bir durum, yani normalleşmiş, süreklilik kazanmış kronikleşmiş bir olay. Bu yüzden şu soruyu bir daha düşünmekte ve buna uygun çığlığı atmakta fayda var: Sence kardeşini öldüren tek bir cani mi, yoksa yaşatmayı ve sevgiyi değilde yok etmeyi bir politika haline getirmiş, katliamların toplumsal hafızada bir daha yaşanmaması için canlı tutulmasını istemeyen, katilleri doğrudan veya dolaylı biçimde ödüllendiren canileştirilmiş bir toplum mu? İşte kardeşinin katili bence böyle bir toplumun sadece bir bireyi. Ve bu katili, yakınları akrabaları cezaevinde ziyaret etmeye devam edecekler, çünkü onlarda katilin beyaz beresini giyen, katili bayrağın önünde fotoğraf eden bir toplumun diğer üyeleri.

Çetin Gürer
15-04-2008-Ankara