Deniz ölür badem gözlü kalır

 Dilaver Demirag - 16/05/2008 10:24:01 (850 okunma)


Deniz ölür badem gözlü kalır

Ben geçmişinde Marksist olan bir liberter solcuyum, ama diğer yandan da bu toprakların ruhundan da epey beslenen oradan feyizler alıp kendi sol ufkunun içine katan biri. Bir başka yazıda sol ve sufizm diyalogunun sol için imkânları üzerinde duracağım için işin bu kısmını es geçiyorum.

Bu açıklamayı yapma nedenim Engels'in çok beğendiğim bir sözü ile yazıma başlamam Engels, Marks Lenin vb Ortodoks sosyalizm üzerine epey eleştirim var ama bu onların hâlâ değer taşıyan kimi tezlerinden yararlanmama engel değil. Engels “ burjuvazi devrimcilere yaşarken sağlıklarında türlü baskıyı işkenceyi reva görür, ama öldükten sonra da onları hemen aziz ilan eder” der, bu söz en çok ATV dizisi sonrası yıldızı tekrar parlayan ve bir efsaneye dönüşen Deniz Gezmiş için geçerli.

Sanki birileri Deniz'den özür dilemek istercesine onu ve 1968’i parlatarak, cilalayarak öne çıkarıyor. Ama bunu yaparken de onu onun mücadele biçimini, inandığı değerlerin içini boşaltıyorlar. Böylece aslında bir Marksist sosyalist olan Deniz Gezmiş bir anda hem ulusalcıların, hem de 68 ekseninde AKP’ye karşı yedek lastik konumunda olacak, ama ideolojik olarak da ön cephede çarpışacak bir sol hareket üretmek isteyenlerin elinde popüler ikon haline getiriliyor. 68’in sistem karşıtı yanı tamamen içi boş bir şeye dönüştürülüp “aslında iyi çocuklardı, haksız yere asıldılar” söylemi alttan alta pompalanıyor.

Bir Fransız yazar (aklımda kaldığınca aktarıyorum) “bir insan gençken sosyalist değilse o bir ruhsuzdur, ama 30’undan sonra da hâlâ solcu kalmaya devam ediyorsa o kişi akıl yoksunudur” diyerek devrimcilik ve solculukla gençliğin kuşaksal asiliği arasında bağ kuruyor.

Bendeniz de yaşı 40’ı aşmış bir orta yaşlı solcu, akılsız bir taşkafa olma zevki ve hazzını devam ettiren biri olarak, açıkçası denizin ikona dönüşmesinden dehşete düşüyorum.

Ve diyorum ki devrimciler, sistem karşıtları, düzen muhalifleri korkun, çünkü asıl şimdi yenildik, asıl şimdi canımıza ot tıkıyorlar. Çünkü eğer Deniz ve 1968’li yıllar (çok şükür 78’i henüz tüketemediler) burjuvazinin yani Denizin mücadele ettiği, yıkmak için ölümü bile göze aldığı siyasal hasımları, onu ikon olarak yüceltiyorlarsa halimiz perişan demektir. O zaman Denizin ve bizlerin siyasal hasımları bizi artık tehdit olarak algılamıyorlar, dahası bizi çoluk çocuk, gençlik ateşi basmış ergen asiler olarak görüp horgörüyorlar demektir. İşte o yüzden asıl şimdi yenildik, işte o yüzden asıl şimdi hapı yuttuk.

Pop İkon Deniz

Her şey kendisi de solcu ve muhalif olan çok yönlü sanatçı bir sanatçı Andy Warhol ile başladı diyebilirim. Warhol’un önemi şuradan geliyor. O pop-art ya da popüler kültür de çığır açan bir figür olmuştu. “Her şey güzeldir, pop her şeydir,” demişti pop sanatının öncüsü Andy Warhol. Sanatın üst sınıflara özgü kapalı devre bir seçkinlik unsuru değil, toplumdaki sıradan nesnelerin bile sanat eserine dönüşebildiği bir demokrasi hamlesi olması bu sözle başladı. Amaç sanatın bir burjuva seçkinliği, sanatçıların uğraştığı bir şey değil sanatın toplumsallaşmasıydı. Ama soldan gelen her adımın zaman içinde sistem tarafından massedilmesi gibi, bu çıkışta massedildi. Che Guevera’yı bir popüler kültür ikonuna dönüştüren de ol olmuştu. Amacı elbette onu bir halk kahramanına dönüştürmekti. Ama beklendiği gibi Che halk kahramanı olmadı, muhalifliğin simgesine dönüşüp bir isyanın simgesel ögesi olmadı. Tam tersine bardaktan, tişörte kadar her şeyde kullanılan ve bu sayede bir hayli para kazanılan bir imgeye dönüştü. Yani sistem Che'yi ele geçirip onu bir kez daha öldürmüş oldu. Üstelik bu kez onun hayatını adadığı ruhu öldürmüş oldular.

Dönekliğin müşahhas bir simgesine dönüşen patron ve patronu üzerinden sistem yalakalığında simge bir isim olan, Özkök Engels'i doğrularcasına Che için şunları söylüyor 

Onun masa üzerinde yatan cesedi komünizmin can çekişmeye başladığı yılları simgeliyordu. İşte bu yüzden James Dean ve Baudelair'e hiçbir zaman ölmedi ama Che öldü.

Bakmayın "Che'ler ölmez" sloganına. Che bal gibi öldü...

Şimdi ölümden sonraki hayata inananların hoşuna gidecek bir olguyla karşı karşıyayız.
Che dönüyor. Ama artık, bir devrimci olarak değil, Andy Warhol'vari bir pop ikonu olarak.

1980'li yılların ikinci yarısında "Elveda Başkaldırı" adlı bir kitabım yayınlanmıştı.
O kitap, klasik devrimciliğin, başkaldırının ölüm ilanıydı. "Elveda Başkaldırı"nın kafamda ilk tohumları, daha gencecik bir üniversite öğrencisiyken, Che'nin ölmüş fotoğrafına bakarak atılmıştı. Che şimdi diskolarda dinleniyor. Tişörtler üzerinde Pop Art'ın en değerli simgesi olarak yaşıyor.

Peki devrimciliği öldü mü? Bence yeniden doğdu. Artık kitlelerin başkaldırışı bitti, bireylerin ki başladı. Bence Che asıl yerini şimdi buldu. Bolşeviklik gibi, banal bir kitle ideolojisinin bayrağı olarak değil, tek başına bir bireyin isyan tişörtü olarak. İşte o yüzden "Que sera sera" şarkısını,"Che sera sera" olarak aranje ediyorum. Ve diyorum ki, "Comandante Che Guevara", artık kesin inançlı kitlelerin enternasyonal marşı değil, isyankâr bireylerin muhteşem remix'idir. Che'ye yakışan en muhteşem basübadelmevt de budur...” 

Tam da demek istediğimi en güzel biçimi ile Özkök ifade etmiş. Ama Che’de Deniz’de yaşasalardı emin olunki böylesi “hoşgörülü” bir değerlendirmeyi kendileri ve inançları için hakaret kabul ederlerdi. Deniz’de, Che’de insan yüzlü’de olsa sosyalist bir mücadele için öldüler. Onların rüyası ezen ve ezilenin olmadığı, sömürü denen şeyin tarihe karıştığı, yoksulların yoksullukları için ezilip horlanmadığı, bir anlamda İsa’yı anımsatırcasına “ağlayanların güldüğü” bir dünyayı simgeliyordu. Deniz de, Che’de böyle bir dünya için öldüler.

Deniz Kemalist Bir Milliyetçimiydi

Deniz Gezmiş Latin Amerika Sosyalizm mücadelesinden etkilenen, Küba Devriminden bir hayli etkilenmiş, Çin’de başarıya ulaşan halk savaşından esinler taşıyan Leninist bir üçüncü dünya devrimcisiydi. O yıllarda Sultan Galiyev ile başlayan süreci anlamlandırmak için Bolşevik devrimi açısından kuşatılmışlığı yarmak ve müttefikleri çoğaltıcı stratejiye bakmak gerekir. O dönemde geliştirilen teoriye göre koşulları sosyalist devrim için elverişli olmayan ülkeler öncelikle burjuva devrimini tamamlayacak daha sonra sosyalizme geçecekti. Bu aşamalı devrim tezi daha sonra biraz da amacından saptırılarak MDD’ ye dönüşecektir. İşte ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve burjuva demokratik devrim tezleri ile hem Bolşeviklerin Mustafa Kemal devrimini desteklemesi için meşru ideolojik zemin oluşuyor, hem de Sovyetler etrafında kurulmak istenen emperyalist kuşatma kırılıyordu. Bu yüzden anti- emperyalist burjuva devrimleri tezi Sovyetler için bir can simidi niteliği taşıyordu.

İşte 1968’deki devrimcilerin Kemalizmi negatif bir unsur olarak görmeme nedeni de budur. Dahası bugün bize haklı olarak gerici gelen sol kemalizmin o dönem ilerici bir tez olarak görülme nedeni de bu ideolojik saptama ile yakından bağlantılıdır. Sol kemalizmden etkilenen 68 kuşağı için Mustafa Kemal burjuva demokratik devrimci olarak sosyalist devrime gidecek yolu açan, bağımsızlığı, ant-emperyalist devrimi öne çıkaran bir devrimciydi. 

Nitekim Denizlerin THKO’sunun teorisyeni olan Hüseyin İnan, Türkiye Devriminin Yolu’nda Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden kadronun“parçalanmış Osmanlı ordusunun ilerici ve reformist kanadı ile şehir küçük burjuvazisi” olduğu ve “1923’te halk kitlelerini de peşlerinden sürükleyerek emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı verdiği” düşüncesindedir. Tam da bu nedenle Mustafa Kemal ve onun reformları Osmanlıdan kalan köhnemiş feodal yapıyı tasfiye edici, anti-emperyalist niteliği de olan ilerici bir hamle anlamına geliyordu. Bu nedenle Deniz için ikinci kurtuluş savaşı Mustafa Kemalin bir burjuva devrimci olarak başlattığı sürecin sosyalist bir devrimle tamamlanmasıydı.

İnan’a göre MDD bir Burjuva Demokratik Devrimdi. 

"MDD, emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerin, evrensel bir öz kazanmış olan devrim stratejisidir. Burjuva demokratik devrimi ise, kapitalist üretim ilişkilerinin belirli bir gelişim düzeyinde (emperyalizm faktörü önemli değildir) kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin tasfiyesi için geçerli bir devrimdir. İki devrim, politik ve ideolojik karakterleriyle birbirinden farklıdır. Bu yüzden MDD ile burjuva demokratik devrimi arasında sadece öncülüğe bağlı bir ayrımdan hareket edilerek tahlil yapılamaz." – Hüseyin İnan, Türkiye Devriminin Yolu (Mart 1972)

Ne deniz ne de diğerleri bir burjuva devrimcisi değildiler, dahası milliyetçi hiç değildiler. Nitekim ölürken son sözleri (ATV tarafından makaslanan) “Yaşasın Türkiye’nin bağımsızlığı! Yaşasın Marksizm'in, Leninizm'in yüce ilkeleri! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler ve köylüler!’ oldu.

Hüseyin İnan bugün DTP’nin savunduğu “demokratik özerklik” fikrini başka bir isimle daha o günden savunuyordu.

THKO, “bütün ulusların eşitliğine" ve “her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı”na titizlikle saygı gösterip her türlü imtiyaza karşı çıkmaktadır. Türkiye’nin toprak bütünlüğü içindeki iktisadî hayatın bütünleştirilmesi(nin) emekçi sınıfların yararına olacağı düşünülmekte ve 

TDY’de (Türkiye Devrimin Yolu) “Kürt emekçilerinin sınıfsal çıkarları da ancak Türkiye halkının ortak mücadelesi ile sağlanabilir.” sonucuna varılmaktadır.

Soruna Türkiye Halkı olarak kabul ettikleri tüm uluslardan devrimci sınıf ve tabakaların çıkarları ve ortak savaşımının oluşturulması temelinde bakılmakta; çözüm önerisi ise şöyle ifade edilmektedir:

"Türkiye’deki tüm emekçilerin çıkarlarına en uygun çözüm yolu da bölgesel özerklik olacaktır. Bölgesel özerkliğin sınırlarını ve kapsamını da ancak aynı sosyal ve iktisadî yaşantıya sahip olan halkların kendileri tayin eder. Biz, bu özerklikte titizlikle Türkiye’de uluslararası (sosyalist) kültürün ve iktisadî yapının korunmasına çalışmalıyız. Çalışmalıyız, çünkü sosyalist, uluslararası kültür ve iktisadî ilişkiler bütün çalışan sınıf ve tabakaların çıkarınadır." – Hüseyin İnan, Türkiye Devriminin Yolu (Mart 1972)...

Kısacası Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türk Nazilerin dergisi Türk Solu denen iğrenç mevkutenin öne çıkarmaya çalıştığı gibi faşist tezlerden alabildiğine uzaktı. Bu gericilerin ilericilik adıyla onun anısını sahiplenmesi ise onun anısına en büyük ihanettir aslında. Denizlerin alabildiğine naif kemalizm algısı ile bugün gericiliğin sembolüne dönüşen kemalizm algısı arasında bir uçurum vardı. Deniz ne ulusalcıydı, ne de milliyetçi o bir üçüncü dünya devrimcisi olarak Türkiye’nin kapitalist dünya sistemi olarak emperyalizmin yörüngesinde kopmasını savunuyorlardı. Bunu da Kürt, Türk bu topraklarda yaşayan bütün hakları özgür kılacak bir süreç olarak görüyordu.

Evet, bir Deniz Gezmiş var ama Hatırla Sevgili’de ve Devletin öz uzman imaj makerlerından Ali Kırca’nın Siyaset Meydanında yansıtmaya çalıştığı (ne ilginç şu anda devletin ayak paspaslığını yapan 68’liler vakfı ve bir zamanlar sol fikirlerinden dolayı ordudan atılan Ali Kırca gibi solcular sistemin ideolojik aygıtı olarak çalışıyorlar) gibi devletin hakkını yediği uslu bir çocuk değil, gerçek bir sistem karşıtı devrimciydi. Bugün onun anısını kirletenler de sağcılaşmış sol kemalizmin borazancıbaşı olan 68’lilerden başkası değil. 

Denize eza cefa yapanların şimdi onu aziz yapma girişine karşı onun asıl niteliğini göstermekse her asinin boyun borcudur.


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne