Biyolojik Çesitlilik Neden Korunmalı?


Emet Değirmenci - 10/07/2008 12:32:27 (854 okunma)


Biyolojik Çesitlilik Neden Korunmalı? 

Gezegenimizde her gün binlerce canlı türü yok oluyor der dururuz. Nedir bu biyolojik çeşitlilik? Çeşitlilik içinde yaşamazsak ne olur ki? Yada onu sürdüremezsek dünyanın sonu mu gelir? İnsan etkinlikleri neden sürdürlebilir olmalı? Ya da insan neden doganın parçcası olmalı? Egemenlik kuranı değil...

Konuyu ele almak icin aklıma Avustralya'da yıllar önce bulundugum bir Alman kasabası geldi. Güney Avustralya da Handorf diye bir yerlesim yeri var. Adından anlasilacagi gibi Handorf bir Alman kasabası. Agaçlarıyla evlerin mimari şekliyle, pubları, kafeleri ve hatta parlarının şekliyle adeta kendinizi gerçek bir Alman kasabasında hissediyorsunuz.. Üstelik benim gibi oraya sonbaharda giderseniz bunu daha iyi duyumsarsınız. Almanlar buraya 19 yüzyılın başında yerlesmeye başlamışlar. Orada Avustralyanın ve bölgenin bitki ve canlı türlerlerini tanımak açısından bir koruma alanı "Earth Sançtuary"i ziyaret ettik. Bu koruma alanı, kamusal olmayıp özell şahsa ait yüz dönüm kadar genişlikte bir alan. 

Rehberimiz oraları anlatırken o alan içinde bulunan gölün tarihinden de söz etti. Beyazlar oraya yerleşince yalnızca sokakları ve mimari şekillerini kendi ülkelerindekine benzetmeye çalişmamışlar. Aynı zamanda göller ve nehirlerin de rengini degiştirmeye çalışmışlar. Rehberimiz acikliyor: örnegin,"... şu gördügünüz göle tonlarca kimyasal atılmıs. sırf gölün rengi Almanya'daki gibi mavi olsun diye..." demişti. 

Belki gözlemişsinizdir Avustralya'daki durgun sular genelde koyu renklidir, hatta bazı akan nehirler bile siyahımsıdır. sömürgeci ve istilacı beyaz kültüre göre siyah kirlilik demektir. Oysa insanlı doga (yada insansız doga ) da herşeyin biricik ve kendine özgü yapısını almaya calıssak ne o kadar gereksız çabaya ne de kimyasallara ihtıyaç var. Oysa suyun içine düşen okaliptüs yaprakları ve tohumları suda çözüldükçe suyun rengini koyulaştırıyor. Acaba Handorf'taki Almanlar yada diger beyazlar o ortamin yapisini ve ozelliklerini tanimaya calissalardı başka türlü düşünürler miydi? O güzelliklerin sadece o bölgeye ait olduğunu anlamaya çalışırlar mıydı? Örneğin, Avustralya da 600 dan fazla okaliptüs çeşidi , Yeni Zelanda da 200 fazla egrelti otu/agaci mevcut. Değisik kokusu ve renkleriyle insanın içine ferahlık veriyor. Okaliptus yapraklarinin suda cozunurken renk dönüşümüne ugramalarini izlemek ayrı bir güzellik değil mi? 

Avrupalilar buraya geldiklerinde sulari kendi ülkelerindekine benzetme çalışmadan önce bunu anlamaya calışssalardı acaba yine de tonlarca kimyasal dökerler miydi sulara? Yine rehberimiz surduruyor "...Sulara atılan kimyasallar yalnızca o göl ve çevresinde olan canlıları yok etmemiş. O gölden su içen uçan kuş, zıplayan kanguru da zarar görmüş. Dolayısıyla bu o bölgeye özgü canlı türleri silinip süpürülmüş. Burası 16 yıl önce korunma altına alınmış. Şimdi yöreye özgü canlılar gelmeye başladı ve suyun rengi de gördüğünüz gibi artık mavi değil. Kimyasalların sıvı içinde çözünebilirlik düzeyine göre bu süre bazen 50 yıl (nükeeer atıklar dikkate alınırsa) binlerce yıl olabiliyor”.

Yukardakı örnekle sömurgeci kültürün dogayı ne hale getirdiğine ve insan alıskanlıklarını nasıl değiştirdiğine değinmiş oldum. Şimdi de son yıllarda biyolojik çesitliliği kaybettikleri işin kapitalist küreselleşmeye meydan okuyan birkac kadın örgütlenmesinden söz edeyim. Bu arada bi parantez açarak “neden kadın?”, “ erkeği dışlıyor musunsun?” diyenler olabilir. Tarihsel sürece bakarsak avcı-derleyici toplumlardan bugüne kadın hala doğaya erkekten daha yakın. Doga koruma hareketlerinde kadınların maddi karşılık beklemeksizin daha fazla çaba sarfettiği dünya genelinde istatistiklerle kanıtlanmış durumda; iş merkezi vb yapmak için tehdit altında olan doga parçasını korumak için buldozerler önüne yatan ya da kendilerini asırlık agaçlara bağlayıp (tree hugging) yerel ormanların yok edilmesini engellemeye çalıştıkları bir gercek. Elbette erkek ya da baska cinslerden de bu denli kararlıliı gösterenler yok değil. Neyse asil noktaya dönersek, örneğin bu sene (2008) 8 Mart Dünya Kadın Gününde Güney Asya'lı kadınlar toplanıp bir delege yayınladılar. Diyorar ki: ”Biz küreselleşme ve merkezileşmenin geleneksel tarimi ve kadının, kız kardeslerimizin ve büyük annelerimizden öğrendiklerimiiz hiçe saydığını görüyoruz. Dolaısıyla küreselleşmeye karşı çıkıyoruz ” (1). Ote yandan Mali' li kadinlarda ayni kaygilarla gecen sene kapitalist bir bidiri yayınadılar. ”Küreselleşmenin yıkıcılığına ve biyolojik cesitliligi merkezi tarim endüsrileriyle (agro business) slinip süpürümesine karşı hareketimiz büyüyecekö kendi kararımızı kendimiz verene kadar”(2). 

Elbette Türkiyenin Akdeniz ülkeleri arasında biyolojik çeşitliliği en fazla olanıdır diye öğünemiyoruz artık. Çünkü Avrupa Birliğine girme sevdasıyla birçok Avrupa firmasının biyolojik çeşitliliğimizi hızla azalttığı ya da var olanları kendi amaçları ve ihtiyaçlarına yönelik kullanmasına karşı uyanık olam gerekir. Burada genetiği değiştirilmiş orgaizmalar ve biyo-yakıt adı altında dayatılan ya da yeşil enerji olarak yutturmalara kanmamak gerekir. Çünkü bunların her biri biyolojik çeşıtliliği Monsanto vb ulus ötesi devleri tarafından yok etmeye yönelık. 


Biz biz olalım bulundugunuz yerleri geldigimiz yerlere benzetmeye çalışmayalım. Türkiye'nin meşe palamutu, çamı, engerek yılanı ve yaban ayısı yerinde güzel. Okaliptus agacı, ve kanguru Avustralya da, kiwi kusu ve egelti otlari da Aotearoa/Yeni Zelanda da.. Demek ki; biyolojik çeşitliliği korumak; her yerin kendine özgü güzelligini ve özelliğini yerinde yaşatmakla mümkün. Zaten bu değil mi oraları görünesi ve gidilesi kılan ve biricik yapan... İçimizdeki degişik duygular yaratan... Bizi zenginleştiren ve birbirimizden öğrenmeyi olanalı kılan. 

1. South Asian Conference Statement WOMEN AND BIODIVERSITY DECLARATION
March 12, 2008, Tangail, Bangladeshç [ This statement was adopted by 245 women participating in the South Asia Women and Biodiversity conference held during 10 - 12 March, 2008 in Tangail Bangladesh. The conference was organised by UBINIG, Narigrantha Prabartana, Nayakrishi Andolon and GRAIN]

2. Women’s Declaration on Food Sovereignty
http://www.nyeleni2007.org/spip.php?article310 -- Forum for Food Soverinity 26-27 Feb, 07 .02.08, Nyéléni, 27 February 2007

Emet Değirmenci - 10/07/2008 12:32:27 (854 okunma)