Pozitivizm solun afyonudur

Dilaver Demirag - 25/05/2008 13:25:14 (1072 okunma)


Pozitivizm solun afyonudur

Sol hareket tüm dünyada geri çekilen bir dalga konumunda. Latin Amerika’da yaşanan bir kıpırdanma ve Dünya Sosyal FormuAracılığı ile başlayan karşı küreselleşme hareketleri büyük bir umut yarattıysa da umulan elde edilemedi. Alternatif Küreselleşme hareketi Chavezin ulus devletçi çabaları sonucu büyük bir duraklamaya girdi. Alternatif Küreselleşme Hareketi ile canlanan Anarşizm bile belli bir durağanlık içinde. Sol için deyim yerindeyse yaprak kımıldamıyor. Buna karşılıkdünyanın her yerinde din olgusunun sistem karşıtı muhalefetin nerede ise bayraktarlığını yaptığına, sistemin de soldan değil esas olarak bu dipten gelen dalgadan fena halde ürktüğünü görüyoruz. El-Kaide ve Taliban’da temsil bulan dinsel köktencilik hiç kuşku yok ki tercih edilesi bir anlayışı temsil etmiyor ama İslami muhalefet sadece bunlardan ibaret olmadığı gibi batı solu ile İslami muhalif kesimler özellikle de aydınlar arasında köprüler söz konusu, son Dünya Sosyal Forumlarından biri Müslüman bir ülkede yapıldı. 

Solun Müslümanlar ile bu denli sıcak bir dayanışma ilişkisi içinde olması, bu inanç biçimindeki kimi değerler ile kendi değerleri arasında yakınlıklar bulma, bu muhalefeti kendi değerleri ile ele alarak anlamlandırma çabaları elbette solun İslamileşmesi değil. Bugün Müslümanlar bir zamanlar Yahudilerin, zencilerin uğradığı muameleye tabi tutuluyor, batı metropollerinde ırkçılığın en büyük hedefi Müslümanlar, tarihi boyunca ezilenler ile dayanışma içinde olan sol bugünün mağdurları olarak Müslümanlar ile dayanışmaktan da çekinmezken, bir yandan da bu dini ve onların anlam dünyasını keşfe çıkarak özne konumunu terk ediyor. Kısacası batı solunun en radikal kesimleri dayanışmayı bir empatiye dönüştürerek Müslümanlarda cisimleşen adalet talebine bu talebi en keskin biçimde dillendiren bir toplumsal hareket olarak yanıt vermeye uğraşıyor. Bir yandan da Müslümanların solun bu dayanışmacı tavrı ekseninde kendi birikimi ile tanışmasını, bazı Müslüman aydınların solu islamla yakınlaştırmagirişimlerini cesaretlendiriyor.

Kısacası Hıristiyan bir toplumun mensupları olmalarına, kendi ideolojik cephanelerinde dini yadsıma da olan bir toplumsal siyasal hareket bu bariyerlerini aşarak farklı olanın kendi lisanını çözmeye çalışıyor. Tam da sola yakışır bir tavırla yapıyor bunu. Böyle bir şeyi yapması beklenecek olan sol olurdu zaten diyenleri yalanlamak bir yana tersine doğrulamış oluyor.

Türk Solu mu? Bildiğimiz gibi

Batıda yani solun öz diyarında bunlar olurken bizde sol (birkaç sol dergiyi dışarıda tutarsak) hala kemalizmin yedek lastiği olmaktan kurtulamıyor. Türk solunun aşılamaz tabusu olan dine karşı her halükarda olumsuz bir imajla yaklaşma, dindarları gerici ve tutucu insanlar olarak özgürlüğün düşmanı sayma, niyetlerinin olumsuzluğuna adeta iman etme tavrını sürdürmekteler

Hiç kuşkusuz selefi faşist Vakit gazetesi, Sağcı AKP’nin tavırları, taşrada yaşanan mahalle baskısı biçimindeki tutuculuklar da solun bu islamofobik anti-teizmini besliyor ve solun yer yer ırkçılığa yaklaşan din karşıtlığını sorgulamasına engel teşkil ediyor. Sağcılaşmış Sünni muhazakârlığın bu tavrının siyasal sistemle olan bağını ayrı bir yazıya bırakıp Türk Solunda yaygın olan solcu olmak din karşıtı olmayı gerektirir, aydın olmak entelektüel olmak için illaki ateizmi benimsemekten geçer biçimindeki önyargısını sorgulamak istiyorum.

Öncelikle evet sol (hem Marksist Sol hem de Anarşist Sol) tarihleri boyunca din karşıtı oldular, din ve tanrı olgusunu içindeki otoriter çekirdek nedeni ile yerden yere vurdular, dahası İspanya devrimi esnasında, Rus devrimi esnasında din adamlarına, dini kurumlara karşı saldırılar olduğu, din adamlarının öldürüldüğü de bir gerçektir. Hatta Bakunin’de somutlaşan “Bir Tanrı Varsa da Yok Edilmelidir” türünden bir radikal tepkinin Marks’ın“Din Halkın Afyonudur” türünden bir tepkimesinin olduğu da doğrudur.

Ancak bu incelikli din eleştirileri ve din adamlarına dönük sınıf kini ile bizdeki daha çok Bourdiyö’nün Sembolik Sermaye eleştirileri kapsamında bir tür aristokratik din karşıtlığı arasında dağlar vardır.

Hem Markıs, Engels, Lenin Hem Pruddhon, Bakunin ve Kropotkin din eleştirilerini siyasal bir düzlemden kurdular, hiç şüphe yok onlarda da pozitivizm vardı, onlarda da modern akılcılığın bugün yanlış bulduğumuz dünya algıları vardı ama bu kayıtlara rağmen Ogüst Komt’un pozitivist din karşıtlığından çok farklıydı bu eleştiriler.

Diyebilirim ki hem Marksizm’de hem de Anarşizmde din eleştirel akılcılık ekseninde siyasal bir eleştirinin konusuydu. Yoksa bizdeki solcu gencin otoriter dindarlık biçiminde duyulan tepkiden doğan bir ateizim değildi.

Ateizm dini yanlış bilgi olarak görür ve eleştirisini bunun üzerine kurar, Tanrının yerini İnsan, onun aklı ve bu akıldan doğan bilim almıştır. Evrim bir bilimsel teori değil adeta kutsal bir bilgidir. Bu bakımdan ateizm aslında bir negatif din gibidir. Satanizmin daha incelikli, daha bilimsel bir türevini anıştırır. Ateizim Tanrı fikrini akıl dışı bulduğu için reddeder. Dünyaya tüm kötülükler aslında dogmatizmden ve dogmatik din adamlarından gelmiştir. Bu bakımdan din yeryüzünden kalkmalıdır ki insanlar özgürce düşünebilsin, dinin akıldışı ahlâki kısıtlamalarından kurtulabilsin.

Oysa Sosyalist düşüncenin din eleştirisi daha farklı argümanlar üzerine inşa edilmiştir. Felsefi arkaplanında Kant’ın Bilmeye Cüret Et ile Hegel’inTinin Yabancılaşması düşüncesi, siyasal arkaplanında ise ezilen sınıfların ezilmişliklerinde kurtulması vardır.
Marksa göre din emekçi sınıfların kendi üretkenliklerine, kendi ürünlerine yabancılaşmasından doğmuştur. İnsan kendi yaratıcılığına yabancılaşınca dünya ona soyut bir mekân gibi gelmiş ve insan kendi yabancılaşmasını bir Tanrı icat ederek pekiştirmiştir. 
Bu bakımdan der Marks emekçiler üretim sürecinin bütününe egemen olup, kendi yaratıcılıklarının sahibi olduklarında bu yabancılaşma kalkacak ve din de kendiliğinden sona erecektir görüşündedir. 

Fakat Marks yine de dinin içindeki insani talepleri gören bir duyarlık eşiği de geliştirmiştir. Din afyondur ama salt uyuşturma işlevi görmez aynı zamanda ağrı kesici yanı da vardır. İnsanların yaşamlarında uğradığı haksızlıklar, acılar onda yansır ve dünyayı katlanır kılar. Cennet ve Cehennem bu bağlamda adalet talebinin yansıdığı bir düzlemdir. Ama onu uyuşturma özelliği de buradan yani dünyayı katlanır kılarak, insanın yaşadığı haksızlıklara başkaldırısını önlemesinden kaynaklanır.

Bakunin ve diğer Anarşistlerin din eleştirisi daha da radikal bir siyasal eleştiriden doğar. Bakunin Tanrı ve Devlette dinin devlet gibi yapılandığını ve insanları ezen, bastıran bir kurum işlevi gördüğünü belirtir ve dinin nasıl da haksızlıkların, baskı ve zulmün üstünü örttüğünü din adamlarının kitleleri kandırarak onların sömürülerinin sürmesine ortak olduklarını belirtir. Anarşistler açısından kurumlaşmış yapılanması ile din bir bürokrasi olduğu gibi aynı zamanda Tahakkümün cisimleştiği bir kurumdur.

Bir anlamda her iki eleştirinin de ortak yanı dinin insanların bu dünyada yaşadığı birçok haksızlığa, sömürüye, zulme ortak olması, insanların bu haksızlıklara isyan etmesi için onlara rehberlik yapma yerine egemen sınıfların sömürü düzenlerini sürdürmelerine yardımcı olmalarıdır.

Şimdi bu eleştirideki radikalizm ve incelikle bizdeki pozitivizm kaynaklı ateizm aynı düzlemde mi? Ateizm için esas sorun ne sömürü, ne de dinin bu dünyada tahakkümün suç ortağı onun pekiştiricisi olmasıdır. Ateizim için asıl sorun akıldışı bir varsayım olan tanrı inancının ve dinin toplumsal yaşama etkide bulunmasıdır. Bu bağlamda sol özgürleşme perspektifi bile Ateist özgürleşme felsefesiyle çok da çakışmıyor. Öyle ya Evrim olgusunu bir fetişe çevirmenin, Tanrıdan boşalan yere İnsanı, Aklı ve Bilimi koymanın neresi özgürleştirici. Tersine Ateizm son derece aristokratik bir olgu olarak aydın mızmızlığı olarak kalıyor. Ateizm ne sömürü sorunun, ne de tahakküm sorununun ilacıdır tersine en az din kadar otoriter ve mutlakıyetçidir.

Sosyalizmin din eleştirisi ile Ateizmin bilimsel aristokratlığını (ki Hitler de Ateistti) yan yana koymak sosyalizme onun incelikli eleştiri düzlemine resmen ve alenen hakarettir.

Ateizm temelde pozitivizmden, Aydınlanma felsefesinde Holbah, Didero vb kaba maddecilikten beslenir. Ki Marks tıpkı Epikür’ün atomculuğu gibi onları da son derece kaba bulur ve sosyalizmin tarihsel maddeciliği ile kıyas kabul edilemez görür. 

Kendi adıma Sosyalist din eleştirisi bence ne kadar radikal ve haklı bir düzleme oturuyorsa, Ateizim de o denli sefih geliyor bana.

Nitekim Marks şunları yazıyordu 1844 El Yazmaları'nda:
“Ne zamanki insanın ve doğanın özü, İnsan doğal bir yaratık olarak ve doğa bir insan gerçeği olarak pratik hayatta aşikar oldu …., yabancı yaratık arayışı, doğanın ve insanın üzerinde bir yaratık arayışı ( insanın ve doğanın gerçek dışılığının itirafının arayışı) pratikte imkansızlaştı. Bu gerçek dışılığının reddi olan ATEIZM, artık anlamsızdır, Ateizm Tanrının varlığının reddidir ve bu redle insanın varlığının açıklanmasını arar. Sosyalizm böyle dolambaçlı yöntemler gerektirmez; o insanın ve doğanın temel varlık olduğu teorik ve pratik düşünce bakış açısından yola çıkar. O gerçek insan bilincidir, dinin reddedilmesiyle erişilen bir bilinç değildir.

Pozitivist Hınç ve Stalinist Kaba Maddecilik

Marks’la başlayan toplumsal eleştiri kimi Marksistlere göre Engels ve ardından Leninle (Engelsin Doğanın Diyalektiği ve Anti-Dühringi gerçekten de bilimcilik belasını marksizmin içine sokmada ilk adımdı, Lenin de Materyalizm ve Ampriokrisitisizmle bu bilimcilik hayaletinin Marksizm’e musallat olmasını sürdürmüştür) başlayan Pozitivizmle kesintiye uğramış, ardından her konuda kaba bir algıya sahip bir dogmatik sosyalist olan Stalin ile zirveye çıkmıştır. Bugünkü dogmatik ve pozitivizme bulanmış din karşıtlığının da temelinde bu yatıyor. Neyse ki Batı solu bu sorunu çabuk aştı. Ve din eleştirisi tekrar toplumsal niteliğine kavuşurken sol bilime kulluk etme, bilimi meşrulaştırma sürecine de bir son verdi.

Ama Türkiye’ye Marksizm ne yazık ki Rus devrimi özellikle de Stalin üzerinden geldiğinden ve bizde maddecilik Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri gibi el kitapları ile Marksist diyalektik ve tarihsel maddecilik düşüncesinin kötü bir karikatürü olan Stalin’in Diyalektik Materyalizm (ki ortalama bir sol militanın Marksın eserlerinin tümünü, özellikle de Kapitali adam akıllı okuduğu söylenemez) üzerinden kurulduğundan bu incelikler ve nüanslar, batı solunda yaşanan düşünsel dönüşüm yansımadı.

Stalin’in kaba maddeciliği Kemalizm yolu ile Türk aydınının amentüsüne dönüşen Pozitivizm ile birleşince ortaya bugünkü dinden nefret eden, dindarlık karşısında bir tür aristokratik tavır içinde olan sol aydın ile dinin sadece afyon kısmına takılıp onda uyuşturma dışında bir şey görmeyen ortalama sol aydın Pozitivizm’de birleşiyor. Pozitivizm varlığın din karşıtlığı üzerine kurmuş bir felsefe, Komt dinin insanlığın olgunlaşmamış, çocuksu bilincinin ürünü olduğunu bilim yoluyla doğayı anlayıp, bu yolla doğal güçlere egemen olunca dinin de ortadan kalkacağını söylüyordu. Laikçi Kemalizmde bu anlayışla dinin alt sınıflara özgü bir cehalet ürünü olduğunu, entelektüel insanın dine de dindarlığı da gereksinmesi olmadığını düşünüyordu. Yani ateist olmak sınıfsal bir üstünlük nişanesi olarak görülüyordu.

Oysa sosyalistler için aslolan sömürü ve köleliğin son bulmasıdır ve sömürüye maruz kalan emekçi kitlelerin dinde yansıyan adalet talebini görmezden gelip, dinle uğraşmak ona karşı koymak sosyalistlerin iş değildir. “Çünkü Marksizm Tanrıdan kurtulmak için açılmış bir savaşın teorisi değildir. Marksizm insanlığı sömürüden ve kölelikten kurtarma teori ve pratiğidir. İnsanı tanrıdan değil kendi yabancılaşmasından ve onun bu yabancılaşma içerisinde kendi yarattığı bir diğer yabancılaşmaya köleliğinden kurtarma teori ve pratiğidir. Dolayısıyla solun işi küçük burjuvazinin ve zenginlerin laikçiliği etrafında Aristokrat ateistleri de cepheye katarak din karşıtı bir mevzilenme değil, AKP gibi dini kullanan sermaye partilerine karşı yoksul kitleleri adalet etrafında mevzilendirmek olmalıdır.


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne