Devleti Demokratikleştirmek Olmayacak Dua'ya Amin

Dilaver Demirag - 11/01/2011 23:59:37 (482 okunma)


Devleti Demokratikleştirmek Olmayacak Dua'ya Amin

Bugünlerde birine özcü dediniz mi neredeyse ırkçı demekle benzer bir şey demiş oluyorsunuz. Bir şeyin özü itibari ile öyle olduğu yönündeki izahlara karşı söylenen bir tanımlamadır bu. Ama karşılığı da aslında durumsal değil basbayağı göreli/rölatiftir. Modernlik özcü kabul edilirken, post modernlik basbayağı rölatiflik içerir. Post modernlik öz/doğa gibi sıfatları kabul etmez, kültüralist olduğundan her şey tarihsel ve kültürel durumlar nedeni ile öyledir, dolaysıyla değişmez sabit durumlar değil her an oluş ve bozuluşa tabi olan durumlar, konumlar vardır. Ama bu tutum post modernliği kaygan, bir tutum takınamayan sürekli pozisyon değiştiren bir konuma da getirmekten kurtaramaz. 

Post-modern olmak ebediyen sürüklenmek gibidir. Demokrasi konusunda da benzer iki tutumdan söz etmek olanaklıdır. Birisi liberal tutumdur:Liberal tutuma göre devlet demokratik olabilir liberal olmak bunu yapabilmek gücüdür. Buna karşın mutlak devlet karşıtı tutumu ile özcü kabul edilecek anarşistlere göreyse devlet doğası yani özü gereği demokratik olamaz. Çünkü devletin varlığı hükmetmek içindir, oysa demokrasi son tahlil de hükmetme gücünün ilgasını İçerir. Bu nedenle demokrasi konusunda anarşistler ile liberaller tarih boyunca anlaşamadılar. Kendi adıma uzun süredir demokrasi ile ilgili yaptığım okumalardan çıkardığım sonuç anarşistlerin haklı olduğu yönünde. Gerçekten de devlet özü gereği hükmetmek için varolan bir organizasyon bu onun siyasal otorite olmasını gerektiriyor. Oysa demokrasi başından beri otoritenin adım adım ortadan kalkmasını amaçlayan bir siyasal tahayyül. Bu nedenle demokrasi ile devlet uzlaşmayacak iki unsurdur. 

Demokratlar ya da liberaller devletin demokratikleştirilmesinden söz edip duruyorlar. Kanımca bundan anladığım devletin otoriterliğinin, hükmetme gücünün sınırlandırılması. Oysaki otoritesi kısıtlanan bir devlet hayvanların çoğunda gördüğümüz tüylerin olmaması, çıplak derili olması gibi bir şeydir. Ya da bir avcının yırtma olanağı veren tırnakları, parçalama gücü veren dişlerinin olmaması gibi. Mevcut toplumsal düzen içinde başkalarına hükmetmeyi, başkalarının baskı kurmasını engellemesi karşılığı yani düzen sağlayarak güvenliğimizi temin etmesi karşılığı devlete meşruluk tanımışızdır. Bu da doğası gereği devletin hükmetmesini, emredici bir konumda olmasını içerir.

Sonuçta mahkemelerden, polis gücüne dek devletin egemenliğinin göstergesi olan şiddet kurumları eninde sonunda bir gözdağı ile bu gücünü kullanarak genele olumsuz etkide bulunacak olanları sınırlandırır. Bu anlamda tehdit gücü elinden alınan bir devlet otorite fonksiyonunu icra edemez. Korku yoksa devletin otoritesi de yoktur. Modern demokrasiler bu açmaza çare bulmak için devlete kanunlarla sınırlandırılmış bir şiddet kullanma gücü verir ki kanun otoritesi ya da kanun hakimiyetinin sağlanması dediğimiz şey de budur. Polis silah kullanma yetkisini kanunlardan alır ve bu yetkisini de kanunların ona verdiği yetki oranında yerine getirir. Bu anlamda devlet doğası gereği kısıtlayıcı, sınırlandırıcı bir kurumdur en“demokratik” devlet bile bu olanaktan yoksun değildir. 

Oysa demokrasi denilen kavramın içerdiği özgürlükler alanı doğası gereği adım adım genişlemeyi, bireyi sınırlayan mengenelerin bir bir ortadan kalkmasını hedefler. Ne kadar çok özgürsek o kadar çok dışsal kısıtlama ortadan kalkmış demektir. Bu anlamda özgürlük korku olmadan, kendisini sınırlandırıcı bir gücün kısıtlamaları ile karşı karşıya kalmadan kendini ifade etmekte, kendisindeki potansiyeli kullanmada bir engelle karşı karşıya kalmamayı içerir. Bu anlamda demokraside zor olmaz. Demokrasi konuşmayı, müzakere etmeyi karşılıklı anlaşmayı ve bu anlaşmalardan vazgeçebilmeyi gerektirir. 

Oysa kanun sınırlandıran, belirlediği sınırı aşmanız halinde size zor uygulaması gereken bir yaptırımı, bir otoriteyi içerir. Tıpkı ahlak gibi kanun da neyi yapıp neyi yapmayacağımızı belirler, bir anlamda etiğin yerini almış olan bir ilkeler bütünüdür kanun. Meşruluğunu da toplum sözleşmesi denilen yani devletin nasıl hükmedeceğine dair çerçeveyi çizen, bize bir şeyler verme karşılığında bizden bir takım şeyleri yapmamamızı içeren ana ilkeler bütününden alır.

Kimilerinin hukuk devleti dediği şey aslında yasanın şiddetidir-ki hükmetmek şiddettir, yani birsi üzerinde egemenlik kullanmak, onu kendi olmak istediğinden başka bir şey olmaya zorlamaktır. Bütün kanunlar da bu anlayış üzerine kuruludur. Kişilerin kanunlara uymaması diye bir şey yoktur. Bir birey ben bu kanunu da kanunun dayandığı anayasayı da onaylamadım bu anayasa da bu kanunlar da benim iradem dışında olan şeyler, o zaman ben onay vermediğim, yapımına katılmadığım, kendi irademi yansıtmadığım bu kanunlara uymakla mükellef değilim diyemez. En demokratik sistem de bile yasalar emredicidir. Uymamanız cezalandırılmanız anlamına gelir. O zaman demek ki en liberal demokrasi bile çoğunluğun azınlığı yönettiği onları kendi iradesine uymaya mecbur bıraktığı bir rejimdir. Hukuk devleti olarak demokrasinin amacı şiddeti yani egemenliği yok etmek değil onu bireylerin yetkesinden alıp devletin yetkisine vermektir. Walter Benjamin’in ifadesi ile "Hukukun temel ilgisi şiddeti kınamaktan öte onu tekeline almaktır."

Benjamin; "hukukun belirsiz yapısını ve şiddetin işlevini tartışmak için bir başka örnek olarak da polisi ele alır. Genellikle polisin uyguladığı şiddet hukuk-koruyucu şiddet olarak görülür. Oysa polis, gündelik yaşam içinde hakkında yasal herhangi bir müeyyidenin olmadığı, yasanın belirsiz olduğu sayısız örnekle yüz yüze gelir. Bu yüzden polisin yalnızca hukuku tatbik ettiğini iddia etmek imkânsızdır, aksine polis bu durumlarda yeni yasa oluşturur Polis şiddeti tam bu noktada çifte bir işlevle çalışır: bir yandan hukuk koruyucu bir güç olarak devlet adına hukuku korumakta, öte yandan hukukun bir şey söylemediği, açık bir kanun maddesinin olması vakalarda kanun koymaktadır.

Polis gücü modern toplumlarda şekilsiz/biçimsizdir: aynen polisin kendisinin hiç bir yerde dokunulabilir olmaması gibi, uygar devletlerde polisin varlığı her yere yayılmış hayaletimsi bir varlıktır. Polis aynı anda hem hukuku yaratan hem de onu ihlâl eden yapısıyla performatif bir güç olarak çalışır. Karşılaştığı her vakada bir karar vermek zorunda olan polis, bu karar için hukuka müracaat eder, kanunda bununla ilgili olarak açık bir madde, yasal bir netlik veya müeyyide bulamayınca kendi yorumuna göre hareket eder. İşte tam da bu karar anın-da polis, ne tamamen hukuktan bağımsız ve keyfîdir ne de tamamen hukuka bağımlıdır. Polis, bir yandan yasayı korumak, muhafaza etmek zorundadır, diğer yandan karar almak zorundadır ki bu çelişki polisin karar verilemez iktidarını oluşturur. O tekil vaka hakkındaki ‘gerçek’ hukukî durumun ne olduğunun kimse bilemez, çünkü bu durum polis tarafında eşzamanlı olarak yaratılmıştır. Böylelikle polis kendisi inkâr etse dahi, hukuk-yapıcı olarak davranır. Polisin bu karar-verilemez yapısı modern demokrasilerin şiddete içkinliğini oluşturur.”(1) 


Görüldüğü gibi devleti demokratikleştirmek bir oksimoron ya da yaygın bir deyimle olmayacak duaya âmin demektir. Demokrasi olarak karşımıza çıkan liberal parlamenter rejim hukukun güç tekeli olma haline dokunmaz. Bu devletin yokluğu anlamına gelir. Oysaki parlamento şiddettin/hukukun egemenliğin rıza üretmesi içindir. Yoksa egemenliğin yok olması için değil. Her hukuk, her yasa, her hukukî anlaşma şiddet üzerine kurulduğu halde, demokratik yönetimler bu şiddet gerçeğini reddederler. Bu iktidarların hâkim temayülü kendi meşruiyetlerini oluşturan daimi şiddeti unutmak, kendilerini vareden kurucu, temel şiddeti ise inkâr etmek üzerinedir. 

Bu sebepten parlamenter demokrasiler sahte bir özgürlük yanılsaması yaratırlar. Benjamin ve onun sürdürücüsü olarak kabul edeceğimiz Agamben"hukuk devleti ve egemenliğin paradoksu olarak liberal demokrasilerin şiddetin yani egemenliğin dizginlenmesi değil onu tüm toplum sathına yayıldığı bir durumdan" söz ederek devleti demokratikleştirme safsatasına son verirler. Onlara göre şiddet modern dönemde arızî bir durum değil bizatihi hukukun kendisidir. Modern devlet, hukukun bir biçim olarak işlediği karar verilemez yapısıyla şiddeti hayatın her alanına yayar. Bu da Agamben’in ortaya koyduğu gibi "herkesin hukuk öznesi haline getirilerek hukuktan yani adaletten yoksun kaldığı bir çıplak hayata durumudur ki o kamp kavramı üzerinden liberal demokrasi ile totaliter yönetimlerin aynı ağacın iki dalı olduğunu gösterir".Nitekim Rancierin kıyı kavramını eksene alarak diyebiliriz ki: Modern demokrasiler giderek aslında daha totaliter yönetimlere dönüşüyorlar. Devletin olduğu yerde de durumun böyle olması son derece doğaldır. Tüm devletler aslında insansızdır ya da özgürlüğün düşmandır. Gerçek özgürlük ancak devlet denen yapının son bulduğu yerde başlar. Liberal kafanın anlamadığı ve göremediği budur.


1- Walter Benjamin, Benjamin, Walter. “Critique of Violence” Reflections. Ed. Hannah Arendt. Schocken Books. New York, 1986, s.276, aktaran. Nuh Yılmaz Biyoiktidar Ve Liberalizm: Şiddetin Eleştirisi Ve Siyasetin İmkânı Tezkire, Ocak/Şubat, 2002, Yıl: 11, Sayı: 24


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne