Barış ya da serap

Dilaver Demirag - 23/10/2009 0:14:28 (731 okunma)


Barış ya da serap

Ben iyimserlik gülücükleri ile etrafa sevimlilik enerjisi yayanlardan değilimdir. Ömrü hayatımın 30 yılını bu ülkenin muhalif ve sistem karşıtı mahfilleri arasında geçirdiğimden olsa gerek oldukça kuşkucuyumdur.

Tam da bu nedenle Habur’da olanların barışın önünü açtığını, 25 yıldır bu topraklarda süren kardeş kavgasının öyle birkaç jestle sona erebileceğine nedense kolay ikna olamıyorum.

Önce önümüzdeki resmin arkasına bakmak istiyorum. 
Önümüzdeki resim şu anda devlet ile PKK’nin karşılıklı jetleştiği bir resim. Ama bu sürece giden yol çok önceleri açıldı. 

ABD kendi Ortadoğu projesi kapsamında suyu bulandırdın kuzu diyen kurt misali Irak denen medeniyet bahçesine zücaciye dükkânına dalan bir fil gibi girdi. Haliyle bahçe tarumar oldu yani dağınıklık ve perişanlığın hâkim olduğu bir görüntüye büründü. Üstelik ırak bir test sürüşüydü. Asıl hedef İran ve Suriyeydi. ABD Iraktan sonra domino taşı gibi bu devletleri dağıtacak, böylece petrol yollarını güvenceye alırken aynı zamanda bölgeyi tam hâkimiyeti altına almış olacaktı. Ortadoğu ve Afganistan üzerinden iki belalı rakibe de aba altından sopa gösterilecekti Rusya ve Çin.

Böylece petrol üzerinden dünya imparatorluğunun önü açılmış olacaktı. ABD’de kendilerine neo-con denilen şahinlerin evrensel dünya hegemonyası anlamına gelen ve feyzini Monroe doktrininden alan dünya hâkimiyeti ya da evrensel imparatorluk projelerinin özü ve özeti buydu. 

Ama bu siyaset mühendisliği projesi en azından sopa yöntemi ile tutmadı. Bunun sonucu ABD’nin kötü polisi Bush , Arap ve Afgan çöllerinde Mesihyan dünya imparatorluğu peşinde koşarken zincirinden kopup para denilen şeyle saf zehir haline dönüşen kapitalist imparatorluk da finans krizi denen duvara çarptı. Şimdi onun yerinde iyi polis Obama var.

O dönemde Türkiye tezkerenin engellenmesi sonucu sürece dâhil olamayarak şahinlerin homurdanmalarına neden olsa da, denklemde önemli bir yere sahipti. İngiltere’nin ardından üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurma hevesine kapılanlar için Türkiye Avrasya kapısının anahtarıydı, üstelik Rusya’yı kuşatma projesi açısından önemli bir yere sahipti. Böylece Türkiye’nin yıldızı parlatılmaya karar verildi. 

Önceleri Rusya’yı devre dışı bırakmak amacıyla oluşturulan Avrasya petrol ve gazının geçiş hatlarının Türkiye üzerinden geçirilmesi, ardından küresel finansal akışların Türkiye’ye yönlendirilmesi ve Türkiye’nin mali açıdan güçlendirilmesi ile Türkiye bölgenin küresel kapitalizme eklenmesinin sağlayacak bir koçbaşı olacaktı. Üstelik demokratik açıdan yapısı güçlendirilerek bölge için örnek bir demokrasi de olması sağlanacaktı. Bunun da yolu Türkiye’nin AB ile entegre edilmesiydi. ABD tüm bu planları tek tek hayata geçirdi. AB sürecinde Türkiye lehine loby faaliyetlerinde bulundu. Bu süreçte AB’nin iki eksen ülkesi Almanya ile Fransa’da Türkiye’nin AB’nin küresel bir güç olması için önemini bildiklerinden Türkiye’yi desteklediler.

Uyumsuz Armoni PKK

İşte bu denklemde uyumsuz bir ses vardı. Kürt sorunu ve PKK. 
ABD ve AB Kürt denkleminde daha güvenilir buldukları partner olan KDP ve KYB gibi iki unsuru daha önemli buluyordu. PKK denkleme uymayacak unsurlara sahipti. Bir kere Stalinist bir kökene sahipti, tabanı aşiretlerden ve yaşlılardan değil gençlerden oluşuyordu ve üstelik yerel değil bölgesel düşünüyordu. Diğerlerinden farklı olarak PKK büyük oyunu önemsiyor ve bölgedeki tüm Kürt gençleri üzerinde Büyük Kürdistan hayalini ateşleyebilecek kapasiteye sahipti. 

Oysa ABD ve AB bölgede daha durmuş oturmuş yerel unsurları eksene alıyordu, dahası sol esinler taşıyan bir genç militanlar ordusu ile özellikle KDP ve KYB’nin huzurunu kaçıracak dinamizme sahip, kontrol edilmesi riskli olan, çok daha önemlisi İslami olmayan bu yapıyı kendi denklemi açısından riskli görüyordu. 

Bölge için asıl denklem islamdı ve KDP ve KYB gibi unsurlar bunun için uygundu. ABD ilkin PEJAK üzerinden PKK ile İran üzerinde bir baskı kurmayı denediyse de aradığı kanın bu olmadığını gördü. Büyük oyunda Türkiye PKK’den daha önemliydi. Zaten ABD PKK’yi bu denklemde istemediğini Öcalan’ı Türk Ordusuna teslim ederek belli etmişti. Bu süreçte Avrupa’nın giderek sağa kaymasının da etkisi ile PKK Avrupa’da da mevzi kaybetti.

Bu esnada başka gelişmeler oldu. Öncelikle ABD Irakta savaşı kazanamadı ve şimdi çekilmeye hazırlanıyor. Ama kırılan parçaları artık bir araya toplamak da mümkün değil ve ABD’nin en büyük müttefiki Kürtler bölgedeki Araplar ve Türkmenler tarafından pek de istenmiyor. Petrol yataklarını Kürtlere yedirmeye hiç niyetli değiller. ABD bölgeden pılısını pırtısını toplayıp gittiğinde Kürtler pek de huzurlu bir ortamda olmayacaklar.

Yedi Emin Türkiye

İşte bu noktada bölgede bir yedi emine gerek var ve bu yedi emin en iyi Türkiye. Üstelik ABD ve AB’nin sözünden pek çıkmayan, halk desteğine sahip AKP var ve AKP Kemalistler gibi katı değil çok esnek, çok pragmatik. Dolaysıyla tam ABD’nin istediği gibi yoğuracağı bir oyun hamuru. AKP’de ayakta kalmak için ABD’ye ve AB’ye muhtaç bu nedenle söz dinlemeye fazlası ile hevesli.

Tam da tüm bu denklemler Türkiye’nin artık Kürtler konusunda adım atmasını zorunlu kılıyordu ve atılmaya başlandı. Yaklaşık yedi sekiz yıldır bu konuda elle tutulur tek adım atmayan hatta bir ara bir hayli milliyetçi bir çizgiye savrulan AKP, tam yüz seksen derece dönerek bir anda en demokrat parti olarak bu konuda oldukça liberal bir çözüm sürecini kapısını araladı.

Şimdi bu manzaraya baktığımızda şu söylenebilir yağ var, un var, şeker var, ocak var geriye bu malzemeleri bir araya toplayıp lezzetli bir helva yapacak maharetli bir aşçı gerek. Bunun içinde AKP’den daha uygun bir aktör yok. Kemalistler ve Milliyetçiler büyük oyunu göremeyecek kadar kör ve küçük hesaplarla meşguller. Kısacası pragmatik değiller. Halk ise savaş yorgunu ve barış için umutlu olmak istiyor. AKP bu rüzgârın çok iyi farkında ve o rüzgârı arkaya almak istiyor.

Ancak kimi zaman tarihin salt rasyonellik üzerinden yürümediğini görürüz. Nasıl ABD hiç hesaba katmadığı Sünni denklemi tarafından yenilgiye uğratıldıysa ve bu süreçte onur, kimlik, değer vb son derece duygusal gibi görünen şeyler çok çok iyi hesaplanmış rasyonel plan ve projeleri akamete uğrattıysa, şu an aşırı iyimser olmamıza neden olan bu tatlı imbat yerini kurutucu çöl rüzgârlarına ya da dondurucu kutup rüzgârlarına bırakabilir.

Dahası var barış, demokrasi toplumdaki demokratik taleplerin zorlaması sonucu olan bir şey değil de dış güçlere bağlı olduğu zaman, birileri sizden bunun bedellerini isteyecek faturaları önünüze koyar. Ve bu faturalar şurada ortadan kaldırdığınız kanlı sonuçları bir başka yerde karşınıza çıkarır. O yüzden el eli demokrasiye de barışa da girmek çok ama çok risklidir. 

Bu yüzden Türkiye’deki demokrat elitlerin halkımızın ne kadar faşizan olduğu yönünde söylem üretmek yerine bunu yaratan Saikler eğilip buna dönük çözümler üretmesi, halkı anlayarak halkı ikna etmesi ile demokrasi ve barış sağlanır.

Ha bunları söyledim ve yazdım diye benim “bu iş emperyalizmin bir oyunu” diyip burun kıvıranlardan olduğumu düşünmeyin. Bozuk olan saatin yılda bir de olsa doğruyu göstermesi gibi, şu an barıştan yana olan herkesle emperyalistlerin çıkarı uyuşuyorsa, ben emperyalistlere gül atarım. Çünkü gencecik insanların dağlarda birbirlerini öldürdüğü bir kardeş kavgasına son verecek ise bu çıkar, hoş gelmiştir safa gelmiştir.

Ama kayıtlarımı elbette koyacağım ve aşırı iyimserlik ile bu kez Afgan çöllerinde, İran yaylarında genç insanların hayatını kaybetme olasılığı olduğunu söylemek de benim boyun borcumdur. Ben Taliban’ı günahım kadar sevmesem de, onun İslam anlayışından dehşete düşsem de kalbim şu an Talibanın yanında. Obama denilen iyi polisin ve beyaz adamın ise karşındayım. Bunu da anti- emperyalistliğimden değil adalet denen şeye olan inancım nedeni işe yazıyorum.

Şimdi gelin bir de benim gibi bir kuşkucunun penceresinden bu rüzgârın bahar dallarını bir anda dökme riskinin neden bulunduğuna bakalım.

Kürdün Onur Düşü

Siyaset Düşüncesinde çok önemli bir yere sahip olan Hannah Arendt insanın homo faber yani alet yapan, üreten ekonomik bir varlık olmadığını söyler ve insanı insan kılan asıl şeyin onun siyasal davranışları olarak eylem olduğunu söyler. Arendt için insan ancak eylem yaparak ve konuşarak kendisini açıklayabilir; ancak bu şekilde “öz varlığının kişisel biricikliğini” “dünya sahnesinde” gösterebilir. Bunun da en güzel yolu siyasettir.

Şimdi düşünelim Türklerin tersine Kürtler 25 yıldır siyaset yapıyor, eylemsellikleri ile kendi insanilik durumlarını açığa çıkarıyorlar. Bu 25 yıllık savaşın Kürtler tarafından Türklere verilen mesajı şudur: Kardeşliğin yolu adaletten geçer. Eğer beni eşit özne olarak tanımazsan o zaman ben de zehirli bir çiçek olarak hem kendimi, hem seni zehrimle öldürürüm.

AKP bu mesajı almış gibi görünüyor. Ama dikkat edin aldı demiyorum, almış görünüyor. Çünkü bu mesajı alıp hayata geçirmek kolay değil. Nedeni de basit, çünkü Türkler uzun yıllardır kendini buranın tek öznesi olarak görmeye alıştı. Kuşkusuz Türklerin tamamı ırkçı değil, ama kimlik mücadelesi anlamında Kürt kimliğinin tam tanınması fikri, gerçek manada bir eşitlik Türkler açısından biraz da demir leblebi. 

Mesela en azından bir kesim Kürt için Öcalan’ın Atatürk ile eş değer sayılması, bu ülkedeki Türklerin önemli bir bölümü için küfür anlamına geliyor. Oysa Kürtler için Öcalan bir nevi Kawa’nın enkarne olmuş hali. Ve çoğu için Öcalan’ın tutsaklığının son bulması bir gereklilik. Öcalan’ın Kürt halk önderi olarak bu süreçte muhatap sayılması ve önerdiği barış planının müzakere edilmesi talep ediliyor. Peki, bunu kabul etmek Türkler nezdinde olası mı, değil. 

Ha keza Kürtlerin önemli bir kesimi kendi doğal kaynaklarından ve bundan kaynaklanan zenginlikten en azından pay almak istiyor. Yani örneğin batmandaki kuyuların gelirinden belediyeye pay aktarılması demek bu. Bunu kabul etmek hiç de kolay değil. 

Ha keza hasankeyfte, Munzur’da baraj yapılması, Atatürk barajının suyu ile yaygın tarım sonucu tuzlanma olması gibi meselelerde Kürtlerin kendi bölgeleri ile tasarruflarda kendilerinin rızasının alınması eşitlik taleplerinin bir parçası. Oysa AKP bunların hiç birine yanaşmayacaktır bu net.

Kısacası demem o ki Kürtler bir kez özgürlük duygusunu yaşadılar, artık ikinci sınıf bir özne sayılmaya hiç ama hiç razı olmazlar. 

İşte PKK tam da bu nedenle AKP’nin bütünü ile bireysel haklar üzerinden kotarmaya çalıştığı açılımı yetersiz buluyor. En azından silah bırakmak için anayasal güvenceler istiyor. Geniş çaplı bir af (uzun vadede Öcalanı da içine alacak) bunun en somut adımı Kürtler nezdinde. 

Bunların tümü AKP için demir leblebi, bunları orduya da kendi halkına da izah etmesi, kabul ettirmesi en azından şu an kolay değil. Hal böyle olunca DTP açılımcı AKP’ye “bu mu yani, şimdi siz lütufta bulunup bana Kürtçe şarkı söyleme, Kürtçe konuşma, enstitü kurma gibi leblebi şekeri cinsinden açılımlar ile gelerek beni çocuk yerine koyacağını mı sanıyorsun” diyor ve doğal olarak el yükseltiyor. DTP el yükselttikçe tansiyonun yeniden yükselmesi çok da olası.


Satranç ve Politika

Politika ile satranç çok benzer şeylerdir. Malum satranç karşılıklı hamleler ile kazanç ve kayıp denklemlerini iyi hesap ederek oyunu kazanma üzerine kuruludur. Rakibinin hamlelerini gören ve buna en uygun karşılıkları veren oyuncu oyunu kazanır. Bu oyunda sanılanın aksine eli güçlü olan, rakibinin hamlelerini iyi hesaplayan DTP/PKK.

Habur bir hamleydi. Devlet bu hamleyi gördü ve uygun karşılık verdi. Ama bu hamle aslında en basit hamleydi. Büyük ihtimalle PKK bundan sonraki kafilelerde aranan, yani TC devleti nezdinde “suç”lu sayılan militanları da sahaya sürecek. 

O zaman AKP ve devlet ya bu hamleyi de görecek ve bu grubu da serbest bırakacak ki bunun siyasi sonuçları muhtemelen çok ağır olacaktır. Ya da hamleye PKK’nin istediği cevabı vererek PKK’ ye “bakın ben iyi niyet adımları attım, silah bırakacağımın sinyallerini de verdim, ama TC bizimle barışmak değil bize diz çöktürmek istiyor” deme fırsatı verecek.

Yeşiller’de kendisini tanımaktan mutlu olduğum çok değerli arkadaşımız Yasemin Göksu ümitle gerçeğin iç içe olduğu bir röportajın da şunları söylemiş (ki bende aynı onun gibi düşünüyorum).

“Devlet dönüşecek. Başka çıkış yolu yok. Ama asıl sorun ondan sonra başlayacak. Çünkü bu devlet, ne yazık ki çok büyük bir başarıyla, bu ülkedeki yurttaşlarının çoğunun içine (çip gibi) birer küçük devletçik yerleştirdi. Bu nedenle, devletin kendini dönüştürmesi yeterli değil, o küçük devletçiklere de insan olduklarını, “öteki” olarak gördükleri yurttaşlarla eşit haklara sahip olduklarını yeniden hatırlatması gerekiyor. Pazartesi günü İstiklal Caddesi’ndeki yürüyüşe biz de katıldık sanatçı arkadaşlarımla. Ne yazık ki çevreden bakan kimilerinin algıları hâlâ çok vahimdi.

Kürtler neden dağa çıktı? Hangi şartlarda iner? Çıkma nedenlerini ortadan kaldırmadıkça, inmelerini bekleyemezsiniz. Bu talepler zaten yıllardır ezber edildi. Sadece Türkiye’nin önemli bir kesimine sırtını dönen, kulaklarını tıkayan, gözlerini kapayanlar için sürprizdir bu talepler. Onun şaşkınlığını yaşıyorlar. Tabii, eşit yurttaşlık denen şeyin, bu ülkenin mutlu azınlığı, beyaz Türkleri ve Türk milliyetçileri tarafından hazmedilmesi zaman alacak.”
 

Günlük gazetesinde yazan Kürt siyasi hareketine çok yakın olan bir sosyalist yazar Veysi Sarısözen ise şunları demiş.

“Bu bir süreç... Henüz kararlı bir dengeye kavuşmamış bir süreç. Ortada bir CHP var. Bir MHP var. Ortada henüz kökü kazınmamış olan devlet içindeki Ergenekon var. Pusuya yatmış, Kürdün ayağının sürçmesini bekleyen, onları dükkânlarından, işlerinden, göç ettikleri Batı kıyılarından kovmak isteyen ırkçılar, savaş ve iç savaş kışkırtıcıları var. Çeyrek yüzyıllık savaşta Kürt insanına karşı savaş suçu işlemiş, bir biriyle suç ortaklığı içinde olan ve hala iş başında bulunan devletin silahlı adamları var. Boşverin siz ABD Hazine Bakanlığına ait bilmem ne dairesinin Karayılan'a, Aydar'a, Altun'a attığı çamura, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kimi Emniyet Genel Müdür Yardımcılarının uyuşturucu çetesinde ele başılık yaptığı bir Kürt düşmanı Mafya var. Katliamlara, tecavüzlere yol açmış, halkın evine, toprağına, malına mülküne el koymuş yüz bine yakın korucu var. Kimlikleri gizli, suratları ameliyatlı, ne idiğü belirsiz Faili meçhullerin faili itirafçılar var.
Başka?
Hala askeri operasyonlar var.
Dağdan üniformasıyla ineni 'serbest' bırakanlar varsa da, bağda silahsız ve yasal politik çalışma yapanları tutuklayan bir yargı da var.
Kürt çocuklarını zindana kapatan ve Ceylanlara kıyan bir ilkellik var.
Bu yargının keyfi olarak mevcut anti demokratik yasaları bile ağırlaştıran kararları var.
DTP'ye kapatma davası var.
Her şey var.
Türkiye'de egemen askeri ve adli vesayet rejimine ve Kürt sorununda çözümsüzlüğe son vermeyi önleyen bir 12 Eylül Anayasası var.
Dağdan inecek olan böyle bir 'cangıla' inecek olduğunun bilincindedir.
Ve dağdan iniş sürecinin, işte bu vahşi 'cangılı' ortadan kaldırmaya bağlı olduğu açık bir gerçektir. Bu 'cangılı' yoketmek de, dağdan inmek de o nedenle birbiriyle yakın bağı olan bir süreçtir.
Dün MHP Şefini dinleyenler, evvelsi gün Habur sınır kapısından gelen Barış Gruplarının nasıl bir 'cangıla' girdiğini dehşet içinde anlamış oldular.” 


Görüldüğü gibi barışın anahtarı aslında büyük oranda Kürt tarafında ama Kürt tarafı da yaş tahtaya basmadan “cangıl”ın değişmesinin şart olduğunu, bunun anayasal güvenceye kavuşturulmasının zorunluluk olduğunu belirtiyor.

Şu an süren bayram havasının ne kadar kırılgan olduğunu bilirsek barışın ne kadar uzun bir yol olduğunu ve tek çözümünün de adalet olduğunu, kibirin yani Türk tarafındaki kürdü eşit olarak görmeme ve çözüm yolunda atılan adımların da “ işte size haklar da verdik daha ne istiyorsunuz”sözlerinin ise en tehlikeli algı olduğunu unutmamak şart.

Haburda ki iniş ile başlayan şey sonrası Posta gazetesi inenlerden beş kişinin “Sayın Öcalan” demesine rağmen sözlerinin tutanağa geçirilmeyip serbest bırakıldığı yazıyordu. Bindiğim otobüste önümde oturan iki gençten biri de kızgın olduğunu belli eden bir mimik ve ses tonuyla “görüyorsun değil mi serbest bırakılmışlar, şimdi aynı sözleri sen söylesen en az 15 sene yersin” diyordu. 

Bilelim ki ortalama Türklerin çoğu meseleye “bunlara çok yüz veriliyor” ekseninde bakıyor ve bu sürecin ardından uğradıkları haksızlık düzeltilmeyince pek çok kişinin “ne yapalım yani biz demi dağa çıkıp askere kurşun sıkalım” diyeceğini de aklımız da tutalım. Bunlar tam da barışın her iki taraftaki psikolojik güçlüklerini ortaya koyuyor. Bilelim ki bu psikolojiyi düzeltmedikçe şu an için bir sükûnet sağlansa bile barışı kalıcı kılmak zor olacaktır.

Kürtler kendilerini tam güvende hissetmedikçe kalıcı olarak silah bırakmayacak, onlar silah bırakmadıkça da ordu kendini operasyon yapmaya yükümlü görecektir. Bu sarmal sürdükçe de barış zorun ötesinde imkânsıza yakın olacaktır.

Tam da bu yüzden erken öten horoz misali iyimserlikler, ortama yanlış bir umut vermekten ve çok ciddi hayal kırıklıklarına yol açmaktan öte işe yaramaz. Beklentileri ne kadar yükseltirseniz gerçeklikten de o kadar uzak kalırsınız. Pembe bulutlar üzerinde gezinmektense, kara bulutlardan yağmur yemek daha doğrudur bence.

O yüzden barış geliyor, yakında savaş bitecek türünden safça iyimserlikler barışın yoluna istemeden mayın döşemektir. Çünkü beklentiler çok yükselecek ve bu beklentiler yerine gelmez ise de bu kez ortamın eskisini aratma riski vardır Barış ne kadar gerçekçi olunursa, ne kadar kuşkucu davranarak adımlarımızı dikkatli atarsak o kadar yaklaşacaktır. Diğer türlü çöldeki serap gibi bizi daha çok susuz bırakmaktan öte bir sonuç olmayacak kanımca.

Bilelim ki çok uzun ve tehlikelerle dolu bir yola çıktık, bu yolda kaybolmak da var, yolun sonunda şehre varmak da. Şehre varıp varamayacağımızı ise bizim yolun risklerini bilerek ve ona hazırlıklı olup, bu yola uygun önlemleri alıp almadığımız belirleyecek. Dileğim bu imbatın hiç dinmemesi, çünkü aksi tam bir felaket olacaktır.

Önemli Not: Aradan geçen zamana rağmen soldan ve sağdan anarşizmi hiç anlamamış ve anarşizmi kendi kafalarındaki resme oturtarak anarşi hayaletini kovacağını sananlara hakkettikleri cevabı en kısa zamanda vereceğim.


1- Barış Çok Kıymetlidir, http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=59647

2- Barış hepimiz için bayramdır: Sevinelim!Veysi Sarısözen, http://www.gundemonline.net/haber.asp?haberid=80434[/size]


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne