MODERNİZMDE DEBELENMEK

Dilaver Demirag - 07/08/2008 12:28:16 (771 okunma)


MODERNİZMDE DEBELENMEK

Küyerel okurları, izlerleri ve katılımcıları benim uç solda duran ve sosyalizm değil Komünizm gibi daha kapsamlı bir toplum düşüncesine de can-ı yürekten bağlı olduğumu bilirler. O nedenle bu başlığı atmakta bir anarşist solcu olarak herhangi bir beis görmüyorum.

Solun başlangıçta devlet erkine sahip olmak için kıyasıya bir mücadeleye girişen taraflardan birine yakın durmayan bir tavır alışını anlayan, hatta onaylayan biri olarak yine başlangıç sürecinde Ergenekon olgusunda bir taraf almayı, ama net bir darbe karşıtı duruşu da benimsemesi gerektiğine inanmıştım. Ben solun bir yandan güçlü bir darbe karşıtı mücadeleyi örgütlerken, diğer yanda da ergenokonun dile gelmeyen şifrelerini, kodlarını çözerek daha derine sonda yapan ve toplumu da bu eksende bilgilendirerek dezenformasyonların önünü kesen bir tavı takınacağını ummuştum.

Ama zaman içinde gördüm ki sosyalist solun ağrılıklı tarafı ne böyle bir niyeti, ne de böyle bir “üçüncü cepheyi açmak” niyetindeydi, tam tersine bu mücadelede onları sağlam ve inandırıcı bir karşı koyuştan geri koyan şeyin AKP nefreti ve islamofobi gibi arkaik sol anlayışların tezahürü olduğu açık ve net ortadaydı.

Ve bu konudaki tavır derinleştikçe solun Marks'ın din eleştirisindeki derinlikten de, incelikten de yoksun, Kemalistlerle aynı eksende konumlanan hatta onlardan daha taşkafa bir pozitivist tavrı materyalizm olarak benimseyen, tarihsel maddeciliği bir bilimci akıl tapınısına dönüştürüp, Marksizm'deki gelecek tüm zamanların teorisi olmak yerine yaşanan zamanın amansız eleştirmeni olan bir eleştirel akılcılık olarak anlamadığı, anlayamadığı ortaya daha belirgin olarak çıktı. Dahası lâfzen marksın “tarihi insanlar yapar ama bunu somut koşullar içinde yapar” sözünü papağan gibi tekrarlasa bile, bunun ruhuna uzak kalacak her şeyi yapan bir akıl tutulmasını tarihsel maddecilik sanan bir anlayışa sahipti. Ana Akım Sosyalist Sol modernizme öylesine iman etmişti ki bu nedenle kemalizmden kopması olanak dahilinde değildi.

Nitekim son yaşanan ve Konya’da 18 kız çocuğunun ölümü ile sonuçlanan olaylar sonrası bir Marksist solcu şöyle yazıyordu 

O durmadan hakaret ettiğiniz Kemalizm en azından modernisttir, okuma yazma, bilgilenme yoluyla insanlarin gelişebileceği seklinde naif bir iyimserlige sahiptir.”.

Burada söz konusu sosyalist arkadaş Kemalizmin modernist olduğu için dinsel olana göre ilerici olduğunu söylüyor. Benim de eleştirdiğim şey bu. Çünkü bence solun din eleştirisi ne modernizme göre konumlandırılır, ne de ileri geri kıyaslamasının konusudur. Batıda sosyalistler modernizm olgusunu yerden yere vururken, bundan kurtulmayı sol olmanın koşulu sayarken ve yeni solun yeniliğini de bu oluştururken, dahası aydınlanmayı eleştirel bir okuma ile değerlendiren, aydınlanmanın her şeyi kendisine temellük eden aşkın özne nosyonunu reddeder ve sosyalizmin akılcılığın eleştirel ve nesnel yanına sahip çıkıp, onun baskıcı yanını ise temizleyen bir eleştirel tutuma girişirken, bizdeki solcu modernizmi eleştirmek, onu aşmak bir yana ona sonuna kadar sahip çıkıp ilericilik adına onu kutsuyor. Sonra da bunu solculuk olduğunu sanıyor. Ve elbette doğal olarak kemalizm ile kolkola giriyor.



Marks ve Din

Daha önce Pozitivizm Solun Afyonudur başlığı ile yazdığım yazıda sosyalist solun din eleştirisini hangi temellere dayandırdığını, sosyalist din eleştirisinin pozitivizmin artık ziyadesi ile gerici bulunan anlayışlarından hayli uzak, dinin ilerilik ya da gerilik ekseninde değil, sömürüye yardım ve yataklık etmesi noktasında eleştiri oklarının nesnesi olduğunu, Marks'ın insanların ancak insanın kendi emeğinin sahibi olduğunda, dünya şeffaflaştığında dinin ortadan kalkacağı tespiti yaptığını (gerçi Marksın bu öngörüsü çağdaş Marksizm içinde paylaşılmıyor, mesela Terry Eagleton dinin hayli dayanıklı bir popüler kültür olduğunu belirterek dinin öyle kolay kolay yok olmayacağını belirtiyor) belirtmiş ve solun esas olarak bu eksenden eleştiri düzlemini kurması gerektiğinden bahsetmiştim. Yani dindarlara küfretmek yerine, halkın din aracılığı ile sömürülmesine karşı mücadele etmek.

Ama bizdeki ortalama bir solcunun bu incelikler yerine Kemalizmle aynı kökten beslenmesi nedeni ile dine ve dindara hınç dolu olduğu açık olduğundan, bu toprakların “topluluk tini* 
* olarak İslam olgusunu ortalamanın üzerinde bir değerlendirmeye tabi kılıp, sonra da İslamla değil ama AKP tarzı sömürgen bir İslamcılık biçimi ile hesaplaşmaya girişmesini beklemek beyhude. 

İşte tam da bu nedenle solun payına halkla buluşmak, dindar insanla empatik bir bağ kurup onu anlamak, onun inanmasına neden olan şeyleri anlamaya çalışmak yerine, dindarlara tıpkı bir Kemalist gibi gerici olarak bakmaktan vazgeçemediğinden, sol görkemli kaybedenlerden olacak ve şu anki marjinal konumunu daha da marjinal bir düzeye çekerek yok oluşa doğru sürükleyeceğinden sola elveda demenin zamanı gelmiştir. 

Bu sol yok olmalı, yok olmalı ki bu topraklarda gerçekten özgürlükçü, gerçekten sınıfsal olarak en alttakini en yukardakilerle eşitlemeye çalışan, sınıf mücadelesini dar bir ekonomizm olarak değil, sınıfın özne olması yani yurttaşa dönüşerek kendi kaderi hakkında söz, karar ve yetki sahibi olması olarak anlayan ve mücadelesini bunun üzerine kuran, böyle baktığı için de halkın değerlerini aşağılamak yerine o değerleri anlayan ama dönüştürmeyi eksene alan gerçek manada bir sol ortaya çıkabilsin.

Bakın bizdeki ortalama solculuğun taşkafa pozitivizmi nedeni ile asla anlayamadığı Marks ne demiş.

Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor. Din, bunalmış mahlûkun iç çekişi, merhametsiz bir dünyanın ruhu ve aynı zamanda akılsız bir çağın aklıdır. Din halkın afyonudur

Sol bu ifadelerdeki inceliği anlayabilmiş olsaydı dindara küfretmek yerine dinde bulduğu sıcaklığı neden sosyalizmde bulamadığını, kapitalizmin atomlaştırıcılığı karşısında onda bir sığınak bulduğunu, dahası insanın sadece maddi koşulların değil o maddi koşulları da yaratan, yeniden üreten kültürel sembolik değerlerin yoğurduğu ve anlam üretmeyi geçim araçları üretmekle eş değerleyen varlık olarak insanın, yalnızca ekmekle yaşamadığını
*, aynı zamanda değerlerle, anlamlayaşamadığı**, nı bilir ve dindar insanı inancından dolayı aşağılamak yerine onun dinle daha eleştirel bir düzlemde bağ kurabileceği somut şartları yaratmaya uğraşırdı.

Marks insanın kendi değerlerine, dünyayı kendi elleri ile yaratma biçimine yabancılaştığı için dinin yarattığı buğulu dünyanın, aslında insanın yabacılaşmasının ürünü olduğunu belirtti, o yüzden din kalpsiz dünyanın kalbidir, insana bir liman, bir sıcaklık sağlar ama tam da sömürüyü yabancılaşmayı gizlediği için afyondur da. İnsana bu dünyayı çekilir kılarak onun kendi yaşamı üzerinde egemenlik kurmasının önüne geçer. 

Hal böyle ise sola düşen görev dindarlara gerici diye öfke, nefret kusup ağız dolusu küfür sallamak mıdır? Yoksa bu yabancılaşmayı yaratan koşulları ortadan kaldırarak hayatın dinin aynasındaki ters yansısının düzeltmek midir.? Sosyalist dindarı suçlamak yerine düzeni suçlamak ve dindar insanlara yaşadıkları sefaletin sorumlusunun onları bu koşullara mahkûm eden şartları gösterip bundan kurtulmasının olanaklı olduğunu mu göstermektir. 

Evet, söylemesidir demedim bir başkasının olanaklı olduğunu yaşamıyla, hatta yarattığı farklı kurumlaşmalarla insanlara göstermektir dedim. Solun en temel eksiği ve hatası da kendini bir pozitivite olarak ortaya koymak değil, yani olumluluk, yani umut olarak sunmak değil topluma karamsarlık aşılamak olması.


Devrimci Olmayan Muhafazakâr Sol

Oysa sürekli sakız gibi çiğnedikleri Lenin Bolşevik militanlara sürekli şunu öğütler
emekçiler nasıl sömürüldüklerini anlatmayın onlara bu sömürü düzeninden nasıl kurtulacaklarını anlatın”. Bizdeki sosyalist militanlar böylesi bir pozitivite kurmak bir yana tersine Tuzla'da görüldüğü gibi emekçilere saldıracak kadar sosyalist olmanın ruhuna yabancılaşmış haldeler. Bizde sosyalizm hiç oluşmadı aslında, olan şey hep sosyalizm soslu Kemalizm ya da stalinizm, lenininizm sosu dökülmüş Kemalist modernizmdi.Şimdi sosyalistler asıllarına rûcû ediyorlar, köklerine dönerek bugüne dek bir kene gibi sömürdükleri sosyalizmin ölü kabuğunu atıp derindeki Kemalist ruhu serbest bırakıyorlar. 

Solun toplumla ilişki kurup, yaşamını dönüştürmesinde ona yüreklendirici bir moral vermesi beklenen solcuların toplumla yaşadığı iflah olmaz kopukluğa en iyi örnek belagate boğulmuş ama gerçekte pratikten kaçmakta bir bahaneye dönüşmüş olan bu söylem olsa gerek.

Yaşanılan toplumla barışmak için seçilmesi imkânsız olan yol, oldukça netameli bir yol olan "sol yol"dur. Çünkü sol yol, bu toplumun tüm tezahürlerini (dinsel inanç yani da dâhil) insanin kendi özüne yabancılaşması, sahici insan ilişkilerinin tersine çevrilmiş bir hali olarak görür. Bu toplumla barışmak insandan ne kalmışsa onu da alıp goturen tersine dönmüş ilişkiler bütünüyle barışmak anlamına gelir ki; Bu da, sozkonusu eğilimlerin sınıf mücadelesinin yerine neden "evrensel demokrasi"yi, devrimci eleştirel pratik faaliyet yerine neden "temiz siyaset" kavramlarının öne çıkartıldığını anlaşılır kılar. Soyut bir demokrasi, tarihsellikten koparılmış soyut bir özgürlükler ve haklar anlayışı "sol yol"un degil ama aslında hiçte yeni olmayan çok bilindik bir eğilimin bu defa sosyalizmin"yenilgisinin kalıntıları üzerinde çimlenmesinden başka bir şey değildir.” 

Bu belagatsever solcu kardeşimiz şunu demeye getiriyor bu toplumdan neşet eden her şey silinemez biçimde çarpık kapitalist düzenden kaynaklanır, dolayısıyla mevcut hali ile bu toplumla barışmak demek bu çarpık düzenle barışmak demektir.

Bütün bu söz kalabalığı, parlak ifadeler aslında bir zihinsel çarpıklığı örtmeye yarıyor. Bu toplum elbette bu düzenin ürünü, ama toplumla barışmak demek düzenle barışmak anlamına gelmez, tersine kendine devrimci sıfatını uygun gören herkes bilir ki bu kişinin işlevi topluma kendini anlatmak, onunla yabancılaşmak, ters düşmek değil, tersine topluma başka bir düzeninde olanaklı olacağını anlatarak o insanların gönlünü sosyalizm idealinden yana kazanmaktır. 

Ama ortalama solcu militan bir küçük burjuva olduğundan yani tuzu kuru aile çocukları olarak hayatlarını sınıfsal olarak yoksullardan uzak geçirdiğinden, gündelik yaşamda varoluş kavgası veren insanları nesne, kendini de devrimci olarak sıfatlandırıp onu dönüştürecek özne olarak gördüğünden ve kendisi kirlenmemiş bir kalkış noktasından hareket ettiğinden, yani “düzenin pisliklerine” bulaşmamış olduğundan, kendini onu yani sınıfı dönüştürecek kişi gibi görür. 

Toplumla ilişkisi birebir değil öğretmen öğrenci ilişkisidir. Kendisi düzene dair bilgi ile kuşanmış, bilimin sarsılmaz ve doğru, kesin bilgisine sahip bir devrim tanrısı olduğundan, hitap ettiği kişinin görevi kendisinden neşet eden bu bilgiyle dönüşüp ikinci günü düzene karşı ayaklanacaktır. Ancak yaşamın gerçeği bu küçük burjuva sosyalizmine uymaz, tersine yaşam bu küçük burjuva solcuyu yanlışlar ve kitleler onun ajitasyonu ile sisteme başkaldırmak yerine düzen içi çözümlere daha çok sarılırlar. 

Bu noktada küçük burjuva solcusu kendi pratiğini ve eylem kılavuzu olarak aldığı “şaşmaz gerçekleri” sorgulamak yerine, Baumanın işsiz ve işlevsiz kalmış aydınlar için söylediği gibi “halka saldırır”, onların gericiliğinden, sistemle uyumlaşmalarından hatta kandırılmış olmalarından dem vurup kusurun “kitle”de olduğu sonucuna varır. Bu noktada Kemalizm işbaşında her yerde hazır ve nazır olarak bu hiyerarşi dolu, solculukla zerre kadar ilgisi olmayan bakışa destek sunar.

“Marksist solcular seküler bir inanç sistemi içinde yaşarlar. Cemaatlerini, ritüellerini, sosyal çevrelerini ve inançlarını kaybetmek istemezler. O yüzden karşısındaki din dışı, kutsallık dışı, profan düşünüşün kendi seküler teolojilerini, ikonografilerini, ideogramlarını, evrenselci modellerini ve azizlerini yıkmasına tahammül edemezler, sinirleri bozulur. Süslü, belagatli haşiyeli bir dile başvururak zevahiri kurtaracaklarını sanırlar.” (1)

İşte yukarda alıntıladığım tam da iman etmiş bir türk solcusunun imanını kurtaramaya dönük belagatidir. Ama hayat belagatler yerine Marksın Praksis dediği kurucu eylemle değişir, dönüşür. Lakin bunu yapabilmek için iman tazeleten el kitaplarından fazlasını, felsefenin temel ilkeleri ve başlangıç ilkeleri gibi basitleştirmek isterken klişeleştiren felsefe kitapları yerine gerçek teori ile haşır neşir olabilmek gerekir. Oysaki ortalama Türk solcusu okumaz, hele çağdaş felsefeyi, yeni sol metinleri didiklemez.

Mesela Zizek okur sonra İslamofaşizm gibi Zizek tarafından anlamsız bulunmuş sözler sarfeder ve hatta basbayağı emperyalist bir efendi dili ile Kemalizme sahip çıkar. Çünkü imanının sarsılmasından çok ama çok korkar. Bildik kodlarını sarsan şeylerle karşı karşıya kaldığında da en sık başvurduğu şey siyasi küfürname olur. Dikkat eleştiri değil küfür name. Çünkü eleştiri analitik düşünmeyi kuşkucu olabilmeyi, teori ile yaşanan hayatı kıyaslayabilmeyi ve tabi eleştirel akılcılığı-ki marksın kendisi bu akılcılık türünün en gelişmiş örneklerini sunar- içerir. Ama ortalama Türk solcusunda bu yetiler gelişmediğinden ve onlar seküler din olan ideolojiler tarafından kapalı düşünmeye kodlandıklarından, imanı sarsılan bir dindar gibi eleştiriyi şeytan kovar gibi başından defeder.

Aslında diyalektik ve tarihsel materyalizm başlangıçta devrimci bir düşünce olarak yola çıkıp 20. yüzyıl tarihinin en büyük kitlesel hezimetinin siyasi ideolojisine dönüştü. Bu nedenle ortalama solcu “Leninist örgütlenme anlayışının ve siyasi olarak aydınlanmış elitlerin kitleler adına ikameci biçimlerde eylem yapmasının benimsenmesinin reddi” (Eagleton) olan yeni soldan hiç hoşlanmaz, çünkü ağ modelini eksen alan bir özne oluşturmadığından herkesi eşit kabul eden, bu hiyerarşi içermeyen örgütlenme modeli “öncülük” “profesyonel devrimcilik gibi basbayağı hiyerarşik ve eşitsiz, üstelik sınıfsal olarak da efendici olan statü sağlayıcı, aydın iktidarını pekiştiren yöntemlere ters düşer. 

Eagleton (ki, kendisi çağdaş bir marksisttir) devrimci dönüşümün en basit formülünü-bu gerçekle yüzleşemeyen türk solcusuna- çok basit biçimde anlatıyor.

Burada stratejiye dair olan sorun; direnişi örgütlemektir, onu yoktan var etmek değil. Eğer bir siyasi sistem kendi bekasını sağlamak için, ona dâhil olanları yeterince memnun edemiyorsa -ki insan çok az memnun da olsa yaşamını sürdürebilir-ve hâlihazırdaki sisteme karşıt alternatifler insanlara makul, mantıklı, gerçekleştirilebilir ve tehlikesiz görünüyorsa, o zaman gece ile gündüzün birbirini izlediği gibi insanlar da isyan edecektir. Ne var ki sistem hâlâ bir nebze de olsa insanları memnun edebildiği ve alternatifler muğlak ve tehlikeli göründüğü sürece insanlara aşina olduklarına sarılmak, ne biliyorlarsa onu yapmak daha akılcı görünecektir; sol ajitasyon bunu pek de değiştirebilirmiş gibi görünmüyor..”(2)b] 

Görüldüğü gibi marksı da marksizmi de iyi bilen, devrimci olmanın düzenin beyaz efendilerinin yanında yedeklenip halkına küfretmek değil, isyanı, başkaldırıyı, düzene karşı hoşnutsuzluğu kendini inandırıcı bir seçenek kılarak kanalize etmek, bunu daha da radikalize etmek olan batılı solcu bu görevi hatırlatıp aydınla isyancı eylemci arasında fark olmadığına dikkat çekiyor. Ama bunu kemalizmin çöplüğünde bitmiş ana akım türk solcusuna anlatamazsınız. 

Son sözden önce Türkiye’de ki anarşist entelektüeller içinde dikkate değer yeri olanlardan bir olan Kürşat Kızıltuğ’un konuya tam merkezinden yaklaşan yazısından bir bölümü aktarıyorum.

[b]“Dinin “sol
”la ilişkisi, eşitlikçi ve özgürlükçü bir çerçeveden tartışılırsa, devletçi sosyalizmin günümüzdeki şekli olan Marksizmin ve modernizmin sınırlarının dışına çıkmak gerekir. Ezilenler açısından sorun seküler bir dünya görüşünün mü yoksa dini inancın mı daha özgürlükçü olacağı değil, ister dinsel söylemler ister seküler siyasetler yoluyla sürdürülen sömürü ve tahakküm ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıdır. Laiklik ise modern devletin rasyonel hukuka dayalı egemenliği sorunudur. Eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun en iyi şeklinin materyalist bir kültür olacağı söylenemez. Arzu edilen, iktidarı elinde tutan bürokratların, bilimcilerin, din adamlarının, askerlerin ve patronların olmamasıdır.” (3)

Kürşat’taki kavrayış derinliği ile kıyaslandığında Laik denizde pupa yelken materyalizm rüzgârıyla yol alan modernist Türkiye sosyalizmi bu sığlıktan kurtulmak zorunda. Ama görünen o ki bu kuşak devrimci sosyalistler bunu beceremeyecekler.


O yüzden bırakın görkemli kaybetsinler onların kokuştuğu bataklık yeni sol nilüferlere can suyu olacak. Onların gübrelediği toprakta gerçekten özgürlükçü, isyancı bir sol çiçeğe duracak. Ölenin ardından ağıt değil zılgıt çalma zamanı.



* * Bu ifade Alman Anarşist Gustav Landauer’e ait, bir topluluğun temel özgürlükçü değerleri anlamında kullandığı bu kavramı, ben bir toplumun ruhu anlamında kullandım.
* *“İnsan Yalnız Ekmekle Yaşamaz” İsa’ya ait söz.

1-http://sozluk.sourtimes.org/show.asp=terry+eagleton

2-Sinan Kadir Çelik, Terry Eagleton ile Söyleşi: Nasıl Direnmeli?
http://www.praksis.org/files/007-01.pdf
3-Kürşad Kızıltuğ, Komünizm, Marksizm ve Din üzerine http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&ArticleID=887754&CategoryID=83[/size][/i]


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne