Sola kıymayın efendiler

Dilaver Demirag - 19/06/2008 13:54:39 (712 okunma)


Sola kıymayın efendiler

Rasim Ozan Kütahyalının başlattığı Türkiye 68’i tartışmaları gün geçtikçe daha çapraşık bir hal almakta. Çünkü verilen kimi yanıtlar sorunu iyice içinden çıkılmaz bir hale sokuyor.

Öncelikle Kütahyalının ortaya attığı temel iddiaya bakalım. Türkiye 68’i esas olarak kemalist bir perspektife sahip olduğundan günümüzün sözde sol kemalistleri olan Tandoğan/Ergenekon ekibi ile buluşur. Onların ırkçılıklarının esin kaynağı da Denizler olduğundan Denizlerin yolu bizi Ergenokona götürür.

Neresinden bakarsak bakalım bu çıkarsama düz bir mantığa dayanmakta. Ortada bir Aristo mantığı var. Bu mantıkla baktığınız da şöyle bir akıl yürütmektesiniz: Zenciler esmer tenlidir, çingenelerde esmer tenlidir öyleyse çingeneler zencidir. Daha ilerisi modern düşüncenin müphemliği defetmek için kurguladığı kategori ve temsil gibi felsefi arızaların tümünü de içermektedir. 

Kütahyalıya itiraz edeceksek şunu dememiz gerekir bütün esmer tenliler zenci değildir. Felsefenin icat ettiği kategoriler hep üçüncü bir seçeneği imha eder ve akla Prokrutes yatağı olgusunda olduğu gibi zulmeder. Malum Prokrutes yatağı denen olgu yatağa yatanları o yatağa uydurmayı esas aldığından kısa gelenleri uzatmayı, uzun gelenleri de kısaltmaya dayalıdır. Modern düşüncenin kullandığı kategorileştirme olgusu da gerçeğe böylesi eziyet verir.

Öncelikle Kütahyalı çok olası olarak tezini kanıtlamak istemesinden milliyetçilik literatüründe çokça tartışılan sivil medeni milliyetçilik olgusu ileetnik merkezci milliyetçilik olgusunu es geçmektedir. Sivil medeni milliyetçilik esas olarak bir modernleşme pratiğidir ulusun refahını, ileri gitmesini kendine ilke edinir. Eşit, hak sahibi, paylaşılan bir politik pratikler ve değerler toplamına olan yurtsever bağlılıklarıyla birleşmiş yurttaşlar topluluğunun milliyetçiliğidir. Bu bağlamda Kütahyalının ithamda bulunduğu Denizlerin ulusçuluğu bir sivil-medeni milliyetçilik türüdür. Bu bakımdan yurtseverlik olarak milliyetçilik ile etnik vurgusu yoğun Tandoğan-Ergenekon milliyetçiliğini aynı kefeye koyarak ciddi bir literal hata yapmakta Kütahyalı.

Ama Kütahyalıya verilen cevaplarda bu ayrımlar aklı başında bir sol felsefi duruş ise hiç gözükmüyor. Diyalektikten söz edenlerin Kütahyalı ile aynı Aristocu alanı paylaştığını görmek ise ortalama solculuğun nasıl bir düşünsel sefalet halinde olduğunu göstermek bakımından hayli manidar. Bu bakımdan Kütahyalı kışkırtıcı olarak iyi bir tartışma imkânı sunmuş durumda Lakin evrensel solun asıl özneleri bu tartışmaya dâhil bulmayı çekici bulmadığından Kütahyalı ortalama solcularla hiç zorlanmadan tartışma yürütmekte. Açıkçası bu kadar açıklar vererek yürütülen bir tartışmada Kütahyalı’nın rakiplerini “perişan etmeyişine” şaştığımı itiraf etmeliyim. Çünkü verilen cevapların özellikle de Mustafa Lütfü Kıyıcının Kütahyalıya bir hayli yardımcı olan kurgusuna bakarsak yapılan şey hâlâ sorunun etrafında dolaşmak.

Tabi ulusçulukla ilgili sorunları, ulus inşasından kaynaklanan sorunları tartışmadan bunlara değinmeden, bu sorunları kabul etmeden Denizler milliyetçi değildi diye yanıt vermenin de bu konular hakkında bilgi sahibi olduğunu düşündüğüm Kütahyalı nezdinde ne tür fayda sağlayacağı kuşkulu. Kendi adıma Kütahyalının düştüğü temel hatanın bu iki milliyetçiliği ayırt etmemek olduğu kanısındayım. Denizlerde vuku bulan sol kemalizmin onların döneminde bir sivil medeni milliyetçiliği temsil ettiğidir. Oysa Ergenekon basbayağı ırkçı, faşist yani etnik merkezli bir milliyetçiliktir. Dolaysıyla Denizlerin çok uluslu ulusçuluğu ile Doğu Perinçek’in, İlhan Selçuk’un faşist milliyetçiliğine yol açtığını söylemek fena halde bir indirgemeciliktir. 

Sorunun adını doğru koyalım, aslında Kütahyalının da çevresinde dolandığı sorunun adı modernleşme olgusunun, hatta modernite olgusunun bizzathi kendisi. Basitçe modernleşmenin iki yolu var oldu bugüne dek birisi kapitalizm ve onunla uyumlu bir siyasal ideoloji olarak liberalizm, diğeri ise sosyalizm. Sosyalizm temelde kapitalist olmayan bir gelişme modelidir. Evet, gelişme modelidir, bunu bilerek kullanıyorum. Çünkü son tahlilde marksın temel iddiası burjuvazinin modernleşme noktasında belli sınırlara gelip dayandığı ve bu sınırların ancak sosyalizm ile aşılabileceğidir.

İşte bu değerler dizisi değişmedikçe, sosyalizmin insanlığın başka bir dünyayı mümkün kılacak ve tarihi modern batıdan çok çok daha öncelere dayanan bir ülkü olduğu düşüncesiyle değil de kapitalist olmayan bir modernleşme ülküsü olarak algılanmasını tartışmadıkça, Türkiyeli sosyalistler neden hâlâ kemalizmle olan göbek bağını kesemedi diye sormak da bana anlamlı gelmeyecektir.

Milliyetçilik ve Sol

Mustafa Lütfü Kıyıcı “biz elbette ulusalcıydık” derken yani eski 68’liler olarak Tuncay Özkanlar ile aynı safta buluşarak onların sınıfsal ırkçılığı ile sınıfsal kibirleri ile de buluştuğunu hiç düşünmeden denizlerin anısına en büyük ihaneti yaptığının farkında mı bilemem ama Kütahya’lının buyurun işte bana demediğinizi bırakmıyorsunuz ama o dönemin içinden konuşan biri benim söylediğimi söylemiş oluyor diye içinden geçirip bu kadar kolay lokmalar ile boğuşmaktan yan da çok mutlu olduğundan eminim.

Pardon ama lütfü bey sosyalizm ülküsüne kör bıçak ile kıyan sizlerin, hem sınıfsal kibirleri ile emekçi halka saldıranlar ile yan yana yürüyüp, hem de tutup da emek mücadelesinden bahsetmeniz en başta adına mücadele ettiğiniz emekçilere en büyük ihanettir.

Kemalizm değimlidir hâlihazırda tuzlada işlenen müsebbibi. 

Şimdi ne alaka diyeceklerdir, Kemalizm özünde bir devlet tapıncıdır ve devlete tapma mantığı nedeni ile halkın örgütlü bir güç olursa devletin kontrolünden çıkacağından paranoyakça korkan kemalistler bu ülkede evrensel standartlarda bir sendika düzeni kurulmasına engel oldular. Oysa bu ülkede evrensel standartlarda bir sendika kurulmuş olsaydı bugün örgütlü bir sol partide olur ve o örgütlü sol parti Tuzlada işlenen bu cinayetlere kayıtsız kalan hükümete dünyayı dar ederdi.

Ama ulusalcı olmakla övünen, kemalizme hâlâ anti-emperyalizm ve ilericilik vehmedenler nedeni ile sol CHP gibi başka bir ülkede olsa belki de ırkçılık, halka düşmanlık gibi gerekçelerle kapatılacak olan bir partinin kuyruğuna takılmazdı.

Tandoğan’daki faşist ruhla buluşup bunla övünen bir solculuk pseudo yani sahte bir solculuktur hele de dünyada sol adına çok önemli değişimler, dönüşümler yaşanırken ve bunlar önemli sol kültürel birikimle bu ülkeye de aktarılırken hâlâ Tandoğan ruhuna biat etmek denizleri, mahirleri bin kez öldürmektir.

Denizi öldürenlerin amacı onun ülküsünü, ideallerini de öldürmekti yani evrensel bir sol düşünceyi, bunu cuntacılara yapamadılar ama 68’liler vakfı bunu ziyadesi ile yaptı. Sola ulusalcılık adıyla artık arkaikleşen ve evrenselleşemenin önünde, emeğin enternasyonal örgütlenmesinde bir heyula gibi duran ulus devlete sahip çıkıp, onu muhafaza etmeyi önemseyen bir zihniyeti olumlamanın neresi solculuktur ki? 

Oysa modern sosyalist düşüncenin tüm kurucu figürleri ısrarla ulus devletin işçi sınıfının evrensel kardeşliğine, dayanışmasına mani olduğunu ve bu nedenle de solun ulusu üstü bir dayanışmanın yolunu açmakla mükellef olduğunu söylememişiydi?

Hem ulusalcılıkla övünüp, hem de enternasyonalizmden bahsetmek ve bu ülkenin kültürel emperyalizm tarafından sömürgeleştirilmesine ön ayak olan Mustafa Kemal ve ekibine anti-emperyalizm vehmetmek sol adına cinayet işlemektir.

Solun öncelikle bu milliyetçi eskilerinden kendini kurtarmak gibi ödevi mevcuttur. Dolaysıyla bu pseudo sol’un, milliyetçi eskilerinin yolunun ergenokonun yolu olduğu tespitine itiraz etmesi epeyi zordur. 

Denizlerin naif ulusalcılığının anlaşılabilir nedenleri vardır, ama ülkede o günden bugüne yaşanan hayli gelişkin bir sol literatüre, bu alanda oluşan onca teorik birikime rağmen hâlâ Tandoğancılarla birlikte bayrak sallayıp sonrada bu faşist güruhla aynı değiliz deme inkârcılığını göstermenin ise hiçbir anlaşılabilirliği yoktur.

Ne yazık ki bir köşe yazısı sınırları içinde yazdığım için sola bulaşan milliyetçilik illetini ve bunun çelişkilerin tartışma olanağım yok. Daha önemlisi artık felsefi olarak uyumsuzluğa dönüşen ve günümüz solunun artık asar-ı atika müzesine yolladığı üçüncü dünya ulusçuluğu olarak anti- emperyalizm argümanlarını tartışmaya da yerim yok Ama Kütahyalı ile ideolojik bir hesaplaşma bu safraları atmadan da yapılamaz kanımca. 

Hâsılı kelam Rasim Ozan Kütahyalının varmış olduğu kestirme hükümlere birçok itiraz getirilebilir ama top hâlâ saha da Sol, bir sağcılık biçimi olarak Kemalizmle göbek bağını kesecek mi, ama daha önmemlisi faşist gürühun ellerinde kana bulanmış ulusçuğa sözde bir anti-emperyalizm adına karşı çıkmaya devam edecek mi? Çünkü mevcut anti-emperyalizm söylemi sol ırkçılığın başyapıtı olan Türk Solu’nun ellerinde Kürt, Ermeni kardeşlerimize sıkılan kurşunlara dönüşmekte. Anti- emperyalizm çoktan kıyıcı bir faşist dilin lugatçesi oldu. Aslında bir yanıyla doğru yerini de buldu. Çünkü Pol-Pot’ları yaratan da aynı şeydi.

Liberal Toplum Mühendisliği

Kütahyalının temel tezlerine olan karşı itirazlarıma gelince. Öncelikle ben Marksist bir soldan konuşmuyorum. Ben kendimi derin ekolojik anarşizm gibi bir düşünce evreni içinde gören ve bunun yerli bağlantılarını da tasavvuf kültürü içinde arayan post seküler bir solcuyum. Yani modernlikle olan hesabımı büyük oranda kapamış durumdayım. 

Bu nedenle hâlâ modern değerler dizisi içinde kalarak kemalist olmamayı da anlamakta güçlük çekiyorum. Kütahyalının düşünsel zemini olan liberal modernleşme ufku son tahlilde bir post kemalizmdir. Bürokratik oligarşinin cebberrut modernleşmesine karşı daha katılımcı, daha esnek bir modernleşme ufku. Bu nedenle onun kemalist modernleşme ufkunun Marksist bir solla buluşmasının daha kıyıcı olacağı tespitine de temelde bir itirazım yok. 

Yer kısıtlılığı nedeni ile niye bu paralelde düşündüğümü açıklamak zor olmakla birlikte sol etiketli Tandoğan milliyetçiliğinin aynen Kütahyalının dikkat çektiği gibi bir Pol-Pot'çuluk olacağını söylemek için de kâhin olmaya gerek yok. Biraz modernleşme, üçüncü dünya ulusçuluğunun stalinizmle buluşmasının yarattığı dehşet vericilik olgusunun yani kısacası toplum mühendisliği denen şeyin-ki kemalizmde son tahlilde bir toplum mühendisliğidir-yaratacağı sonuçları bilmek bu sonuca varmak için yeterlidir.. 

Lakin liberalizmin de bir toplum mühendisliği olmadığını söylemek de epey zordur ve liberalizmin koynunda her daim faşizmi de taşıyor oluşunun (bunun için Zygmunt Bauman’ın Modernlik ve Müphemlik ile Modernlik ve Holacaust kitaplarına bakılabilir) onun biyo siyasetçi doğasından neşet ettiğini söylemekte mümkündür. 

Haydi dilimdeki anarşist baklayı çıkarayım, devlet denen yapı özünde bir nüfus yönetimi olgusudur bu nedenle de her devlet ister istemez bir toplum mühendisliğine başvurur liberalizm, sosyalizm ve faşizm arasındaki esas fark da bu mühendisliğin yeğinliği ile ilgilidir. 

Liberalizm daha esnek ve yumuşak araçlarla bunu yaptığı için görece daha demokrattır ama bu onun biyo-siyasetçi doğasını değiştirmez. Bu nedenle liberal ikinci cumhuriyet projesi de bir modernleşme projesidir ve içinde toplum mühendisliği denen olguyu taşıdığından son tahlilde bir post kemalizmdir. 

Dolaysıyla modernlerin bu iç tartışmalarına dışardan gazel okuyan biri olarak gelin şu modernleşme denen şeyi tartışalım. Onu tartışır onu aşarsak o zaman kemalizm denen şeyden de tümü ile kurtulmuş oluruz.


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne