Sol, laiklik ve gündelik demokrasi

Dilaver Demirag - 10/09/2008 19:12:21 (684 okunma)



Sol, laiklik ve gündelik demokrasi

Halihazırda sol'da yaşanan ayrışmada önem taşıyan etkenlerden birisi de laiklik. Malum Ergenokon da meşruiyetini esas olarak laiklik ilkesi ile çeliştiğini düşündüğü mevcut hükümete karşı yapılmak istenen bir darbe olarak gözüküyırdu.Sol'da yer alan siyasi hareketlerin çoğunun din olgusuna tümüyle negtif baktığı bir gerçek. Dolayısıyla Ergenokon olgusunun en azından sol'un bir bölümü nezdinde çok güçlü bir karşı duruş hali yaratamayışın da en önemli etken de buydu. 

Aynı şekilde başörtüsü ile ilgili düzenlemede solun büyük bir bölümünün başörtüsünü özgürlük saymayışı nedeni ile olumsuz karşılanmıştı. 

Bugüne kadar yazdığım yazılarda sol'un büyük bir bölümünün felsefi materyalizmi sol'cu olmanın olmazsa olmaz koşulu olarak görmesi ve bu felsefi materyalizm algısının da poztivizm tarafından belirlendiğini ifade ederek. din konusunda gösterilen bu tavrın solcu olmakla uzak yakın ilgisi olmadığını, bunun solun afyonu olduğunu ifade etmiştim. 

Lâkin tam da bu noktada Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi hırsızın hiç mi kabahati yok sorusu akla gelen bir sorudur. Evet din konusundaki negatif algıda dindarların hiç kusur yok mu? Dindarlar gereçekten ziyadesi ile demokrat, buna karşılık "taş kafalı solcular" ise zalim Kemalistler olarak bu demokrat insanlara Stalini aratmayan baskıcı bir anlayışla mı bakıp davranıyor? 

Cevabım çok net hayır? Tersine sol'un bu ülkedeki din algısına karşı eleştirel bir duruş içinde olması son derece tutarlı bir tavır olduğu gibi, dindarların da en hakiki demokrat olmadıkları bir gerçek. 

Birikim'de yazdığım birkaç yazıda israrla karşmızdakini aynının potasında eritme gayretinin emperyalist bir tavır olduğunu bu nedenle de bu tavrın özgürlük karşıtı olduğunu ifade etmiştim. [1] Sol' daki pozitivist atezim ne kadar totaliter bir anlayış ise dindar kesimdeki despotik cemaatçilik ve sağcı dindarlık biçiminin de en az diğeri kadar baskıcı ve faşizan bir ruh taşıdığı da bir başka gerçektir. 

Bugüne dek pek çok yaşanan örneklerden sonuncusu kanıtlanmış durumda da. Ankara'da Keçiören Belediyesindeki zabıta memurları içki satma ruhsatı geç saatlere kadar olan bir tekel bayiyi çivili sopalarla döverek kapatmak zorunda bırakmaları kamera kayıtları ile sabit. 

Şu ana kadar bu iki memur hakkında soruşturma açmanın ötesinde cezai her hangi bir yaptırım olmaması , belediyenin bu tür davranışlara müsamaha gösterilmeyeceğini söylemeyişi, ulemadan fetva almaktan söz eden Başbakanın da islami medya'nın da derin bir sessizliğe gömülmeleri ne yazık ki bu ülkede din eksenli bir devlet anlayışının adım adım yerleşmeye çalıştırıldığını söyleyenlerin kaygılarının hiç de boş kaygılar olmadığını ortaya koyar mahiyette.


Bugüne dek bikini ile denize girmek, alkollü içkisini tüketmede baskıcı engelleme biçiminde bir kısıtlamaya tabi olmamak hakkından söz edenler genellikle lakilik ve demokrasinin çok basite indirgendiğini, lakilik ya da demokrasinin bunlara indirgenemeyeceğini söylemişlerdi. Lakin tam da bu alanda karşılıklı güç dayatmasının varolduğunu düşünürsek, dahası gündelik yaşamı açmayan bir soyut demokrasi tahayyülü de olmayacağını da akıldan çıkarmazsak, bu kaygıları duyanlara hak vermek yanlış sayılmaz. Çünkü nasıl başörtüsü kişinin kendi mahremini kamusllaştırarak bireyselin siyasallaşması olarak bir biyopoltik olgu ise, içki de, bikini de mahremin kamusalı baskıladığı bir demokrasi tasavvurunda siyasal ve kamusal bir nitelik kazanır. Bütün bu olguların siyasallaşması ise aslında mahrem tarafından yutulan kamusal alaının, Arendt'in vurgulamaktan yılmadığı "birbirimizin üzerine devrilmemizi önleyen" güçlü kamusal alan eksikliğinden doğuyor. 

Açık ve net ki ülkedeki egemen din anlayışını devlet eli ile gündelik yaşama yaygınlaştırmak niyetinde olduğu yönünde bir çok emare beliren AKP hükümetinin demokratik bir toplumsal yaşam için hiçbir tehlike, hiçbir tehdit içermediği söylenemez. 

Demokrasi denen şeyin her boyutu ile bir çoğulculuk içerdiğini düşünüyorsak ve bu çoğluculuğun da özgürlük alanına yansıyan bin bir çeşit varoluş biçimi olduğu kansındaysak bugün bu ülkede çifte totaliter tehdit olduğunu söyleyebiliriz. Bunun bir ucunda kemalist faşizm varsa diğer ucunda da dini muhafazakarlığı toplumda egemen norm kılma çabasındakilerin siyasi şemsiyesi konumnundaki AKP'nin olduğunu söylemek hiç te bizi Kemalist despotizmin, ya da modernist totaliteyanlığın yanına düşürmez. Bu bizim demokrasiyi tam da milli irade ve sandıktan ibaret görmeyip siyasal ve sosyal çoğulculuğa dayananan bir toplumsal düzen olarak algıladığımızıı gösterir. 

Kısacası sol bir yandan dindarların kendi yaşam biçimlerini savunma hakkını sonuna kadar tanıyan, başörtüsü, cuma namazı için izin, okullarda evrim teorisi kadar yaradılış düşüncesinin de okutulmasını bir hak olarak görme, seçimli din dersleri konarak çocuklarının belli bir din eğitimi almasını tanımak durumundaysa, en az diğeri kadar meşru olan kamusal mekanlarda alkollü içki tüketebilme, denize üsttüz girebilme, kamusal alanda kadın erkek elele tutuşma, hatta ateşli öpüşebilme, şort ya da mini etekle dolaşma, erkeklerin saç uzatıp küpe takma, hatta pircing takarak, vücüduna dövem yaptırtarak dolaşma gibi sıradan gözüken özgürlüklerine de titizlikle sahip çıkmak durumundadır. Bunların tümü parçalanmış ve özgürlüğünbundan dolayı giderek bireyselleşmesi sonucu kimliksel bir ifadeye dönüştiğü eyleyiş biçimleridir. Kimlikçilik kamusallığı eksene alan radikal demokratik sol siyasetin bir parçası değildir ama kişilerin kendilerini ifade ediş biçimi olarak kimlik sol siyasetin olmazsa olmazıdır. 

Çünkü sol için özgürlük "başkası için özgürlük"tür. Sol için "kadın erkek çevremizde varolan tüm insansı varlıklar özgür olmadıkça biz de özgür olmayız" demektir. Sol için özgürlük, başkasının özgürlüğünün başladığı yerde benim özgürlüğümün başlaması değil, tersine diğerinin özgürlüğünün başladığı yerin aynı zamanda benim de özgürlüğümümün başladığı yer olmasıdır. 

Sorun tam da burada çünkü sol da, Kemalistler de, dindar kesimde böylesi bir özgürlük ufkundan böylesi bir geniş demokrasi kavrayışından uzaklar. Kemalistlerin ve dindarların böylesi bir geniş demokrasi tahayyülü taşımıyor oluşları bir nebze anlaşılabilir. Çünkü Kemalizm en başından bir toplumsal mühendislik projesi olarak homojen bir toplum tasavvurunu içeriyordu. 

Dindar kesim için bu tamamı ile anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü bir müslümanın ahlak anlayışı içinde mine etekte, bir kadını bir erkeği ya da her iki cinsin kendi cinsinden biri ile kamusal bir alanda ateşli bir biçimde öpüşmesi, ha keza insanların kamusal mekanlarda içki içmesi, kadının vücudunu gösteriyor oluşu yoktur. Bir müslüman en fazla bir kadının başını ötmeme hakkını kabul edebilir, ramazan ayında lokantaların açık durmasını anlayışla karşılayabilir kısacası müslüman bir demokrasi doğası gereği disipliner olan ve hoşgörüsünün de belli sınırları olan bir demokrasidir. Dolaysıyla yukarda sol siyaset için olmazsa olmaz saydığım bu denli uçlaşabilen bir özgürlük tasavvuru dinsel ahlakın hoşgörü sınırlarının ötesindedir. 

Ama özgülükçülük olarak demokrasi ne yazık ki böylesi bir toplumsal düzendir. 

Demokratik Çoğulculuğun Düşüncesi

Modern öncesi toplumsal düzen bir ve bütündü. İşlevsel iş bölümü ve bunun getirdiği parçalanmış bir dünya yoktu. Zaman yavaş akıyor, insanlar kendilerinden önceki nesillerin sürdürdüğü istikrarlı dünya ve toplum anlayışını kuşaktan kuşağa devralarak sürdürüyordu. O dönemde insanların çoğunun içinde bulunduğu cemaat düzeninin baskıcı olduğu yönünde en ufak bir kuşkusu bile yoktu. Çünkü farklı olanı bilimiyorlardı. Farklılık bu denli çoğullaşmamış, toplumsal dünya bu denli birbirine rakip toplumsal yaşam biçimleri arasında parçalanarak farklılaşmamıştı. Bugünün dünyası ile kıyaslandığında oldukça homojen denecek bir toplumsal dünya söz konusuydu kuşku yok ki modern dünyanın da kendi ölçülerinde çoğulcu bir hayatı vardı. Ama bu çoğulculuk şimdiki gibi değildi. Kısacası toplumu bir arada tutan ortak ön kabuller vardı ve bu ön kabullerin kaynağı da dindi. 

Ancak modernleşme ile birlikte bu toplumsal düzen sarsıntı geçirdi. Modernleşme laikleşmeyi, insanların akıllarını kullanarak akla uygun davranmalarını getirdi. Toplumsal bütünlük parçalandı ve toplum daha karmaşık bir iş bölümünden doğan ayrışmadan kaynaklananan bölünmeye tabi oldu.Tüm bu uzun süreçli deviniler bir demokrasi anlayışını, bir özgürlük tahayyüllünü meydana getirdi. 

Özgürlük, her şeyden önce Rönesans ve Aydınlanma'nın insanların bir aşkın otoriteye boyun eğmemesi gerektiği fikrinden beslenerek, bireyin kendi yaşamını düzenleme de kendinden başka hiç bir üst otoriteye başvurmadan kendi yaşamından sorumlu olmasıydı. Özgürlük, bir otoritenin sizi başkalarının özgürlüklerini engellemediğiniz sürece size müdahalede bulunamaması, engellememesi anlamına geliyordu. Daha doğrusu özgürlük bu biçime evrildi. 

Dahası aydınlanmadan doğan insanın özünü açığa çıkarma fikrinden beslenen hayatı bir proje kılmak ve her bireyin kendi projesini, hayat senaryosunu yazma hakkının varolması demek olan bir özgürlük anlayışı da söz konusu özgürlük tahayyülünü besliyordu. 

Bununla birlikte yaşanan demokratik devrimler (ünlü insan hakları beyannamesi, parlementoya dayalı cumuhuriyet ve yurrtaşların bu cumhuriyetin oluşturucusu olması gibi olgular) bireyler arasında bir eşitlik fikrini de yerleştirdi. 

Bütün bu sosyal değişimin düşünsel planda da yansımaları oldu. Bunlardan birisi radikal kuşkuculuktan beslenen aklın kusurlu olduğu için, hakikatin tekelinin hiç kimse de olamayacağı düşüncesiydi. Voltair'in " deyimi ile "Bizler hatalar ve yanlışlarla doluyuz. Öyleyse aptallıklarımızdan dolayı birbirimizi bağışlayalım"[2] 


Hiç kimse bir diğerinden daha akıllı, kusursuz olamayacağına göre, herkes aynı akıl azlığı ve kusurluluktan malul ise, kimsenin kimseye dayatacağı bir hakikat söz konusu olamayacaktı. Herkes eşit düzeyde eksikse hiç kimse de üstün değildir öyleyse, her özgürlük, her düşünce eş derece de hakikatin bir parçasını içerdiğinden hepsine eşit değer vermek durumundayızdır. Bugün değer verdiğimiz çoğulculuğun kaynağı tam da bukusurlu akıl düşüncesinde yatar. 

Bunun toplumsal yaşama yansıması ise hiçbir yaşam biçiminin diğerinden üstün olmadığı ve kimse kendi yaşam biçimini bir diğerine dayatmadığı sürece farklı yaşam biçimlerinin yan yana varolmasında hiçbir sakıncanın olmaması oldu. Aydınlanma'dan başlayarak liberal demokrasi sürecinde çiçeklenen özgürlük tahayyülü bugün geldiğimzi aşamada demokrasi denen narin ve kırılgan yapıyı bir arada tutan çimento olmuştur. 

Hiç kuşkusuz bunun bire bir uygulandığı, demokrasinin bir tür özgürlük cenetti olduğu iddiasında değilim. Özgürlük ve demokrasi konusunda bu denli liberal olma iddiasındaki Batı'nın somutta -bu vaadini tutmadığı bir gerçektir. Solun, radikal demokrasi yanlısı solun devreye girdiği noktada burasıdır, liberal demokrasinin vaadedip iki yüzlülük göstererek hayata geçiremediği bu çoğulculuğu, bu hoşgörüyü hayata geçirme iddiasındadır. Ki sosyal forum süreçlerinde de bunu hayata geçirdi. 

Hali hazırda batıdaki islamcılar en büyük korumayı soldan görüyorlar, sağ entegrasyon derken sol farklı olma hakkından ve çoğulculuktan dem vuruyor.


Modern toplum ahlak alanında da aynı çoğulculuğu, aynı farklılıkların bir arada olma hakkını içerir. Dolaysıyla bir başkası için asla kabul göremeyecek dekolte kıyafet giymek bikiniyi andıran kısa büstiyerler, erkeğin vücut hatların sergleyen üzerine yapışan tişortların yanında haşemanın da, başörtüsününde hatta kara çarafında varolması ahlak alanın daki hoş görünün bir yansımasıdır. 

Oysa bir dindar için bu olanaklı değildir. Din kişiden kusursuzlaşma çabası içinde olmasını, bir erdem, ahlak timsali olmasını, kutsalın mutlak doğrularına koşulsuzca uyularak ruhunu kurtarmasını talep eder. Tam da bundan dolayı din ve demokrasi bir arada olamazlar. Ya da daha doğru bir ifade ile dini özgürlük bir bireysel özgürlük biçimi olarak ortaya pek çıkmaz. Pek çıkmaz dedim çünkü dinlerin daha içrek yolu olarak gizemcilikler tam da bireye dayanan bir kurtuluş ontolojisi ve ahlakı inşaa ederler. Tanrısal Yasa yolu ile din kurallarını dayatmak yerine bireyin kendi potansiyeli ile kusursuzlaşmasını talep ederler. 

İşte bugünkü demorasi tasavvurunun bir arada yaşamada herhangi bir rahatsızlık duymayacağı tek din biçimi de budur. Ancak bunun böyle olması dindarların bu ahlak ve çoğulculuk tahayyülünü paylaşmayarak kendi dinlerinin talep ettiği yaşama biçimini uygulamaya geçirme hakkını engellemez. Yani demokrasi demokrasiye kökten ters düşen Şeriatçılık biçimindeki din kavrayışına da hoşgörü göstermeyi içerir. 

Ama bunun yegane koşulu devletin ya da kamusal alanın din tercihi ya da yaşam tercihi alanında boş bir alan olması koşuludur. Yani demokrasi laiklik olmadıkça hayata geçemez. Demokrasi herkesi içine alan hoşgörü ve çoğulculuğu tam da laiklik sayesinde var kılabilir. 

Bu noktada şu sorulabilir bu bir risk değil mi, şeriat yolu ile çoğunluğu elde eden bir siyasal parti bu demokrasiye son veremez mi? Bu risk hep vardır, ama kilişe bulunsa da özgürlüğün güvencesi yine özgürlüktür. Eğer insanlar sahip oldukları bu serbestliken herhangi bir dış otoritenin onlara bir ahlak ya da yaşam biçimi dayatmasından emin olmadan vazgeçebiliyorlarsa orada zaten özgürlük kök salmamış, özgürlük insanların hoşnut olduğu bir derinlik kazanmamış demektir. Bir siyasi müdahale ile demokrasinin son bulmasının önüne geçmenin yegane yolu sistemi merkezsizleştirerek, demokrasiyi olabildiğince doğrudanlaştırmaktır. Bu bakımdan liberal demokrasi bu tür risklere karşı daha güvencesizken, sosyalist demokrasi tam da temsiliyeti olabildiğince azaltıp, katılımı ve doğrudanlığı olabilidğince çoğallttığı için oy çoğunluğu ile sistemin değişme riski çok çok düşüktür.


Bu nedenle yeni sol liberalizmden daha demokrat ve daha özgürlükçü olmayı vaadetiğinden daha laik olmak durumundadır. Liberallerden daha çoğulcu ama bir okadar da dinsel despotluk grişimlerine karşı müsamahasız olmak durumundadır. Dinsel despotizme karşı sol'un en büyük silahı eleştirel akılcılık ve bunun insanlar arasında yerleşik vicdana dönüşmesidir. Sol için içrek din ne denli zenginlik katan, hayatı bilimci akılcılığın taşlaştırmasına karşı hayatı çiçeğe durduran ir bahar iklimi ise dinsel despotluk anlayışları da o denli olumsuz bir duygu ile baktığı ve ortadan kaldırmak istediği bir kötü anıdır. Bunu elbette Stalin Rusya'sında olduğu gibi zorbalıkla değil despotik dine karşı diğerini besleyerek, özgürlükler alanını olabildiğince genişletip insanların eleştirel düşünme alışkanlığını kazanmaların sağlayan özgürlükçü eğitim biçimlerini teşvik ederek yapacaktır. 

Çünkü aksi yani baskıcı metodlara başvurmak solu ve onun özgürlük tahayyülünü kirletir. Sol düşünen biri despotik bir uygulamaya karşı olabildiğince her biçimle (buna şiddete başvurmak da dahildir ) direnerek kendi özgürlüğünü savunur, ama bunu yaparken bile karşıdakinin özgürlüğünü yok etmekten kaçınır. Çünkü sol'cu olmak herşeyden önce sarsılmaz bir özgürlük ve adalet etiğine duyulan inançtır. Onu farklı ve zengin kılan da bu etiğidir. Dindarlar (en şeriatçısından en özgürlükçüsüne dek) ancak böylesi laik bir toplumda dinlerini yaşayabilirler. Bir özgürlükçü olarak sol düşüncenin dindarlara dilerlerse kendi şeriata dayanan toplumnsal düzenlerini yaşayacakları bir yer edinme hakkını da tanımaktan imtina etmeyeceğini arahatça söyleyebilirim. Dindarlar özgürlükleri boğmak için despotik metodlara başvurmadıkça hiç kimse onların kendi diledikleri din yorumu eşliğinde kendi hayat biçimlerini uygulamaya geçirmelerine engel olamaz. Solun özgürlükçü laiklik kurgusu, demokrasi tasavvuru bunun en önemli güvencesidir.



--------------------------------------------------------------------------------
[
1] Dilaver Demirağ, Öznenin Kibiri (Birikim Sayı: 227), Öznenin Tasallutu: Kemalizm, Hukuk-Siyaset ve Demokrasi (Birikim Sayı: 228), Nefs ve İktidar: Bir Özgürlük Etiği (Birikim Sayı: 230-231)
[2] John Gray, Liberalizmin İki Yüzü, s:15, Çev: Koray Değirmenci , Dost Kitabevi Yayınları, Ankara 2003


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne