Beyaz Demokrat Sol ve AKP’nin Demokrasisi

 Dilaver Demirag - 19/04/2012 0:02:26 (4370 okunma)





Beyaz Demokrat Sol ve AKP’nin Demokrasisi 

Anadolunun bilgelikten süzdüğü deyim ve atasözleri vardır. Bunlardan biri de "aç tavuk kendini darı ambarında görür" diye. Bizim demokrat sol aydınlarımızın ve tarafgir yazarlarımızın yaptığı da kendilerini olmayacak hayallere kaptırmak. Bir başka deyimle cürmü kadar yer kaplayan demokrat sol (ki bu sol tahayyül için liberal sol ifadesi de çok ters düşmez) da kendilerini Şili’de sanıyor. Bu sanıyla da 12 Eylül hesaplaşmasını büyük bir hesaplaşmaya dönüştürüp Pinochetin yargılanması gibi 12 eylülcülerin Weisman davasındaki gibi, Nürnberk duruşmalarındaki gibi mahkum edileceğini tahayyül ediyor.
Bırakalım iddia edildiği gibi cumhuriyet tarihinin kirli çamaşırlarıyla hesaplaşma olanağını, solun 12 Eylül ile ciddi bir hesaplaşma için bile hiçbir toplumsal gücü mevcut değil. Hal böyleyken nasıl olur da koca bir cumhuriyet tarihiyle hesaplaşılacağı iddia edilir doğrusu aklım almıyor. 

Sanılıyor ki 12 Eylül tarafından mağdur edilmiş tüm toplum kesimleri bu süreci yönlendirip önce 12 Eylülü sonra da bütün bir kirli devlet operasyonlarını yargılatarak Türkiyenin geçmişi ile sağlam bir hesaplaşma yaşayacağı bunun sonucunda arınmış bir halde hukuka, insan haklarına saygılı, toplumun talepleri doğrultusunda onun önünü açan ona hot zot etmeyen, ABD filmlerindeki gibi vatandaşın memurlara “vergini ben veriyorum” diyerek postasını koyabildiği, en ufak bir hak ve hukuk ihlalinde vatandaşın devletin yakasına yapıştığı bir demokrasi düzeyinin hayata geçecek. Oysaki bu umud için ne konjontür uygun ne iç siyasal koşullar.Yani bir darı ambarı durumu söz konusu. Eğer Türkiye de sol güçlü olabilseydi yukarda yaşanan tepişmeler Solun bu ülkede belki de batının bile elde edemediği düzeyde gürbüz demokratik özgürlük sürecini varedebilmesi olanaklı olabilirdi. Ama sol bu durumda değil ve yaşanan tepişmeden mevcut konjontürde güçlü olan muhafazakar komprador burjuvazi karlı çıkıyor ve elbette onun muhafazakar burjuva demokrasisi gerçekleşiyor.

Oysaki demokrasi yahut özgürlükler düzeni toplumsal hayatı ilmek ilmek ören bir mücadelenin ödülüdür. Tarihsel olarak doğru bir fikri dillendirmek, o fikrin o zamanın ruhuna uyduğunu düşünmek demokrasinin bir toplumsal eylem değil de muhayyel bir kurgu sonucu olduğunu düşünmeye eştir. Siz dünyanınen doğru en güzel fikrini de savunsanız eğer o fikir somut bir eylemler dizisi ile gövde kazanmamışsa o sadece bir fikirdir.

İşte beyaz solcuların yeni sol adıyla-ki bu ada en büyük ihanettir bu kesim-kimlikler ve demokrasi lafızları ile sosyal sahnede yer alması bu tür bir durumdur.

Solun tüm tarihi ortaya koymuştur ki sol ancak sosyal anlamda örgütlü, insanların hayatına dokunan, onlar için değişim umudu olduğu zaman sosyal düzende güçlü bir muhalefet olmuştur. Ve solun güç kazandığı dönemler biçimsel demokrasinin sınırlarının ve tabanın genişlediği dönemler olmuştur.

Dünyanın hiçbir yerinde demokrasi birilerinin size verdiği ödül değildir. Demokrasi dişinizle tırnığınızla kurulu düzene ciddi bir muhalif olarak ortaya çıktığınızda ortaya çıkar.

Bugün böyle bir muhalefet yok, bugün Latin Amerika dışında dünyanın hiçbir yerinde kurulu düzenin egemenlerinin yüreğine korku salan, toplumsal düzeni başka bir sosyal düzene doğru evriltecek, bu yönde değişimi zorlayacak bir muhalefet yok. Ve tam da bu yüzden demokrasi her geçen gün daha da soluk bir görüntü olmaktan kurtulamıyor.

Biraz Hafıza

Türkiye deki sol intelejensiya haklı olarak bu denli boğucu bir atmosferde, otokratik bir devlet düzeninde solun yeterince güç toplayamayacağını düşünerek, demokrasi mücadelesinde ön alarak toplum vicdanında haklı bir yer edinceğini ve uzun vadede solun örgütlü bir güç olarak yeni ve gürbüz bir sol tahayyülün toplumsallaşacağını düşünüyordu.

AK Parti iktidara geldiğinde ilk dönemde kendisini sürekli döverek iktidardan dışlayan devlet anlayışını iki yolla gerileceteceğini ve uzun vadede bu yolla iktidara yerleşeceği izlenimi verecek işler yaptı. Öncelikle dış konjonktürü iyi okudu ve küreselleşmeye eklemlenerek ve ABD ile AB’nin öncelikli olarak ortadoğu adı verilen kadim coğrafyada açılım yapabilmesi imkânını sağlayabileceğini ortaya koyarak arkasını sağlama aldı. Bu ona derin devleti çözmesi için dış destek olarak geri döndü. Ki bu süreçte NATO yeniden yapılandığı için soğuk savaş koşullarına uyarlanmış Gladıo türü özel harp örgütlenmelerini tasfiyeye gitmekteydi. Dahası ABD Rusyayı kuşatmak ve bölgede Rusyanın hâlâ işbirlikçisi olabilen eski güçleri de tasfiye ederek Rusyayı geriletmek ve uzun vadede Rusyayı kuşatmak için Türkiye gibi partnere gereksinme duymaktaydı.

Dahası ABD yıllardır bölgede demokrasi adına, gelişmişlik adına kötü bir görüntü veren eski rejimleri değiştirmek için demokrasi konusunda tutarlı bir rol modeline gereksinme duymaktaydı. Kemalistler ile bu projelerin hayata geçmesi olanaklı değildi. Bunun için bölgedeki yerel dinamikler ile iyi ilişkileri olan dahası demokratik dönüşüm noktasında bölge standartları açısından ileri sayılacak bir demokratik rol modeline de gerek vardı. İşte AKP ABD’ye bu rolü oynayacağı mesajı vererek İktidara geldi.

Dış dinamik kadar iç dinamikde önemliydi.28 Şubat tecrübesi önemli bir şeyi ortaya koymuştu AKP klasik sünni islam anlayışı ile yani Refah tarzı bir islamcılıkla toplumsal tabanının genişletemiyordu. Siyasal meşruiyet sağlamak için sadece oy çokluğu yeterli değildi, aynı zamanda bir hegomonik blok oluşmalıydı. Bu ise demokrasi standartlarının daha yükselmesini bekleyen kesimler ile ittifak ederek olabilirdi. Bu noktada AKP bu role uygun düştüğünü gösteren reformlar ile daha ileri demokratik standartlar bekleyen liberal ve liberal demokrat sol’un beklentilerine uygun davrandı.

AB sürecini iyi kullanarak AB’nin koşul olarak öne sürdüğü sivilleşme, yargı reformu, kürt sorununun çözümü, ifade özgürlüğü, insan hakları alanında daha iyi koşullar anlamına gelen reformlar yürüttü. Pragmatik liderliği ile milliyetçilikten çok muhafazakar demokrat, Avrupadaki Hırıstıyan Demokratlar gibi belli ahlaki konular dışında demokrasi konusunda Avrupanın yerleşik değerleri ile uyumlu partilerin bu topraklardaki muadili izlenimi verdi. Bunun sonucu geniş bir iç ve dış kredi elde ederek eski rejimi tasfiye olanağı elde etti. Demokratik ittifak bu konuda ona koşulsuz destek vereceğini ortaya koymuştu.

Ancak bu erken bahar çiçekleri 11 Eylül’ün sert ve soğuk rüzgarları ile döküldü. Bu süreçte ilk geri adım uzun süre insan hakları alanında başa bela olan Polis Vazife ve Selahiyetleri kanununda AB Normlarına uygun yapılan düzenlemeye dönük oldu. Bu yasada yapılan düzeltme ve işkenceye sıfır tolerans, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde polisin tutumunun değişimi ve bu konuda daha liberal olmaya dönük sinyaller sonucu Türkiye’nin insan hakları karnesi bir anda yükselmişti. AB içinde Hristiyan sağın AB’yi din eksenli bir kimlik politkası ile kapalı bir yapı oluşturma arzusuna karşı çıkan sosyal demokratlar, yeşiller ve liberallardan oluşan ittifakın da verdiği desteği yükseltmişti. ABD’de giderek yükselen güvenlik devleti konsepti ve bunun AB’ye de sirayet etmesi ile bizde de artan kapkaç vb suç dalgası ile çeşitli çevrelerden-ki en başta da güvenlik bürokrasisi-bu denli yumuşak yasalar ile bu artan suç dalgası ile mücadele edilemeyeceği yönündeki basınç konjontürün uygunluğu ve AB’deki belli çevrelerin AKP’ye olan desteğinin devam edeceğinin anlaşılması ile söz konusu yasal düzenlemelerden geri adım atıldı.

AKP’nin 11 Eylülü

Bu esnada düzenlenen birkaç provakasyon ile AKP’nin yumuşak karnı olan Anadolu merkezli muhafazakârlık ile sahil kesimlerdeki milliyetçi ırkçı kabarış, terörle mücadele alanında da bazı yeni düzenlemelere götürdü hükümeti. Tüm bu düzenlemeler ile yükselen İnsan hakları karnesi bir anda zayıflamaya başladı; karakollardan işkence sesleri gelmeye, polisin giderek güç kazanıp bildik sertliğini yeniden hayata geçirmesine olanak tanındı. Ancak konjonktür güvenlik devleti konjonktürü olduğundan ve AB’de islamcı terör adıyla yaşanan panik ve yükselen sağcı dalga AKP’nin insan hakları alanında yaşadığı bu gerilemeye AB’den itiraz gelmesini engelledi.

Tam bu esnada hükümet örgütlü suçla mücadeleye dönük yeni düzenlemelere gitti, DGM’lerin kalkması ile oluşan boşluğu bu suçlar ile mücadeleye olanak sağlayan özel yetkili mahkemeler-ki olağanüstü yetkilere sahiptiler-ve Polise çok büyük yetkiler verildi. Böylece ilan edilmemiş bir polis sıkıyönetimi hayata geçmişti. Bütün bunlar olurken yeni sol ya da demokrat sol hala AK Parti hükümetinin biçimsel demokrasiyi geliştireceğini iddia etmeye devam ediyordu. Çünkü Euro sol ve Avrokratlar AKP’nin reformculuğu konusunda umutlarını korumaktaydılar. Yapılan geniş çaplı düzenlemeler bu umudu çoğaltmıştı. Dahası AKP’de henüz iktidara tam yerleşmediğinden ve AB umudunu da taşıdığından demokrat görüntüsünü korumaya özen göstermekteydi. Özellikle ilk dönem yeni anayasa sözü ve bunun en demokratik biçimi ile yapılacağı sözü bu umutları canlı tuttu.
Miladı oluşturan iki önemli olay vardı ki her ikisi de AKP’nin çok güçlenmesinin önünü açtı. 27 Nisan Muhtırası ve kapatma davası AKP’nin etrafındaki demokrat çemberi genişlettiği gibi seçimler de çok büyük güç kazanmasını sağladı.

Ancak bu AKP’inin demokrat sicilinin, başlangıçtaki reformist görüntüsünün yavaş yavaş solmasında bir milatdı. Seçimlerden sonra MHP’nin de desteği ile cumhurbaşkanlığının ilk dönem hükümetin başbakanı olan Abdullah Gül’e gemesi ile 12 Eylül de güçlü başbakan, güçlü cumhurbaşkanı formülü ile cumhurbaşkanına yargı başta olmak üzere stratejik önemi olan kurumlara icracı yüksek bürokrasiyi belirleme yetkisini hükümet tepe tepe kullandı. Ve o andan başlayarak hükümet dikkatini demokrasiye değil yüksek bürokrasi aracılığı ile iktidara yerleşmeye verdi. Adım adım tüm devlet aygıtı hükümetin eline geçti. Bu noktada son bir engel kalmıştı HSYK ve anayasa mahkemesi. Tek başına anayasa değişikliği yaparak bu değişiklikleri referanduma taşıma imkânı veren meclis çoğunluğu AKP’ye bu kurumlarda da kadrolaşma olanağı verebiliyordu.

Hükümet ana amacı bu olmasına karşılık sol demokrat kamuoyunun da meşrulaştırıcılığı ile 12 Eylül rejimi ile hesaplaşma avantajı verecekmiş izlenimi yaratacak bir paket hazırladı. Ve geniş bir kamuoyu desteği ile değişiklikleri hayata geçirdi. O dönemde başta Mithat Sancar olmak üzere TESEV eksenli akademisyen sol ve DSİP bu değişikliklerin ana amacının yargıyı ele geçirip iktidar anlamında tam hakimiyet sağlamak olduğunu hiçbir biçimde kabul etmeyerek, bu değişikliklerin demokrasinin önündeki temel engel olan vesayet sisteminin ortadan kalkmasını sağlayacağını söylediler. Hatta Mithat Sancar bu değişiklikler ile yargının ele geçirilmesinin olanaksız olduğunu söylemişti. Ama referandumun hemen ertesinde yapılan HSYK seçimlerinde Adalet Bakanlığı listesinin tulum çıkarması ile Sancar’ın ne kadar yanıldığı ve bu değişikliklerin ana amacının yargının AKP eline geçmesi olduğunu söyleyenlerin-ki bunu söyleyenlerden biri de bendim- ne denli haklı olduğunu, yetmez ama evet kampanyasının temel argümanı olan AKP’nin demokratikleşmeyi gerçekleştirmeye mecbur olduğu varsayımı da çökmüş oldu. Lakin o günden bu yana hiçbir özeleştiri olmaması da demokrat sol aydınların giderek entelektüelden özuzman aydına dönüştüğü kuşkusunu güçlendirmekte.

Aslında özuzman aydın değil de gerçek anlamı ile eleştirel akılcı entelektüeller olsaydı bugün AK Parti şu an sahip olduğu meşruiyeti muhafaza edemezdi. AKP’ye bugün en şidddetli eleştirilerin gemişte ona destek veren euro soldan ve akademik entelejensiyadan gelmesi onların bu süreçteki payını ve sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Mevcut tam hakimiyet biçiminin yolunu ne yazık ki bugün kendine yeni sol diyenler açtı. Onların şunu demesini beklerdik evet demokrasiye olan açlığımız bizi yanılttı.

Tüm bu saydıklarım hiç şüphe yok ki devam eden yargılamaların genel itibari ile doğru olduğu düşüncesini ortadan kaldırmaz. Kendine sol sıfatını uygun gören herkes 12 Eylül Darbecilerinden de, esas omurgasını Susurluk çetesinin oluşturduğu darbeci general ve ssubaylara dayanan Ergenokon sanıklarının çoğunun yargılanmasını, daha önemlisi 28 Şubatçılardan hesap sorulmasını olumsuzlayamaz. Burada ayrılık noktası bunların bizi demokrasinin nurlu ufuklarına taşıyacağı fikrine dairdir. Bunun da soykütüksel bir okumasını yapmak boynumun borcu olsun.

Not:
Liberal Demokrasiyi bir mit olarak gördüğümü saklamayacağım. Bir anarşist olarak devletle demokrasi arasında kurulan her olumlu bağı yansılsama olarak görenlerdenim.Neden böyle düşündüğümü ve gidişatın nereye doğru olduğunu, nasıl bir devrimci dinamizm yakalanacağını ise bir aksilik olmaz ise mayıs ayı içinde piyasaya çıkacak olan ANARŞİZM: UNUTULMUŞ OLANI HATIRLAMAK isimli kitabımda hayli geniş bir biçimde analiz ettim. Oradaki görüşlerimi zaman zaman burda da ele alacağım. 


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne