Milliyetçilikler Üzerine Analizler 1

Gönderen Dilaver Demirag - 28/10/2008 12:32:48 (633 okunma)


Milliyetçilikler Üzerine Analizler 1

30 yıldır topraklarımızda süregelen ve giderek bir iç savaşa dönüşme tehlikesi mevcut olan savaş başlangıçta bir haksızlığı dile getirme, bir halkın eşit özne olma talebini içeriyordu. Ancak paradoksal olarak ilk başlarda bu savaşta savaşı başlatan ya da isyana geçen taraf, bağımsızlık, ayrı devlet ve ülke gibi siyasal hedefler güdüyordu. Daha sonra ise bunun yerini siyal hakların tanınması, kimliksel haklar ve bu isyana katılanların affedilmesi gibi amaçlara dönüşerek, bir anlamda anlamını da siyasal hedeflerini de kaybetti. İsyancı lider yakalandı ve lider savaş yerine birlikte yaşamaya demokratik cumhuriyettalebini seslendiren bir demokrasi mücadelecisi görünümü kazandı.

Siyasal açıdan PKK ve Kürt İsyan Hareketi tartışılabilir ama devlet denen siyasal oluşumun egemenlik mantığı ile düşündüğünüzde kendi topraklarında kendi siyasal egemenliğini tanımayan bir isyancı siyasi güce çiçek atması da beklenemezdi. Dolayısıyla TC Devleti devletler hukuku açısından kendi topraklarında kendi egemenlğine meydan okuyan, toplumsal çatışmalara yol açan, kendi uyruğu altında yaşayan insanlarının can güvenliğini ortadan kaldıran bir silahlı güce karşı meşru görülebilecek askeri bir mücadele veriyor konumundadır.

Elbette bu savaşın uluslararası savaş hukukuna göre yürütülmesi, yakalan isyancılara karşı işkence uygulanması, zaman patlak veren isyanı adnrıan götserileri bastrıma biçimleri eleştiriye tabi tutulabilir, dahası bugün gelinen noktada kendi topraklarında yaşayan bir etnik grubun demokratik taleplerini yerine getiren, en azından PKK’yı etkisiz kılmak, insan gücü kaynağını kurutması için bunları yapması talep edilebilir. Dahası devletin son derece hukuksuz ve zalim yöntemlere dayanan savaş bastırma metoldarına dair de söylenebilecek herşey söylenebilir.

Ama sonuçta bence artık şu soruları sorma zamanı gelmiştir de geçiyor bile. Eğer amaç kürtlerin bu ülkenin kurucu gücü olması, demokratik haklarına kavuşması, devletin kürt halkına karşı bugüne dek uygulayageldiği asimlasyonist politikalara son vermesi, bölgesel eşitsizlik sorununun ortadan kalkması, kürt halkına uygulanan şiddetin son bulması vb gibi siyasal yöntemler ile yürütülecek siyasal bir mücadelenin hedef ve kapsamı içindeyse, neden bunun yerine şiddete, silaha dayanan yöntemler ile mücadele verilmekte? Kürt halkının elde edeceği siyasal haklar Öcalan'dan daha mı az önemlidir? Kürt Siyasal hareketi siyasal yöntemler ile mücadele eden bir siyasi güce dönüşerek ve mücadelesini ısrarla ve dirençle bu yönde sürdürerek öcalanın affı da dahil siyasal hedeflerine daha kolay varamaz mı? Bunlara tamamen ya da kısmen bile olsa cevabınız/cevabımız evet ise o zaman neden ısrarla silahlı savaş metodlarına devam edilmektedir. PKK en azından silah bıraktığını artık hiçbir biçimde silahlı mücadele vermeyeceğini söylese buradaki demokrasi güçlerinin, savaş karşıtlarının eli daha güçlenmeyecek mi? 

Elbette PKK silah bırakır bırakmaz bu süreç başlamayacak, elbette demokrasi bir anda şaha kalkmayacak, nomalleşme ve bunu takip eden “barış” ortamı içinde öncelikle kimlikle ilgili sorunların önünü açmak için daha meşru zemin bulunmuş olacak. Kısacası bir kez bu yola girilidiğinde ve silahsız çözüm yolu açıldığında uzun bir vadede adım adım Kürtlerin siyasal talepleri hayata geçme olanağı bulunacak ve savşın diğer tarafı olan TSK bu savaşı sürdürme meşruiyetinden yoksun kalacak, ülkedeki milliyetçi tansiyon üzerinden siyasal rant elde etme çabası kendine uygun zemin bulma şansından yoksun kalacaktır. Tüm bunların kolay, sancısız olmayacağını elbette biliyorum ama barışa şans vermek, barış aktivistlerinin elini güçlendirmek için bu risk üstlenilmeye değmez mi?

Tüm bunlar açık olmasına rağmen eğer silaha dayalı çözümde israr ediliyorsa o zaman da ortada bu savaş için meşru gerekçe olarak ortaya sürülen şeyler konusunda bir samimiyet sorunu olduğunu düşünmek çok mu yanlış bir düşünce. Kısacası demokratik cumhuriyet bu kadar kan dökücü ve kıyıcı bir savaş için gerekçe olmasa gerek.

O zaman ortada aslında söylenmeyen, dil altında bulundurulan bir şeyler mi var? İşte benim bu yazıda tartışmak istediğim asıl mesele bu.

Kaldır içimden şu zalim şüpheyi?

Doğal olarak şunu sormak istiyorum: Gerçekten Türkiye’nin bir Kürt sorunu var mı ki Türkiye de Kürt sorununa “Demokratik çözüm” aranıyor? Bir defa Türkiye’nin bir Kürt sorunu yoktur, çünkü Türk devleti ve onun resmi ideolojisinin bakışı gereği Kürt diye bir ulus, Kürdistan diye de bir ülke yoktur. Varlığı yok ve inkâr edilen bir ulus için hangi “Demokratik çözüm”den bahsedebiliriz. Bu söylenenler her ne kadar cafcaflı sözler ise de, bu isteklerle Türkiye’nin Mili Misak-i sınırlarını korunması ve Türk devletinin uniter devlet yapısına dokunmadan gerçekleştirilmek istenen bir şeydir. Varlığı inkar edilen yok sayılan bir ulus hangi temelde kimliği ile yaşayacak eğer ulusal bağımsızlığı yoksa, bir ulusun kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkı yoksa hangi kimlikle yaşayacak, var mı dünya da böyle bir örneği?

Metin Esen, Sıraç Bilgin vb Kürt milliyetçilerini samimyetleri nedeni ile kutlamak gerekir. Çünkü onlar sayesinde aslında ne için savaşıldığınıPKK/Kongra- Gel denen siyasal oluşumun dillendirmediği şeylerin neler olduğu konusunda kafalarda soru işaretleri oluşmasına yardımcı oluyorlar. Zaten gerek Metin Esen, gerek Sıraç Bilgin PKK’nin samimi olmadığını dillendirmekteler.

“Bir ulus her şeyiyle inkar edilecek yok sayılacak, buna karşılık iki tane “sömürgeci aydın kopyası”na dönüşmüş aydın imzasıyla Türk devleti Kürtlere alın kimliğiniz, dilinizi, toprağınızı diyecek!”

Dikkat edin Kürtler ile Türkler savaşmasın, bir halkın tanınma ve saygı görme hakkı kabul görsün diyen ben ve benim gibi insanlar bu beylerin gözünde “sömürgeci aydın” konumundayız. Onların bizden talep ettikleri Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı vb kavramlar bağımsızlık talebine destek olup Bağımsız Kürdistan ideli için onlarla aynı fikirleri savunmamız. Bunu yapmadığımız, bunu söylemediğimiz sürece bizler “sömürgeci aydınlarız” TC’nin değirmenine su taşıyan “Tırko”larız. 

“Barış gelecekse ve olacaksa bu da Kürt ulusunun özgürlüğü Kürdistan’ın bağımsızlığından geçmektedir. Bu olguyu kavramayan anlamayan veya anlamak, kavramak istemeyen aydınların Kürt ulusunun köleliğini getiren sömürgeci sistemin dolaylı ayakları olmaktan öte görevleri yoktur.”

Kısacası her iki taraftaki milliyetçi dil ortak, bizim gibi kardeş kavgasına itiraz eden “Peder Yannaros”lar (Nikos Kazanacakis’in Kardeş Kavgası Kitabında yunn iç savaşı sırasına taraf olmayı reddederek savaşan tarafların kardeşçe bir arada yaşamasını isteyen köy rahibi) her iki tarafça da “hainler” ya da “işbirlikçiler” olarak sayılıyorlar. 

“Asimilasyon uygulamalarının yoğunluğu millet bilincini vatan bilincini eritip silmiştir. Kürtlerde milli duygunun zayıflığı izlenebilen ve gözlenebilen ve saptanan bir olgudur. Vatan bilinciyse sıfırdır, sıfırın bile altındadır. Gerilla mücadelesinin bu konularda sağlıklı bir bilinç geliştirmesi beklenirdi. Bu beklenti gerçekleşmemiştir.” Metin Esen açısından bu savaşaın yegane amacı vardır bağımsız devlet, bağımsız ülkeyani Kürdistan, ama neylersin ki Kürt halkı bir türlü bu kızıl elmaya “Kürt Turan”nına teşne olmak istemeyen, milli biliniç zayıf bir halk. Oysaki Sıraç Bilgin'in söylemleştirdiği gibi Kürt halkı topyekun bir mücadele yani bir Kürt Kurtuluş Savaşı verip “sömürgeci” TC’yi vatanındas söküp atıpKürdistan Cumhuriyetini Kurmalıydı. Gerilla bu yönde savaş vermesine, dağlardaki zorunlu yani tutsak askerleri öldürmesine, şehirlerde küçük çocukların önde olduğu “ayaklanma” denemelerine rağmen bu savaş bir kurtuluş savaşına dönüşmemektedir. Onların gözünde Öcalan ve PKK bu mücadelede engeldir.

Metin Esen'in daha az ajitatif bir uslupla söylediklerini Siraç Bilgin daha kışkırtıcı bir uslupla dillendirmekte.

Fakat gün geçtikçe duruma alışma gibi uğursuz bir unutkanlık başgöstermeye başlar. Işte burada size, bize, ona, velhasıl yurtseverim, milliyetçiyim diyen herkese büyük görevler düşüyor. 

Alışmayacağız! 
Kinimizi arttırarak devam ettireceğiz! 
Kim ki kan ve barut kokularının ülkemizi sardığı bugünlerde unutkanlık emaresi gösterir, O KEMALIST ASIMILASYONCU kurbanı olarak kabul edilecektir. Bilişim çagında bir insanımızda hala Kemalist etki yerini Kürdistani bir kişilige terketmemişse, o insan aynanın karşısına geçip “nerede hata yaptım” diye kendi kendine sormalıdır. 
Kürt, şehirlerde panzerlerin saldırısı altındayken, binlercesi gözalti ve giderek hapislere düşmüşken, Gerilla açliğa ve soğuğa rağmen canla başla namus savaşı verirken hiç kimsenin cereyan eden savaşı tabii görme lüksü olamaz. Kürt Milleti Istiklal Savaşı’nı/Mücadelesi’ni veriyor. Cephe gerisi olarak savaşları nicel ve hatta nicel olarak takviye etmek, Psikolojik Savaş’ı gögüslemek ve karşı ataüa kalkmak, iki baskomutan Mesut Barzani ve Murat Karayılan’ı eleştirenlere (eleştiriyi manifest bir sekilde hak etmedikçe) sert bir sekilde karşı durmak görevdir. 
Düsman’a karsi varolan kinimiz artarak devam ediyor, ama daha üst düzeyde devam etmelidir. Düsmanina kin beslemeyen bir Kürt, aslinda beyninde onunla iliskisini kesmemistir. Bu tipler “barisa sans taniyalim” perdesi altinda Kürt Milleti’ne teslimiyeti dayatmaktadirlar. Biz bunlari da en asagisindan yok sayalim derim. Bunlar hakaret etmeye bile degmezler. Ömürlerinin son demlerini yaşayan bu kişilerden baziları hâlâ postu kurtarma çabasinda iseler, bunlara ne denir. Son zamanlarda ortaya çıkmaları tesadüfi midir? Külahıma anlatin..

Bu savas boyunca kendimizi sürekli uyaracagiz. Alismadigimiza emin olmaliyiz.. Kinimizi ölçecegiz. Bunun arttigina emin olmaliyiz. Mazlumlarin kini düsmani bogabilecek en önemli silahlardan biridir. 

İnanılmaz derecede başarılı bir gerilla savaşı veriliyor. En kötü ihtimali düşünerek, bir gün şurası veya burası “düştü” diye haberler aldığımızda, gerillaya olan güvenimizi test edecegiz ve bilincimizden geri adım atmayacagiz. Gerilla’da “hattı müdafaa yok”tur. Ölmez Lider Mustafa Barzani; “kaybedilen toprak bir gün geri alinir. Ama o toprağı savunmak, ‘hattı müdafaada’ israr etmekte israr edersek yerine kolay kolay konulamayacak insan kaybını göğüslemek zorunda kalırız” diyordu. Bu önemli bir tecrübenin konuşturulmasıdır. İstifade edilecektir. Murat Karayılan’nın yıllar boyu hazırladığı gerillalar, fedai birlikler bunların ve kendi öz kaynaklarinin öğrettikleri ile büyük ve eşitsiz bir savas veriyorlar. 

Selam kahraman servanlarımıza! Selam emekçi halkımıza! Zafer sizin sayenizde Kürt Milleti’nin olacaktir. Kazanıyoruz, kazanacağız
!” 

Şimdi gerillayı anlıyorum da şu “fedai birlikleri” sözü aklıma takılıyor ister istemez. Fedai birliklerinden kasıt acaba şehirlerde alışveriş merkezleri vb yerlede kendi vücunu tahtip kalıbına dönüştürerek patlatan kişiler olmasın. Yani bu uğurda Sıraç Bilgin'in mantığı ile kitle kırımı da meşrumudur? Ki Bilgin'in söylemlerinden insan kaybının katlanbilir bir şey olduğu, amacın büyüklüğü karşısında akan kanın hiçbir önemi olmadığı gibi bir anlamda çıkabildiğine göre, eh Türkler de sömürgede süren kanlı boğuşmaın destekleyicisi olan düşmanlar olduğuna göre, Kürt kentlerinde de Kürtler kırıma uğrarken Türk kentlerinde de kırım olmasının bir sakıncası olmadığına göre o zaman fedai birliklerinin görevi Türk halkına “yaşamı çekilmez” kılmak olacaktır.

Buraya kadar sadece iki örnekten yola çıktım ki Kürt web sitelerinin bir çoğunda bu ve benzeri yazılara rastlamak olası. Bunları neden alıntılıyorum. Çok açık dil olarak milllyetçilğin mantıksal bir farkı olmadığını, birkaç DTP’li öldürmenin sakıncası olmadığını söyleyenlerle, en iyi Kürt ölü Kürt'tür diyen Türkler bulunduğuna göre, karşı tarafta da aynı mantığa sahiplerin sayısının ve gençler üzerindeki etkisinin az olmadığı açık. Hal böyleyken bir avuç Kürt ve Türk'ün bu savaşın son bulması için yürüttüğü mücadele bu işin yagane çözümünün daha çok kan dökmek, yani karşılıklı el yükselterek bu savaşı daha da kıyıcılaştırmak isteyenlerin sayesinde giderek daha marjinal bir hal alırken barış söylemleri ister istemez güzel bir şarkıya dönüşmekte ne yazık. 

Öncelikle hâlâ bu meselenin basitçe bir demokrasi sorunu olduğunu, çok kültürlük esaslı bir anayasa ve kimlik haklarının verilmesi-ki milliyetçiler ve hatta Kürt halkı bu vermek sözcüğüne itiraz ediyorlar. You-Toube’de verilen bir ses kaydında bir Kürt amca “heyvan” diye küfrettği Türklerin kendilerine haklar vereceğini, kimliğini tanıyacağın söyleyenelere ateş püskürerek sen kimsin bana hakkımı verecekmişin heyvan, ben kendim alacağım kürdistanı kurunca ben haklarımı kendim alacağım” diye cevap vermekte yani milliyetçilik artık halkın bilincinde de yer tutmakta-meselesi olmaktan artık çoktan çıktığını bilmek gerekiyor. Ve artık bu süreç şişeden çıkan cini geri yerine sokmak giderek daha imkansız hale gelmektedir. Artık sorunun adını doğru koyalım sorunun adı PKK’sından diğerlerine dek sosyalist nitelikli olanlar dışında tüm Kürt siyasal hareketi için de Türkler içinde milliyetçilik. Kaldı ki Kürt sosyalistleri bile artık bu meselenin adını koyuyorlar Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı. Hal böyle olunca bölgedeki ulus devletlerin Kendi Kaderini Tayin Hakkı biçimindeki bir çözüme tüm güçleri ile karşı koyacağı açık olduğuna göre bu kan dökülmesi olgusu, bu savaş hiçbir biçimde son bulmayacak demektir. Çünkü ne Amerika ne AB bölgede böylesi bir çözümü onaylamamakta. AB’nin resmi poltikası bundan dört yıl önce AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Günther Verheugen tarafından şöyle dile getirilmekteydi. 

Türkiye AB sürecinde bütün reformları kabul edip başarıyla uyguladıktan sonra eğer Kürtler hâlâ Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kabul etmeyecek olurlar ve bir Kürdistan kurmak isterlerse, o zaman büyük sorunlar yaşarız. Buradan Kürtlere çağrı yaparak, Türkiye’nin çok sayıda etnik kökene dayalı sistemini kabul etmeleri gerekir. Ayrılıkçı Kürtler’in yeniden bir Kürdistan kurma teşebbüsleri Türkiye’nin kaydettiği bütün olumlu gelişmeleri tehlikeye düşürecektir.” 

Verheugen bunu 8 Şubat 2004 tarihinde Düsseldorf medya merkezinde düzenlenen çok kültürlü hafta toplantısında “Göç” konulu konferansta söylemiş. ABD’nin de bölgede İran, Irak ve Suriye'nin kabul etmediği geniş çaplı bir savaşa, İsrail'den sonra bölgede ikinci bir başka kanlı boğuşmaya yol açarak emperyal hedefleri riske edecek bir politikaya evet demesi olası olmadığıan, ve Irak'ta giderek bir federasyon hatta üniter devlete yakın bir federasyona Kürtleri zorladığını düşünürsek razı olmayacağı açık olduğuna göre. Bu amacın gerçekleşebilmesi ancak tüm kürtlerin ulusal kurutuluş mücadelesi vermesi ve bu mücadele de dış destek alabilmesine bağlı. Bu da daha çok kan daha çok gözyaşı, daha da katılaşmış Irak, İran, Suriye ve Türk milliyetçiliği ve bu eksende bir kanlı iç savaş anlamına geliyor. Nitekim Metin Esen, demokratik çözüm denen ve temlinde Kürtlere demokratik haklar tanınarak eşit özne olmaya dayanan poltikalara ulusal bilinci zayıflatacağı için karşı çıkmakta. 
“Dikkat çekilmesi gereken ve bizi derinden kuşatan demokratiklik sorunu dediğimiz Kopenhag kriterlerinde belirtilen azınlık haklarının korunması vs. tartışmasının yanında Türkiye’de insan hakları düzeyine indirgenmiş mücadele hedefi asıl olarak Kürd Ulusunun bağımsızlığını savunma koşulunun ortadan kaldırılmasına hizmet etmektedir. Kürd ulusunun ulusal talepleri Kopenhag kriterlerinin azınlık hakları tartışmasıyla Türkiye’de insan haklarının boyutuna sığmaz. Kürd ulusunun ulusal haklarını azınlık hakları düzeyinde tartıştığımız an Sömürgeci devletlerinin resmi Kürd politikasını meşrulaştırarak Kürdlerin ulus olmadığı konumuna taşımış oluruz. Aslında bu tür tartışmalar için de ince bir politikayla kafa karışıklığı yaratılarak bize tuzak hazırlanmaktadır.” Dolayısıyla “Başta Türk sol kopyası “ Kürt” Marksistleri olduğunu iddia edenler olmak üzere PSK, PKK ve ardılları federasyon ve konfederasyon sorununu gündeme taşıyarak gündemi bulandırdıkları gibi asıl olarak Kürd ulusunun ulusal bağımsızlığı olan ayrı devlet kurmayı kapsayan kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkını engellemektedirler.” Türk solu da doğal olarak bu millyetçi şahlanıştan payını alarak sömürgeci politikaların devamı fonksiyonun gören kişiler konumuna gelmektedirler. “Bu güne kadar Türk solu başta olmak üzere var olan demokratik kitle örgütleri, partileri, sendikaları kendi devletlerinin Kürdistan da sürdüğü vahşi politikasını protesto ettikleri görülmemiştir; kendi devlet bekalarının koruma ve kollama görevlerini anti emperyalizm adı altına sürdürerek, Kürd ulusal hareketinin bağımsızlık mücadelesini emperyalizmin bir oyunu ve kışkırtması olarak görmüş, karşı çıkmıştır.” Milliyetçi dilin inkarcılığı ve halkı yalanlar ile ajite etme politikası açıkça görülmekte. (bu arada Kürt Milliyetçileri ile Liberal Rasim Ozan Kütahyalı’nın Türk solunu milliyetçilikle, ırkçılıkla, beyaz Türk olmakla suçlaması ne ilginçtir çakışmakta, demek ki Rasim Ozana göre de Türk solcuları bu provakatif milliyetçi söyleme boyun eğmedikçe ırkçı ve millyetçi olacak) Türk solu bir çok konuda eleştirilebilir ama Kürt meselesinde milliyetçi olmakla itham edilemez çünkü bu konuda alınlar aktır. Türkiyeli sosyalistler içinde özellikle leninist devrimci sosyalistler arasında Kürt sosyalistler gibiUlusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı gibi bana göre olmayacak duaya amin denen ve şiddetin dozunu daha da çoğaltan bir söylem bile destek bulabilmekteler. Heriki taraf ta milliyetçi sol olarak İP vb faşist yapıları bilinçli olarak merkeze koyarak, kemalizm solculuğun ruhuymuş gibi sunarak aslında gerçeği bilinçli olarak saptırmaktalar.

Her şeyden önce ezilen bir ulus olarak Kürd ulusunun ayrılma hakkını savunma ve talep etme sorunu ezen ulus devrimcilerinin birincil görevidir, dolaysıyla kendi ulus devletinin sömürgeci karakteriyle çatışmaya girmesi gerekiyor; fakat, görünen o ki ezen ulus devrimcileri kendi ulus devletinin bekasını kollama ve koruma telaşı içindedirler. Hiçbir koşulda Kürdlerin ayrılmasından veya aynı derecede eşit koşullarda yaşama biçimi olan hak eşitliğini savunulmasından yana olmadılar! Bu anlamıyla KÜRD ULUSUNUN AYRILMA VE BAĞIMSIZ BİR DEVLET KURMA HAKKI ESASTIR; BU VAZ GEÇİLMEZ, ERTELENMEZ BİR HAKTIR!” diyor Metin Esen, neymiş demek ki bu talebi kabul etmeyen ve tıpkı PKK gibi silahlı savaş ile devlete meydan okumadıkça solcular devletin destekçisi olacaklar, o zaman da yok sayılacaklar.

Evet sorunun adı milliyetçilik ve bu noktada özgürlükçü sosyalistler en zayıf noktalarından vurularak post-kolonyal milliyetçiliğin, kimlikçiliğin, kurban siyasetine araç kılınmaktalar.

Buraya kadar olgunun Kürd tarafından nasıl konumlandığını aktarmaya çalıştım. (Türk tarafını aktarmıyorum çünkü oradaki dil milliyetçiliğin ötesinde resmen ırkçı, faşist ve şiddet yüklü militer bir dil) bundan sonraki bölümde Kürt Kemalizmini ve Kürt resmi tarih tezini ele alırken bu tezin de tıpkı Türk millyetçiliği gibi Alman Faşizminden beslendiğinin göstereceğim. Ardından PKK’nın şiidet poltikasının hem siyasi arka planını hem de bunu beklenen sonuçlarını anlatacağım. En son ise sorunun diğer kısmına yani şiddete dayanmayan, millyetçlikten de, kimlikçilikten de uzak bir sol ve özgürlükçü çözümün nasıl birlikte inşa edilebileceğini ifade edip hep birlikte daha geniş bir özgürlük için mücadelenin etik temeline değineceğim. 

Bu kısmı bitirirken sadece şunu diyeceğim, karşılıklı Kürt ve Türk millyetçiliği nedeni ile 30 yıl boyunca bu ülkede 40 bin can aramızdan ayrıldı. Düne kadar birbirine kin ve nefret beslemeyen hatta sorunun daha fazla demokrasi ile aşılabilceği politikasının ilk başlarda kabul gördüğü, iki halkın birbirine yakınlık duyduğu bir zamanın yaşanmasına rağmen bunun yerini giderek güçlenen millyetçiliğe bırakmasına yol açan bu iğrenç savaş yüzünden şu an iç savaş noktasına doğru hızla ilerliyoruz. Bu şartlar altında bile birileri bu ölümler üzerinden kendilerine siyasal rant devşirmekteler. Birileri açık ve net olarak ceset tacirliği yaparak bunun üzerinden iktidar devşirmekte. Bu faşistler verilecek en güzel cevap her iki halk için de güçlü bir dayanışma ve kardeşlik olmalıdır. Ne post-modern kimlik mücadelesine, ne milliyetçiliklerin zehrili diline yakalanmadan milliyetçiliğin iki biçimini de teşhir etmek ve dökülen kanların asıl sorumlusu saymak gerekiyor. ÇÖZÜM DAĞDA DEĞİL DÜZOVADA. Milliyetçi katillere rağmen sol vicdan barışın, insancıllığın öz dilini konuşmaya devam edecek. En azından ben israrla her tür milliyetçiliğe karşı direneceğim. Ama bu süreçte millyetçi kurban siyasetinin de tuzağına düşerek şiddetin, ayrılıkçılığın, kimlikçiliğin, milliyetçiliğin, parçalanmış hayatlar, atomlaşmış kimliklerin“Faydalı Salak”larından olmayacağım. Miltarizme, alçaklığın son sığınağı olan milliyetçliğin modern ya da post-modern biçimlerine taviz vermeyen bir anarşist anti-miltarizmin savunucusu olmaya devam edeceğim.


1- Metin Esen, Bağımsızlık Düşü, 12.07.2008 Peyamaazadi , http://www.peyamaazadi.org/modules.php?name=News2&file=article&sid=2835[/size][/i]