TOTALİTER DEMOKRASİ

Dilaver Demirag - 01/06/2012 14:11:36 (229 okunma)




TOTALİTER DEMOKRASİ 

Bu kavram şahsıma ait değil kavramın mucidi Jacob Leib Talmon, kavramı günümüzde Sheldon Wolin, Wiliam Engdahl savunuyor. Bu tezlerin tamamı aslında devletin yürütme gücünün yasama gücüne baskın çıkarak, güçler ayrımına son vermesini, dahası İktidarın olağanüstü güçlenrek toplumsal hayatı belirleme gücünü de elede edilmesine dikkat çekerler. Klasik totaliter rejimlerden farkı sistemin demokratik normlar üzerinde yükselmesi, iktidarın demokratik usullerle belirlenmesi ve toplumdaki demokratik hakların zedelenmemiş olmasıdır. 

Bu yüzden bu totaliterlik klasik totaliterlikten farklı bir işleyişe sahiptir. Tek bir partinin devletle bütünleşerek devlet üzerinden toplumu belirlemesi durumu yoktur. Kitle seferberliği, sokaklara egemen olan bir güç söz konusu değildir. Tersine rejim klasik totaliter bir rejimle kıyaslandığında oldukça zayıftır. Sokakları harekete geçirme gücü ya yoktur ya da bu gücünü kullanmaktan kaçınır. Ancak öte yandan totaliter rejimlerde olduğu gibi devletin bir güç merkezi olarak hayatı belirlemesi, katılımcılığın önünü tıkaması söz konusudur. Totaliter rejimler ile benzerlik noktası da budur.

Wolin Cumhuriyetçi Parti Üzerinden tersinden totaliterlik olgusunu şöyle izah eder.

“Devlet gittikçe güçlenirken, onu denetleyen kurumlar giderek zayıflamakta. Cumhuriyetçi Parti ideolojik hoşgörüsüzlüğe saplanırken, Demokrat Parti muhalefet partisi olmaktan çıkıyor.
Kurumlaşan bir rüşvet sistemi, temsili kurumları halktan çok güçlü çıkar gruplarına karşı sorumlu kılıyor. Medyadaki artan suç, işsizlik, terör tehdidi haberleri ve Adalet Bakanı’nın tehditleri yüreklere korku salıyor. Ortaya çıkmakta olan sisteme “Tersinden Totalitarizm” adını veriyorum. Şu nedenle: Baştakiler tıpkı Naziler gibi sınırsız güce sahip olmak ve saldırgan bir yayılmacılığı sürdürmek istiyorlar; ancak yöntemleri ve eylemleri Nazilerden farklı. Weimar Almanya’sının sokaklarına totaliterlik yanlısı çeteler egemendi. ABD’de sokaklara demokrasi egemen; ama tehlike devletin giderek güçlenmesinden kaynaklanıyor. Nazi Almanya’sında büyük şirketlerin rejime tabi olacakları konusunda bir tereddüt yoktu; ABD’de ise idareyi onlar yönlendiriyor.
Evet, ABD’de Nazi Almanya’sının temerküz kampları ve işkence odaları bulunmuyor. Ancak unutulmamalı ki Naziler de sürekli savaş, yayılmacılık ve vatan uğruna can vermeyi teşvik etmişlerdi. Nazi totalitarizmi kitlelere bir tür ortak güçlülük duygusu vermeyi hedeflerken, “tersinden totalitarizm” kitlelerde güçsüzlük duygusu uyandırma peşinde. Naziler toplumu politik olarak seferber etmeyi amaçlarken, ABD’de amaç halkın siyasi bakımdan pasifleştirilmesi.” 

Kısacası tersinden totaliterlik sistemin demokratik denetimden kurtulmuş güçlü bir iktdar tarafından belirlenmesidir.

Wilam Engdahl’da Totaliter Demokrasi kavramını kullananlardandır. O küresel tam hakimiyet adını verdiği rejim biçiminin dünya egemenliği peşinde koşmasına bu şekilde sivil toplumu ve medyayı maniple ederek kendi egemenliğini kurması anlamında kullanır. Bütün bu maniplasyonlar demokratik bir nizam görüntüsü altında gerçekleştir ki rejim hakikaten de pek çok yönden demokratik bir rejimdir. Ancak devlet olağanüstü güç kazanırken, toplum alabildiğine zayıflamıştır. Küresel Tam hakimiyet ekseninde medya insanların beyinlerini yıkayarak bir zihin kontrol sistemi inşaa eder.Bunun sonucu insanların maniple edilmesi ve alınan kararların toplum tarafından tamamı ile kabul görmesi garanti altına alınmış olur. Elbette bu duruma direnenler, itiraz edenler olacaktır ancak onlar zayıf kalacağı için sisteme etki güçleri yok denecek noktadır.

Kısacası totaliter demokrasi, devletin olağanüstü güç kazandığı ve toplumu denetim altına alabildiği, bunu da bildik otokratik, despotik ya da klasik totaliter rejimlerde olduğu gibi baskı metodlarına çok da başvurmadan, daha çok toplumu pasifize ederek ve sisteme demokrasi görünümü vererek yapıldığı rejimlerin adıdır.

Bugün Türkiyedeki mevcut rejimin adı da budur. Tek farkla bizde bu totaliterlik polis baskısı ile el ele gidiyor. Diğer demokratik görünü-mlü totaliter rejimlerde polis baskısı istisnadır. Devlet baskıcı metodlara nadiren başvurur. Sistem gücünü toplumun atomlarına ayrışmış bir bireysellik içine gömülü olmasından alır. Bizdeki totaliterdemokrasi Tek Parti egemenliği altında iktidarın olağanüstü güçlendiği, toplumsal muhalefetin etkisiz kaldığı, iktidarın çok güçlü bir sosyal destek elde edebildiği bir rejim biçimi. Bundan dolayıu da muhalefete karşı futurusuzlaşma gücünü kendinde görebiliyor.

Batıdaki totaliter demokrasi deneyimi ile bizdeki çok farklıdır. Bizde devlet zaten güçlüydü, sivil toplum güçsüzdü, kurumların tümü kendini devlete göre yapılandırmıştı. Güçler ayrımı, sistemin denetimi ortadan kalkmıştı. AK parti böylesi bir devlet cihazını devraldı ve onun içeriğinde temel olarak değişiklik yapmadan sadece tüm kurumları kendi kadroları ile oluşturarak devleti ele geçirdi. Değişen tek şey rejimin ideolojisi oldu. Rejim eskiden laik ve dine dayanmayan kadrolardan oluşuyordu ve devlet dini referanslara başvurmuyordu, şimdi ise bu referansları temel alıyor. Ancak sanıldığının aksine devlet islami bir rejim de değil. Din giderek resmi ideoloji niteliğini alıyor ve bir anlamda sisteme -taa eski çağlardan beri olduğu gibi-meşruiyet sağlıyor.

AKP bildik anlamda bir dini parti değil, son kürtaj tartışmalarında olduğu gibi daha çok Amerikadaki Cumhuriyetçi Partiyi andırmakta. Yani AKP aslında İslamın protestanlaştırılmasının adı ve AKP bu yönü ile islamın evanjelik bir yorumunu temsil eder konumda. 

BİOPOLİTİK DAMGA

Biopolitika kavramı Fransız düşünür Michel Foucault’a ait bir kavram. İktidarın kendisini bitolojik yaşama ilişkin düzenlemeler ile sorumlu görmesi, nüfusun idaresini temel alması. Bu nedenle de iktidar yaşam üzerinde bir iktidar biçimi halini almıştır. Klasik monarşilerden, eski devletlerden farkı devletin gücünü ölüm üzerinden değil yaşatma iradesi üzerinden sergilemesidir. Bu nedenle de devlet esas olarak kamu sağlığına dönük düzenlemeler ile nüfusun idaresi anlamına gelecek düzenlemeler yaparak sosyal refah ve sağlığı korumakla yükümlü görür kendini.

Ülkemiz modernleşme süreci ile birlikte bu rejimin sath-ı mailine girerken, AKP ile bu düzenlemelere daha çok yerlemiş oldu. Son kürtaj düzenlemesine dönük söylemeler aslında hükümetin yaşamı düzenleme, nüfusu idare etmeye dönük düzenlemelerinini bir parçası. Hükümet kendisini kamu sağlığını ve elbette kamu ahlakını korumakla sorumlu görüyor. Kürtaj düzenlemesinin ardında esas olarak kamu ahlakına yeniden bir çeki düzen vermek yatıyor.

Focuault biyopolitik rejimlerde iktidarın bedenler üzerinden işlediğini belirtir. Hükümet de kendi iktidar iradesini kadın bedeni üzerinden sergilerken, geleneksel ahlak rejimine uygun olarak yine kadınların ahlakını düzenlemeye tabi tutuyor.

Yaşam üzerinden iktidar üreten siyasal yapılar her zaman totaliter eğilimlidir. Çünkü devletin yönetim nesnesi bireylerin yaşamı olduğu için devlet toplumsa hayata her zaman müdahale ederek, onu yeniden yeniden düzenleyerek, toplumsal hayatı devlet denetimi içine alarak hayata müdahale eder. Bu da ister istemez birilerinin yaşamının kısıtlanması, özgürlüklerinin elinden alınması ile sonuçlanır. Devlet tüm toplumsal hayatı kendi siyasal düzenlemelerinin konusu yaptığı için devletin toplum içindeki alanı büyür ve giderek devlet sivil toplumu yutar.

Dün olduğu gibi bugün de Totaliter eğilimli bir devlet anlayışı ile karşı karşı karşıyayız ve bu durumun en büyük müsebbibi özalcı liberaller ile demokrat sol. Çünkü temsili demokrasinin en büyük kabusu olan çoğunluk iradesini demokrasi anlayışının merkezine yerleştiren AKP’ye aradığı meşruiyeti vererek, refarandum da özellik le yargı konusunda destek vererek bu taşları döşemiş oldular. Haa AKP bu destek olmasa yine referandumda aradığını elde etmeyecekmiydi evet, yine toplum nezdinde meşru olmayacak mıydı evet, AKP’nin ikinci döneminden itibaren temel gündemi iktidara yerleşmek ve devleti ele geçirmek değilmiydi evet, sonuç olarak liberaller ve demokrat solcular refrandurmda evet de dese hayır da dese bunun sonuca etkisi yok denecek durumda olacaktı. Ancak söylediğim demokrasi lobisi hükümetin işini kolaylaştırdı ve hem AB nezdinde, hem de toplumun en azından belli bir kesiminin gözünde demokratikleşmeyi ilerletecek reformcu bir hükümet imajının pekişmesine yol açtı.

Sonuç öyle de olsa böyle de olsa artık geçmiş ola, artık nur topu gibi bir totaliter demokrasimiz var.

Milli Gazetede yer alan ve altına imzamı atacağım bir yazıda şunlar yazıyordu.

Türkiye’de son yıllarda sembolik bir demokrasi inşası çalışması söz konusu, çünkü seçimler dışında halkın bireysel ya da örgütlü olarak siyasete ve karar alma süreçlerine katılım olanakları tümüyle ellerinden alınmak üzere. Barışçıl gösteriler yapan geniş kalabalıkların ardında darbe yapmaya çalışan çeteler aranmakta, iktidardan bağımsız sivil toplum örgütleri üzerinde akıl almaz baskılar ve yıldırma politikaları uygulanmakta, muhalefet partilerine etik olmayan üslup ve yöntemlerle çok şiddetli biçimde saldırılmaktadır.

Hızla yürüdüğümüz sembolik demokrasi yönetimi altında totaliter unsurların ağır basmaya başladığını görmekteyiz. Totaliter ve sembolik bir demokrasiye doğru hızla ilerliyoruz. Çünkü sermaye, medya, sivil toplum, düşünce özgürlüğü, insan hakları ve toplumsal yaşamın diğer alanlarında yeni bir totaliterleşme politikası uygulanıyor.” 


Durum tam da budur. Devlet tüm ağırlığı ile farklı olanın üzerine çökmekte. Dahası rejim giderek muhalefete karşı tahammülsezleşerek gerçek bir bsakı rejimine doğru uygun adım ilerlemekete. Son gelen haberler Solaklı da HES karşıtı direniş gösteren köylülerin evlerinin basılıp gözaltına alındıkları yönünde. Hükümet tam gaz totaliter niteliğine despotlukda ekleyerek tam bir polis devleti diktası inşaa etme yolunda. Ve ne yazık ki muhalefet tamamı ile silikleşmiş bir halde. Yarı faşizandxemokrasi maskesi takmış bu zulüm düzeninin illelebet sürmeyeceği ise açık. Bu baskı karşısında biriken hınç hükümete geri yansıyacaktır bundan hiç kuşkumuz olmasın.

1-Şahin Alpay, Tersinden Totaliterizm, http://arsiv.zaman.com.tr/2003/08/09/yazarlar/butun.htm[/size][/b]


Beraber büyümek… 

Her konuşmanın sonu dönüp dolaşıp
 onların amacı başka ya dayanıyor. Amaçları toprak almak!

Toprak talebinden
 niye korkuyoruz? Kim ne taleb ederse etsin! 

Bize ne!
 

Türkiye
 1915 olaylarında Osmanlı Ermenilerinin topraklarını zapt etmedi ki. Kendi topraklarında yaşandı her şey. Zaptedilmis bir toprak yok ki toprak iadesi söz konusu olsun. 

Kendi topraklarında, kendi vatandaşlarıydı Ermeniler. Her ne sebeple olursa olsun binlerce insan, çocuk, kadın, yaşlı, ölüme yürütüldü. Onlarca değil yüz binlerce insan öldü. Savaşta değil, yollarda öldüler. Karşılarındaki düşman değildi.
 O topraklara geri gelecekleri vaat edilmiş o toprakların öz ve öz vatandaşlarıydı. Aynı senin gibi!

Hepsi mi hain di?

Bunu tartışmaya çalışıyoruz son yıllarda. Nereden cıktı bu mesele diye soran sorunun ardında hala yok sayma var. Bir yerden çıkmadı, hep ordaydı, konuşulamıyordu, yok sayılıyordu çünkü.
 

Ama şimdi konuşulmaya başlandı. Bundan niye rahatsız olalım. Biz kendi kendimize bir şeyleri sorgulayamayacak mıyız? Hep arkasında
 başka güçlermi aramak gerekiyor? İçimizden çıkan insanlar hep başkaları için mi çalışıyor? 

Diyelim ki
 Avrupa Birliği dayatıyor. Bu daha da utandırıcı değil mi?

Madımak'ta
 33 insan diri diri yakıldı. Yakanlar mı suçluydu, yananlar mı? Böyle bir tartışmayla mı bakacağız Türkiye’nin yarınlarına? Bir daha 2 Temmuzlar olmasın diye unutulmalı mı, hatırlanmalı mı?

Nasıl hatırlanmalı, nefretle mi? Yok sayılarak mı?

Maraş’ta yüzlerce insan katledildi. Hamile kadınların karınları yarıldı, bebekler bacaklarından ikiye ayrıldı. Tecavüzlerle, işkencelerle öldürüldü yüzlerce insan. Bizim insanımız!

Koray Kaya Madımak’ta inanç adına, bir tek kişi değil, yüzlerce insan tarafından, kendinden geçerek tekbir çığlıklarıyla diri diri yakıldı, kül oldu.
 

Koray
 12 yasındaydı. Ablası Menekşe 14. Yanmış cesetleri birbirine sarılmış bulundu.

Madımak
 otelinin olduğu yerde birbirine sarılarak can veren Koray ve Menekşe’nin heykelini düşünün. Tam bulunduklarındaki gibi birbirine sarılan heykellerini.

Bir tek saniye bütün bildiğiniz doğruları unutun. İçinde gerçek Tanrı sevgisi olan insanlar biliyorum ki lanet okuyor bu içi dışı nefret ve kötülük dolu insan nüshalarına!
 

Buna inanmak istiyorum. Başka çarem yok!
 

Ama bu bile yanan ateşi söndüremiyor! Ateş çok büyük!

Biz bu güzelim topraklarda birbirimizi yakıyoruz, öldürüyoruz, nefret ediyoruz.
 

Bunu din adına, millet adına, vatanseverlik adına yapıyoruz. Bu ne ilk, ne de son maalesef.
 

Sivas’ta
 Madımak’ta 2 Temmuz ‘da yitirdiğimiz kim? 

Biziz!
 

Yüreğimiz!
 

Bir insan kalbi olmadan yaşayabilir mi?

Koray ve Menekşe size bakıyor, heykel olmuş Madımak'ta!

Put mu sanırsınız? Tapar mısınız?
 

Bir damla gözyaşıyla bu meydanda insanlar seni inanç adına üstüne benzin döküp yaktılar yavrum, bir damla gözyaşım bu koca alevleri söndürsün mü derdiniz?

Türkiye tarihiyle yüzleşmeli.

Çorum’la,
 Maraş’la, Sivas’la yüzleşmeli. O kadar çok şey var ki yüzleşilmesi gereken. Hepsiyle yüzleşmeli… Hiç korkmadan hem de… 

Sadece Türkler değil. Onurlu yaşamayı düşleyen bütün milletler.

Ağrı’da, Erzurum’da da Türklere yapılan vahşetle Ermeniler de yüzleşmeli. Onlarda kendi şehirlerine Erzurum’u, Van’ı, Ağrı’yı unutmamak için, insanlık adına, onurlu insan olma adına yüzleşmeli;
 Asala’nın katlettiği Türk diplomatlarının katillerini lanetlemeli! Hiç bir sebep göstermeden; kayıtsız şartsız lanetlemeli!

Önce kim? Niye biz? Bu sorular sadece bizi olduğumuz yerde saydırır. Bir adım insanlık adına ilerlemenin hesabı olmaz.
 

Bize kimsenin ahlak dersi vermesine ihtiyacımız yok. Biz bunları kendi içimizde aşabiliriz.

İnsanlık adına bu topraklarda kim zulüm gördüyse, hatırlanmalı.

Hem de meydanlara dikilen barış heykelleriyle, parklarla, sokak isimleriyle, okullarda okutulan derslerle, seminerlerle, festivallerle, konserlerle, şiirlerle, şarkılarla, kitaplarla..
 

Birbirimizi iliklerimize kadar tanıyıncaya kadar hem de.

Bütün bunlar erdemdir. Bizi birbirimize kenetler. Başımıza istedikleri kadar çorap örsünler, ördükleri çorabı yaz sıcağında kendileri giyerler.

Bu gün Türkiye sınırlarından Ermenistan’a, bir karış toprak gündeme gelse önce karşılarında bu topraklarda yaşayan Ermenileri bulurlar. O talep ortalığı karıştırmak isteyenlerin talebi! Özür dileyenlerin değil.

O çorabı örenler ,
 “Ermeniler toprak istiyor “ diyor. Birbirimizi tanımamızı, anlamamızı, dinlememizi istemiyorlar. Birbirimizi seversek, sarılıp gözyaşı dökersek, biz yapmadık ama yapılanlar doğru değildi, bir daha olmasın dersek diye korkuyorlar. 

Bunun bilincinde olan ve hain damgasına rağmen taviz vermeyen aydınlarımız var. Her şeye rağmen var.

Biz ise hala o insanların kime satıldığını, aydın olup olmadığını tartışıyoruz.

İnsanlar fikirlerinde özgürdür. Kimse zorla başka birine özür diletemez, üzgünüm de dedirtemez. Ama bunu söyleyenlerin hakkını niye gasp ediyoruz.

Ne adına?

Hangi hakla?

Çünkü onlar hain! Çünkü onlar satılmış! Çünkü onlar toprak istiyor!

Murathan Mungan, Komet, Canan Tolon..

Bütün umudumu yitiriyorum bazen. Çağdaş bir insan olma adına…

Toprakmış!

Toprak nedir?

Bir avuç toprağı al savur başka topraklara!
 

Seninle yaşamadığım toprağı neyleyim!

Bu topraklarda her ne sebeple olursa olsun, dini, milleti, amacı… Bir insanlık dramı yaşanmış ise, bununla yüzleşmek bizi küçültmez, yüceltir.
 

Yaşananlara tek bir suçlu aramayın, bulamazsınız.
 

Suçlu değiliz çünkü!
 

Acı duyuyoruz, bir daha olmasın diye hatırlamak ve unutmamak istiyoruz.
 

Koray’ı ben mi yaktım?
 

Menekşe’ yi sen mi yaktın?

Bunun ne önemi var, Koray’ın küllerinin savrulduğu bu topraklarda bunun ne önemi var?

Koray yok artik! Menekşe yok artık!
 


Madımak’ta yolda yürürken size sevgiyle 12 yaşında bir heykel çocuk çiçek verse, korkar mıydınız?

Onu yakanların mı bu heykeli dikmesini beklerdiniz?


Kısacık yaşamını bir nehir kenarında yitiren tunçtan, bronzdan, cansız, elinde bebeği ile heykel Ermeni küçük kız, nehire bakıyor. Kırmızı akan nehire.

Ayni şey değil, senin çocukluğun sayılmaz mı derdiniz?

Seni ben mi boğdum derdiniz?
 

Burada durma, git buradan mı derdiniz?

Şimdi sırası değil mi derdiniz?

Sen bizden değilsin mi derdiniz?

Bizim çocuklarımız da mı oldu derdiniz?

Çocuk, ölürken de çocuk gibi ölür, masum ve çaresiz!
 

Niye maziye yeniliyoruz, kazanmak bu kadar kolayken.
 



Nevin Hirik,
Melbourne