Milliyetçilikler üzerine analiz 2

Dilaver Demirag - 05/11/2008 11:06:07 (693 okunma)

Milliyetçilikler üzerine analiz 2

BIÇAĞIN UCU

Ben Türkmen bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Ama Andoluda bir çok yerde görülebileceği gibi benim de soyum safkan değil karışık. Çerkezlik, Kürd'lük soyumda varolan diğer soy izleri. Son yıllarda yapılan genetik araştırmalar tüm insanların Afrika kökenli bir adem ya da havva'dan geldiğini gösteriyor. Yani aslında hepimiz gen kardeşiyiz. Hepimiz ortak bir genden türedik. Bundan olacak kendimi Türk olarak görmekten, Türk olarak saymaktan hiç hoşlanmam-ki uygarlık karşıtı anarşist çizginin cezbediciliğine ve ilk toplumlara eşitlikçiliğinden dolayı sempati duymama rağmen-kabilecilik kalıntısı olarak gördüğüm bu etnik kimliği reddederim. Ben sol kültürle biçimlendiğimden beni dini ya da etnik kimlikten çok siyasi kimlik belirler. Ama Türk tanımına duyduğum kötü duyguların tek nedeni bunlar değil, bu kimliğin milliyetçi zalimliğin bir ifadesine dönüşümü.

Kabile olgusu insanlığın yarattığı ilk topluluk biçimiydi. Ve tüm kabillelerde ben merkezciydi. Evrensel hümanizma öğretisi ve ondan önce de tek tanrılı dinlerin öğretisi insanları evrensellik içinde bütünleşmeye çağırmadan evvel, diğer kabiledekilerin insan yani “bizden” sayılmadığı antropologlarca sıkça dile getirilen bir olgu. 
Kabilceiliğin aşılmasında ilk adım kentti. Ardından imparatorluklar kurulduktan sonra bu kabile merkezcilik de yavaş yavaş zayıflamaya başladı. Ama daha çok yol vardı. İnsanlığın evrensel kardeşliğine bildiğimce ilk işaret eden İsa oldu, ondan önce de Buda’nın bu vurguyu yaptığı söylenir. Bu öğretilerin bir sentezi olan manicilik insanların göğün çocukları olduğunu söyleyerek bir eşitlik çağrısı yapmıştı (bu mani meselesini not edin, ilerde bir başka yazıda bu inanç biçiminin sol düşünce ile olan bağına değineceğim).

Ancak, imparatorlukların yıkılıp yerini ulus devletlerin alması ile birlikte, tarihsel yolculuk içinde aşılmaya geride bırakılmaya çalışılan kabileciliğe geri dönüldü. Kabile ne kadar sahici ise, millet o kadar sahteydi, kabile ne kadar doğal üyelik temelinde yapılanmışsa milliyetçilik de o denli vurgulanarak varolabilen yapay tutkallar olmadan dağılabilecek bir birlikti. Milliyetçilik dinin kutsallarının, millet ve vatan kavramlarında hayat bulan bir başka sahte kutsallıkla yer değiştirmesiydi. O yüzden milliyetçiliği modernliğin başımıza bela ettiği bir veba olarak görebiliriz. Millet denilen kan dökücü tanrı kendi çocuklarından sürekli kurban olmalarını isteyerek, şehitlik denilen azizlik makamı ile insanları ölümün kucağına atarak varolur. Milliyetçilik söz konusu olunca içimi bir nefret, bir tiksinti duygusu kaplamasının en büyük nedeni bu kan dökücü tanrılığıdır. Milliyetçilik Dawkinsinünlü bencil geni olarak varolur.
Milliyetçilik daima kendi milletini merkeze koyan, milletini diğer milletlerden ayırdederek değeri de, kutsanmayı da ona adayan kötücül bir fikir yumağıdır. Milliyetçilik denen o hıyarcıklı vebanın bu topraklarda arz-ı endam etmesi de batı denilen barbarlık yurdu sayesinde oldu. Dünyanın başına bu lanet olası belayı batı saldı. Batı için milliyetçiliği oluşturmak bizim içinde yaşadığımız coğrafyaya oranla bir nebze daha kolaydı. Ama orada da bu iş öyle kolay olmadı elbette, çünkü bir sürü dili, lehçeyi tek bir dilin içinde eritmek, sınırları hayli belirsiz ve kaygan olan bir coğrafyayı vatan ilan ederek homojenize etmek gerekiyordu. Bu yüzden milliyetçilik daha doğuşunda totaliter olduğu gibi tarihin belli başlı toplum mühendiliği biçimlerinden biriydi. Bu yüzden batıda milliyetçiliğin yerine yerleşip ulus devletlerin hükümranlık sahasını belirlemesi kanlı boğuşmalarla oldu. 

İlk kez Fransız Devrimi ile ortaya çıkan sivil milliyetçilik temelde yurttaşlık, haklar vb nosyonlar üzerine bina olsa da, özünde etnik bir temele vurgu yapması nedeni ile milliyetçiliğin en sivilinden en etnikçisine dek tümü aynı ortak ata tapınısına dayanır. Bu bakımdan milliyetçilik bir yanı ile totemciliğin modern hali de sayılabilir.

Burada uzun uzadıya milliyetçilik ve bu olgunun gelişimini ele almayacağım. Milliyetçilik olgusunu bizim yani Türklerin kendi cephesinden ele almak, daha doğrusu Türk ulus devletleşmesini ve Türk milliyetçiliğini analiz etmek ve Kürdlere yönelik lanet ırkçlığını da bu eksende değerlendirmek bu yazının ana hedefi. Yani Türk milliyetçiliği denilen hıyarcıklı veba üstü vebayı ele alma çabası. Çünkü bu coğrafyada millet oluşturmaya kalkmak bir yanı ile cinayet işlemekle aynı işti. Neden mi, bu denli içiçe girmiş üstelik imparatorluk mirası nedeni ile de millet diye bir şeye hiç tanık olmamış bir halkı millet yapmak ancak bu coğrafyadaki diğer hakları, diğer etnileri yok sayıp, bir yerde dağdan gelip bağdakini kovmakla olacak bir şeydi. Çünkü milliyetçilik hiçbir zaman çoğulucu değildir, hep tek millet, tek vatan, tek bayrak gibi aptalca soyutlamalara tapınır.

Herşeyden önce Türkler bu coğrafayada dünkü çocuk sayıldıkları gibi genelde en aşağı sayılan halklardan biriydi. Osmanlı nezdinde Türk barbar ile eş değerdi. İdraksiz, dağlı, yol yordam bilmeyen kaba saba, medeniyet yüzü nedir bilmeyen biri olarak görülüyordu. Bunun için Karagöz sahnesine ve orada Türk'ün nasıl yer aldığına bakmak yeterlidir. Karagöz perdesinde iki halk küçük görülür. Biri Türk'tür diğeri ise Kürd. Çünkü bu iki halkta aslında diğerlerine oranla daha köylü, daha az kentleşmiş ve dolayısıyla daha az incelmişti. Diğerleri ise çeşitli şekillerde yerilse de asla medeniyetsiz, kaba saba olarak görülmemiştir.

Sanırım bundan olsa gerek Türk milliyetçiliği amiyane tabir ile “osuruktan nem kapan” deyimini doğrularcasına son derece paranoid, komploculuklara açık bir milliyetçilik biçimi gösterir. Özgüven yoksunu, kompleksli, korkak, sadece ezebildiğine efelenen, bir baltaya sap olamayanlara bir şeymişlik duygusu aşıladığı içinde genellikle kaybedenlerin benimsedikleri saçma sapan bir ideolojidir. Türk milliyetçiliği Osmanlı'nın ihtişamı altında ezilen, elde kalanı muhafaza etmeyi esas gören bir özellik arzeder. Bunun en büyük nedeni geç uluslaşmanın Türk'lüğün belirgin karekteri olmasıdır. Tabi bu Türk'lük meselesi ayrıca ele alınmayı gerektircek bir haldedir. Çünkü milliyetçiliğimizin kibirli dili aslında derin bir aşağılık kompleksinden doğar.

Türk Milliyetçiliğinin Hastalıkları

Ziya Gökalp, bir mikrop var ki, yıllardır Osmanlı’yı parçalıyor; adı milliyetçilik. Şimdi o mikrobu alıp İslam’ın lehine kullanma sırası bize geldi" diyordu bir asır önce. "Milliyetçiliğin iki fonksiyonu var, biri birleştirir, biri ayrıştırır. Osmanlı parçalanmadan önce çıkan hastalık ayrıştırıcılıktı.” Aslında bütün millyetçilikler parçalar, böler. Bu bağlamda bu topraklarda bölücülük türklerle başlamamışsa da bugün türkler vasıtasıyla devam etmektedir. Türk milliyetçiliği denen hıyarcıklı veba en büyük bölücülüktür. “Vatanın ve Milletin Bölünmez Bütünlüğü” denen sahte kutsalı ciddiye alırsak bugün milliyetçilik bölücülük faaaliyetini ırkçılık aracılığı ile derinleştirmekte, Anadolu halklarını parçalamaktadır.

Her neyse Türk Milliyetçiliğinin hastalıklı karekteri üzerine uzun uzadıya yazarak sizleri sıkmak niyetinde değilim. Sadece son zamanlarda yükselen anti-kürd hınç olgusunu anlamak için gerekli bir hastalıklı zihin yapısı.

“Türkiye’yi Atay’ın deyimiyle ‘som bir Müslüman Türklük vatanı haline getiren süreç, Ömer Seyfettin, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp ve diğer Türkçü muharrirlerin açtığı yolda başlayıp 1922 nüfus mübadelesiyle sonuçlanan Anadolu’nun homojenleştirilmesi sürecidir” 

Aslında bu süreç ardındaki zor nedeni ile anadoluya akın eden, çekirge sürüsü gibi talan ederek ilerleyen Türklerin anadoludaki serüveninde son halka sayılabilir. Anadolu selçukluları, Osmanlı gibi yerleşiklikle bir parça durulan, hatta tedavi olan ünlü Türk savaşçılığı-ki Türkleri diğer yerleşik, uygar devletler için cazip kılanda bu savaşçı zalimlik di, sonraki dönemlerde yeniden tezahür edip “barbarlığa” dönüşerek Anadolu türkleşti. Şimdi bu son durakta tek bir engel kaldı gibi görünüyor, bu homojenleştirmeye itiraz ederek “hayır ben benim, kendim olarak kalmak, varolmak istiyorum” diyen Kürdler. 

Türk Milliyetçiliğinin psişik alt bilincini deşen Zafer Yörük Türklerin diğer halkların eşit varoluş hakkını tanımayı reddeden tavrının altında tarvmatik bir duygu olduğunu, bunun kastrasyon (hadım edilme) kompleksine benzer bir kompleks olduğunu, kız çocuklarda pipi olmadığı gerçeğini kabullenemeyerek bunu inkar etme halini andırdığını belirtir . Buna bölünme paranoyası diyeceğimiz kadar çözülme paranoyası da diyebiliriz. Sorunun kökleri, her ne kadar asla Türk'lüğü kendine yakıştırmasa da Türklerin Osmanlıyı sadece kendilerinden ibaret gibi sayıp, bir zamanlar Osmanlı egemenliği altında efendi iken sonradan alta düşmesine dayanıyor aslında. Şu anda Kürdlere dönük efeliğin ardında da bu kompleks yatıyor. Kürdleri kendi eşiti sayamama, bu toprakların kendileri kadar hatta kendilerinden daha eski sahibi olması gerçeğini inkar etme. Bütün kard kurd palavralarının ardında bu aşağılık kompleksi var.

İşte bu saldırgan bilinçaltı ile özellikle son 30 yıldır kürdlerin yaşadığı coğrafyada Kürdlere dönük inanılmaz eza ve cefa uygulanıyor. Bunun ardında yatan tek nedense paranoya. Çözülme, bölünme ve Türklerin daha da sıkışma korkusu.
Ancak bu savaş sadece Kürdleri ezmekle, onlara eza cefa uygulamakla kalmadı aynı zamanda Osmanlının son dönemlerinde Türk milliyetçiliği ile yakın zamanlarda oluşturulan Kürd milliyetçiliğinin de güçlenmesine neden oldu. Nasıl modernite herkesi aynı dili konuşmaya mecbur bırakarak bir anlamda dilsizleştirdiyse, egemenin de karşıdakini muhatap almasının yegane yolu onun dilini ödünç almaksa, ne yazık ki halihazırda gelişmekte olan kürd kemalizmi de türk milliyetçiliğinin bir yan ürünü olarak ortaya çıktı.

Nasıl kentte bir köy göçmeni İstanbullullar tarafından küçümsendikçe, kendini İstanbullular ile kıyasladıkça o aidiyeti, kimliği hemşehrilik bilinci keskinleşerek kendini daha bir memleketli saymaktaysa, bir anlamda Kürd aydınları da tıpkı jön Türkler gibi soldan ödünç alınmış bir dil ile kendi milli kimliklerini pekiştirme çabasındalar. Türk milliyetçiliği belirginleştikçe Kürd milliyetçiliği de koyulaşan bir renk alıyor, Kürd milliyetçiliği kuvvetlendikçe de ne yazık ki Türk milliyetçiliği daha da güçlenip daha bir saldırgan hal alıyor. Doğu Ergil’in dediği gibi “Türk ve Kürt milliyetçiliği birbirlerini bileyen bıçak ve birbirlerine sürtündükçe keskinleşiyorlar. İki tarafı keskinleşmiş bir bıçağı tutmak, elin kesilmesi demektir''

Hasılı bindik milliyetçilik denen alamete gidiyoruz kıyamate. Ve bu kıyametin adı da iç savaş. Evet Türk Milliyetçileri ve onların silahlı gücü olarak TSK ile Kürd Milliyetçiliği ve onun silahlı gücü PKK hep birlikte kendilerinin karlı çıkmayı umdukları iç savaş olgusuna oynuyor. İç savaş olması halinde yani kentlerde Kürd nüfusa karşı Türklerce saldırılar düzenlendiğinde bu ordunun uluslar arası kamuoyuna da kabul ettireceği biçimde yegane hakim konuma gelmesi demek. Elbette bu hesabta gözden kaçan noktalar var ama Ergenokon denilen örgütlenmenin aslında ana hedefinde bunun olduğu çok açık. Buna karşın Kürd milliyetçilerinin istediği gibi iç savaş süreci ve bunun yarattığı kopuş gerçekleşirse, PKK bu süreçte muhatap alınan özne haline gelecek ve en azından özerkliği koparacak. Çünkü savaşın kızıştığı noktada uluslar arası kamuoyu bu duruma müdahele edecek ve onların ardında milliyetçi yumurta küfeleri değil bölgesel hesaplar olduğundan, bu süreci seyretmeyip tüm bölgeyi içine çekecek bir kanlı hesaplaşmanın önüne geçilecek. Ergenekonun bir diğer ucu da buna dönük çünkü bu operasyonların ardında kemalistlerin daha da köşeye sıkışıp tasfiye olması hesabı var. 

Hasılı kelam işin içinde bin türlü hesap dönerken olan Kürd ve Türk Memedlere olacak. Onlar kanlı kaderleinde kendilerine düşen şehit olma rolünü oynarken bu işin ardındaki ulusalcı aydınlar bu ölümler üzerinden güç ve rant devşirmiş olacaklar. Bu kanlı iktidar oyununu bozabilcek iki şey var. Biri bu ülkede tam anlamı ile liberal bir demokrasinin hayata geçmesi ve böylece cumhuriyetin ilanından beri yok sayılan Kürd kardeşin eşit özne kabul edilerek sofraya dahil edilmesi söz konusu olacak (eğer söyleneneler doğru ve bölgede zengin petrol yatakları varsa Kürdleri milliyetçi katillere yedirmezler.Türkiye eksen ülke olarak kendi başına bırakılamayacağından kemalizmin tasfiyesi ya da dişinin tamamı ile çekilmesiyle liberal demokrasi iyi ya da kötü hayata geçecek) ve milliyetçi hesapların bağımsız Kürdistan ya da Kürdlerden temizlenmiş ve iyice Türkleştirilmiş Andolu hayalleri en azından ertelenecek. Diğer seçenek ise zor ama umut kesilmez, solun silkinip kendine gelip, Kemalizm, pozitivizm gibi hastalıklardan kurtulup evrensel anlamda özgürlükçü bir sola dönüşüp bu ülkede hesaba katılır bir güç olması. Bu durumda da geniş çaplı bir özerklik ile bölgedeki kanlı boğuşma sona erebilir. İşte asıl tartışacağım şey de bu olacak. Ama durun bu yemek daha çok su kaldırır. Önce konununmikro milliyetçilik, sömürge sonrası etnik kimlikleşme ve şiddet, tabi kurbanlaşma olgusu gibi boyutları da var. Ardından Türk'lük ve Kürd'lük olgularının anlamları. Onları da dillendirelim ve sonra milliyetçi, uygarlıkçı olmayan bir sol çözüm nasıl olası bunun üzerine kafa patlalatalım.