İfratla tefrit arasında ya da Türk solu karagömlekli mi?

Dilaver Demirag - 02/06/2008 23:27:32 (862 okunma)


İfratla tefrit arasında ya da Türk solu karagömlekli mi?

Solun ve sosyalist solun hem dünyadaki hem ülkemizdeki serüveni ile ilgili iki türlü eleştiri yapılabilir. Birincisi hâlihazırda Rasim Ozan Kütahyalının doğrular ile yanlışların iç içe girdiği hezeyan tarzı bir dille, bir diğeri ise Birikim dergisinde yapıldığı gibisol bir dille.

İlki mevcudiyetini Kemalizm'le mücadeleye indirgemiş ve bu nedenle de AKP’den evrensel ölçekte bir liberalizm biçmeye çalışanTaraf gazetesinde olduğu gibi yapılır ve burada sol bütünü ile milliyetçi, Kemalist berbat bir ideolojinin sembolü yapılır diğer yandan da bu yapılırken mevcut anti-komünist dil ile buluşulmaması için ama evrensel ölçüde sol ile Türk solu aynı değildir şeklinde ifade edilir.

İkincisi, daha çok nerede yanlış yaptık ve yeni bir kalkış noktasını nerden nasıl inşa etmeliyiz gibi eleştiriyi yeni bir canlanma için yapar, burada sosyalist sol düşüncenin evrensel özünü teşkil eden insanların kendi yaşamlarını belirleme kapasitesi, bunun için insanların insan olmaktan gelen eş değerli varlıklar olduğu ve bu nedenle de eşit olmaları, bu insanların kendi yaşamlarını belirleme, kendi toplumsal siyasal kaderleri üzerinde tam bir denetime sahip olma bu bakımdan da devlet de dâhil bu yoldaki engel niteliğindeki tüm siyasal engellerden kurtulmak ve kişinin kendi yaşamı üzerinde söz, karar ve yetki sahibi olması anlamında özgürlük merkeze alınır. Sonuçta sol bakiyenin bir bilânçosu yapılarak, mevcut reel sosyalizm anlayışlarının bu hedefe varıp varamadıkları, neden o hedeften sapıp bir devlet kapitalizme bürokratik oligarşiye dönüşen ceberut yapılar haline geldikleri ele alınır.

Bu doğrultuda ideolojik bakiye iyice eleştiri eleğinden geçirilir ve o ideolojide bu ceberut ve devlet kapitalizmine dönüşmeye neden olan hangi ideolojik unsurlar var gözden geçirilir. Bu bir anlamada bir binanın temellerine dek röntgenini çekip, o binada bir depreme ya da bir başka doğal afette yıkılmaya neden olacak ne tür bozuklukları var onu bulmaya çalışma hamlesine benzer. Bu çekap işleminden sonra bina kalitesini olumsuz etkileyen unsurlar saptandıktan sonra binada onarım faaliyeti başlar, çimentoda bir zayıflık söz konusu ise beton kalitesi arttırılarak bina sağlamlaştırılır, yok sorun daha derinde örneğin demirlerde ki paslanmadan kaynaklanıyor ise o zamanda gerekiyorsa bina yıkılıp yeniden yapılır. Ama bu da yetmez sorun temelin kurulduğu zemin ise o zaman zemindeki zayıflıklara karşı bir önlem alınır.

İşte sol eleştiri tam da yukarda saydığım eleştirel bir inşa sürecini kapsar. Bu yapılırken o binanın temel harcı yok sayılmaz tersine o harcı yeni malzemeler ile karıp zenginleştirip ortaya daha nitelikli bir çimento çıkarılır.

Bu anlamda hem bizde hem batıda Sovyet sosyalizmi sonrası ciddi bir hesaplaşama yapıldı, bugün çokça zikrettiğimiz post- yapısalcı düşünce de bu eleştiri sürecinde ortaya çıkanlardan biriydi. Marksist sosyalizm bu süreçte iki şey yaptı, öncelikle Marks'ın görüşlerindeki temel unsurları bir kazanım olarak görüp bu kazanımı yeni düşünsel unsurlarla besleyerek zenginleştirmek. İkincisi, sol düşüncenin iki ana dalından diğeri olan Anarşizmle yakınlaşmak. Nitekim Foucault, Deluze vb düşünürler kuşağı bir anlamda bu yakınlaşmayı temsil eder. Bugün bir üçüncü buluşmanın zemini aranıyor bu zemin özgürlükçü teoloji kapsamında tinsellik ya da solu etik yönden besleyip zenginleştirecek olan manevilik/ruhanilik.Bunun imkânsızlığından söz edenler Lütfen Zizek’in ahlaksız etik ve maddeci teoloji kavramlarını içeren Paralaks adlı kitabını, Michael Lövy ve Tery Eaglaton gibi su katılmamış Marksistler ve John Clark gibi Anarşist düşünürleri okusunlar.

Tam da bu nedenle Rasim Ozan Kütahyalı'nın Türkiye 68’ini Ergenekon’a eklemleyerek solun ve 68’in, sonrasındaki 78’in aslında sağcı olduğunu iddia eden yazısı söylediğim hesaplaşmanın en yanlış biçimini temsil ediyor. Çünkü bu eleştiri de amaç rekonstrüksiyon dediğimiz bir yeniden inşa olgusunu değil daha çok solu eleştireyim derken onun en iyi yanlarını da atan bir aşırılık içeriyor. Dahası solun yegâne meselesini Kemalizm indirgeyip Taraf'la aynı safta buluşturmak istiyor. Oysaki sol elbette Kemalizm' le ve onu şekillendiren pozitivizmle hesaplaşmalı ama bu hesaplaşmayı ne adına kimle yapacağı ve bu hesaplaşmanın sonunda kimlerle buluşacağı önemli.

Ben kendi adıma solun bu hesaplaşmayı tam da devletin yeni sahibi olma çabasındaki liberaller ve sermaye sınıfı ile buluşmak için değil, tersine kendi sosyal tabanı olması gereken kentli yoksullar, emekçiler vb en alttakiler ile buluşmasına mani olan bir ideolojik engeli aşmak için yapması gerektiğine inananlardanım. Sol sadece AKP’nin değil, tüm sermaye sınıfı ideolojilerinin alternatifi olmalı. Bunun içinde Kemalizm’ i de dahası bizatihi modernleşme ideolojisin ta kendisi ile hesaplaşmasını sağlayacak olan bir analitik iç eleştirel sürece gereksinmesi var.Solun atması gereken en önemli şey pozitivizm olmalıdır, daha sonra ise onu besleyen modernleşme tasavvuru ile hesaplaşmalıdır. 

Gizli Yüz Faşizm

Öncelikle Kütahyalı'nın birçok tespitine katılmamak elde değil. Gerçekten de Türkiye 68’i batılı muadilinden farklı olarak daha millici bir zemindeydi. Ama bu millicilikle şimdiki Tandoğan hezeyanını, Türk Solu denen faşist mevkuteyi aynı kefeye koymak da yanlış olur.

Öncelikle İP’den (yeni)TKP’ye kadar sol partilerin büyük bölümüne musallat olan Kemalizm illetinin iki nedeni var. Sosyalist düşüncenin Türkiye’nin özgül koşulları nedeni ile alternatif bir modernleşme projesine dönüşmesi. Modernleşmeye olan sadakat, Aydınlanma düşüncesini Kantüzerinden değil de Hegel üzerinden kuran modern solun din karşısında pozitivist tutumunu belirledi. Bu da doğal olarak Türkiye’deki sınıfsal mevzilenmelerin yanlış analiz edilip kentli orta sınıf olan Küçük burjuvazinin ideolojisi olan Kemalizm’in ilerici sayılmasına neden oldu.

Ortada bir ideolojik hata olması ile Ergenekon gibi müphem bir devlet çetesine ideolojik destek olmak arasında ciddi fark vardır. Dahası TKP’nin Kemalizm’i ile Kızılelmacı İP’nin Kemalizm’i arasında da önemli farklar vardır. TKP sonuçta Ortodoks bir Marksizm okuması yaparak yanlış bir zeminde durmaktan kaynaklanan yanlış analizler ile dinsel gericilik-ki dinsel gericilikte tek başına değil ABD’nin ılımlı İslam projesi, küresel büyük oyun gibi ögelerle birlikte ele alınır, dahası doğal olarak dinsel gericiliğin eksik modernleşmenin bir sonucu olduğu tespiti ile modernleşmeyi tamamlamak projesi birleşir. Sonuçta elbette tüm bu tespitler eleştirilebilir hatta bu eleştiri Marks'a kadar uzatılabilir. Lakin TKP sonuçta bugün ideolojik bir hata ile Kemalistler için bir çekim merkezi konumundayken Doğu Perinçek’in İP’si için durum asla aynı değildir.

İP için Kemalizm kudret oyununun bir parçası. TKP çok fazla ideolojik zigzag sergilemezken İP’nin sergilediği ideolojik zigzaglar İP ve Perinçek denen sol maskeli faşistler için ideolojinin kudret mevzilenmesine göre değişecek bir araçtan başka bir şey olmamasıdır. Perinçek ile TKP bu nedenle aynı kategoriye oturtulmaz.

Konumu gereksiz yere uzatmamak için burada modern düşünce, dil temsil ve özne gibi konulara girmiyorum ama net ve bariz olarak Kütahyalı ile TKP aynı ideolojik zeminden düşünmekteler. Yani Kütahyalı ile Kemalizm arasında mahiyet değil biçim farkı var. Tıpkı Taraf ile Radikal arasındaki gibi.

Dolaysıyla Kütahyalı'nın acımasızca eleştirdiği, dahası eleştiri sınırlarını aşıp resmen ve alenen hasım ilan ederek suçladığı sol ile liberal düşünce aynı soy ağacının ürünleri ve son tahlilde her ikisi de her zaman otoriteryanizmi elmanın kurdu içinde taşıması gibi bünyesinde taşır.(Bunun neden böyle olduğunu açıklamak da boynumun borcu olsun) yani methiyeler düzülen batı demokrasisi aslında hitleri kendi elleri ile yarattı. Bugünde batı demokrasisi dünyaya özgürlük nutukları atarken bir grup insana Nazi dönemini aratmayacak bir davranış biçimi içinde.

Kısacası Kütahyalı'nın eleştirdiği pek çok çarpıklık sadece Türkiye de Marksizm’nin kaba algısından değil bizatihi onun modern doğasından kaynaklanıyor.

68’ler Farkı

Adettendir batıdaki 68 baştacı edilirken buradaki 68 yerin dibine batırılır. Kütahyalı'da aynısını yapıyor. Oysaki bu kaba batılılaşmacı 68 övgüsü batıdaki 68’inde bir yığın arızalı ve orada da sistem tarafından massedilen yanlarını gözden saklıyor. Ne batı 68’i saf bir mükemmellik örneği ne de Türkiye 68 Ergenekon’un ideolojik zemini olacak kadar saf kötü.

Öncelikle Marksizm’in en önemli kazanımı olayları analitik bir bakışla ele almaktır bu da neden sonuç eksenli bir değerlendirme şeklidir. Bu nedenle Birikim dergisindeki sol aydınlar da bizdeki 68’i eleştirel olarak ele alır ama bunu yaparken düşüncenin adalet terazisini de eğmezler. 

Nitekim her zaman övgüyle andığım düşünsel kalibresi kadar sol vicdanı da hayli gelişkin Ferhat Kentel’in şu ifadesinin bizdeki 68’in serinkanlı bir değerlendirmek için ön koşul olduğuna inanıyorum. 

Kuşkusuz, Türk 68’i sadece Doğan Avcıoğlu ve benzerlerinin ve de o gün ‘Siyaset [b]Meydanı’na katılanların çoğunluğunun darbeci ve cuntacı zihniyetleriyle anlatılabilecek bir dönem değildi. Ancak Türk 68’inin zaman içinde izlediği güzergâha bu çizgi damgasını vurdu[/b].” Sevgili Kentel’in saptamasını şu şekilde tashih etmek yanlısıyım “Zaman içinde izlenen güzergâhta bu çizgi baskın olmaya medya ve devlet ekseninde oluşturduğu mevzilenme ile 68’in bu çizgiden ibaretmiş gibi algılanmasına” neden olduğu şeklinde.

Yoksa Birikim Dergisi de 68’in bir ürünüdür, aynı şekilde sol adına ortaya çıkan daha düzgün örneklerin de.

Öncelikle 'Deniz ölür badem gözlü olur' yazısında Türkiye 68’inin Kemalizm’le Marksizm arasında gidip gelen ve Leninizm’in belli bir dönem için icad ettiği Burjuva Demokratik Devrim olgusunun da bunun en büyük sebebi olduğuna değinmiştim. Denizlerin iyi niyetli naif Kemalizm’i ile Perinçek-Selçuk ikilisinin dizayn edip Tuncay Özkan, Türk solu gibi faşist kanaat önderlerinin son derece hesapçı, muktedirliğe aşık tahakküm ideolojisiyle biçimlediği sol etiketli sağ Kemalizm’le aynı safa koymamak da düşünsel adaletin bir gereğidir.

Öncelikle o dönem gençliği elbette Fransız 68’ine damgasını vuran Anarşist-Troçkişt çizgiyle buluşamazdı bir düşünsel birikimleri buna uygun değildi, iki ülkenin bu denli güçlü bir düşünsel derinliği besleyecek birikimi. Unutmayalım ki o 68 bir yandan Romantizm gibi güçlü bir düşünsel birikimle, diğer yandan Lukas, Gramsci ve en sonda Horkheimer-Adorno gibi her biri birer düşünce yıldızı olan kişilerden kaynaklanıyordu. Diğer yanda ise Dadaizm, Sürrealizm gibi bir birikimin Situasyonizm gibi bereketli gür ucuna yaslanıyordu. Türkiye’de böylesi zengin bir felsefi miras olmadığı gibi bu mirası besleyecek sosyal süreçlerde mevcut değildi.


Zaman dışılık ve Öykünmecilik

İkincisi batı 68’i refah devleti, endüstriyalizm, teknoloji vb olgular ile Modernleşme sürecinin, diğer yanda ise ülkeyi nükleer çöplük kılan soğuk savaş ideolojisinin tehdidi altında biçimlenmişti. Türkiye de ise böylesi olgular çok ama çok uzaklardaydı doğal olarak.

Dahası Türkiye’nin kendi siyasal düşünce birikimi de bu türlü bir düşünmeye aşina olabilmekten fersah fersah uzaktaydı.

Batı modernleşmeyi aşma arayışını, biz ise eksik modernleşmenin sancılarıyla boğuşuyorduk. Çok doğal olarak bizim örnek alacağımız, bakacağımız yer batı değil siyasal sosyal koşulları belli ölçülerde bize benzeyen Latin Amerika olacaktı.
Batı kalkınmaya, sanayileşmeye gırtlağına kadar batmış bir haldeydi bu batmanın sosyal siyasal sonuçları da en az sürecin kendisi kadar şiddetli yaşanıyordu. Bundan dolayı batı 68’i tamda batı 68’idir yani batıya özgü. Nitekim ABD’de yaşanan 68’de, Doğu Avrupa’da yaşanan 68’de Fransız 68’inden bariz farklar taşır.

Oysa Türkiye doğal olarak modernleşme ile sanayileşme, gelişme ile ilgili sorunlar yaşıyordu, Türkiye de daha adamakıllı bir burjuva demokrasisi yoktu. Üniversitelerinde pozitivizm hâkimdi, bundan dolayı da Marks ve Marksizm bize pozitivist yorumlarıyla yani bir modernleşme ideolojisi biçiminde Leninizm ve Stalinizm biçiminde girdi.

Türkiye ABD tarafından sömürülen ona bağımlı, NATO’nun Sovyetler Karşısında olası bir Sovyet işgalinde il karşılayan bir ön cephe ülkesiydi. Hala büyük ölçüde köylü nüfus barındıran, yeterli işçi sınıfına sahip olmayan (Türkiye’de sanayileşme ve göç olgusu bile 70’lerden itibaren başlayan bir süreçtir) ve modernleşme sancılarını her boyutu ile yaşayan NATO’nun ona biçtiği rol nedeni ile koyu bir anti-komünizm olgusuna sahip güçlü bir orduya sahip, bu ordunun da ülke siyasetine egemen olduğu bir ülkeydi. Yani Kemalizm şimdikinden farklı olarak ABD’nin çıkarlarına uyum sağlayan bir şeydi, orduya gereksinmesi vardı.

İşte bütün bunlardan dolayı Türkiye 68’inin öncelikleri ne cinsel devrim, ne boğucu rasyonalizm karşısında bir estetik ayaklanma, ne bürokratik refah devletinin hayatın her alanını denetimi altına almasına karşı ayaklanmaydı. Kemalizm’e alternatif bir modernleşme projesi olarak solun öncelikleri tam da Denizlerin, Mahirlerin ve hatta İbrahim Kaypakkaya’nın söylemlerinde yankı bulan taleplerdi.

Marks'ın çok önemli bir saptaması vardır “İnsanlık önüne çözemeyeceği sorunları koymaz der” bu sözü Feurbach’ın “insan sarayda başka türlü kulübede başka türlü düşünür” sözü ile birlikte düşünürsek doğal ki iki 68 elbette birbirine benzemeyecekti.

Dolaysıyla tüm bu farkları göz önüne aldığımız da tutup da Türkiye’deki 68 niye Fransa’dakine benzemiyor diye eleştiride bulunmak tarih dışı bir anlama biçimdir ve toplumdışıdır.

Bu bağlamda Rasim Ozan ile Genç Sivillerin bir hayli benzer gözüken eleştirilerinin ortak yanı tam da bu tarih dışı asosyolojiklikte yatar. Ancak tüm bunlar Türk solunun bu kadar sosyal ve düşünsel evrimine rağmen hala Kemalizm’le olan aşkını sürdürmesine dönük eleştiriye mani değildir.

Bugün devrimci sol’da TKP gibi sosyalist sol da en az Kütahyalı kadar anakronik ve zaman dışı bir nostaljinin tahakkümü altındadır. 1968 için doğru olan şeyler bugün doğru olmak bir yana gerçek bir ayak bağıdır. Bugün solun asıl ve acil gündemini modernleşme ile hesaplaşma oluşturuyor.


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne