Emet Değirmenci - 08/02/2006 20:15:20 (1100 okunma) Yaşamınız ne kadar yerel ne kadar küresel?

 Emet Değirmenci - 08/02/2006 20:15:20 (1100 okunma)

Yaşamınız ne kadar yerel ne kadar küresel? 

Günümüzün teknolojik ulaşım koşulları dikkate alınırsa hepimizin yaşamı biraz küresel sayılır. Uzaktaki yakınlarımıza telefonla, e-maille ulaşabiliyoruz. Düşünce alışverişi yapabiliyoruz ve etkinliklerimize öteki ülkelerden bile destekçiler bulabiliyoruz. Bu anlamda yaşamımızı teknoloji yoluyla sınır ötesine taşıyabiliyoruz. 

“ Küresel Düşün Yerel Hareket Et!\" söylemini duymuşsunuzdur. Belki de bunu; dünyada olup biteni bütünsel kavra, ama yaşadığın yerde olup bitenlerle daha yakından ilgilen demekle açıklamış oluruz. 

Günümüzde ulusötesi tekeller piyasaya hakim olurken yerel piyasa koşullarından söz etmek ne kadar geçerli? McDonalds gibi ayaküstü yiyecek firmalarının, yerel tatları duyumsadığımız etnik lokantaları silip süpürmesine sıkça tanık oluyoruz. Tutunmaya çalışan orta ölçekli ticari kurumlar, küreselleşmiş rakiplerine karşı direnemeyip yutulurken onlarla birlikte yerel özellikler de hızla ortadan kaldırılıyor. 

Ekonomi dünyası ekolojik kaygıları çoktan ezip geçmis. Küresel uyum paketinin başlıca koşulu tüketmeyi bilmek. Bunu kolayca öğreniyoruz,tükettikçe tatminsizleştiğimizi anlamak ise zor oluyor. 

Çünkü hakim kültür bize “tükettikçe zenginleşirsiniz” diyor. Küresel ısınma yüzünden yakın bir gelecekte 11 binden fazla canlı türünün yok olma tehlikesi cildimizdeki kırışıklıklar kadar üzmüyor bizi. Her yıl kirli suların taşıdığı mikrop ve bakteriler yüzünden dünyada 2.2 milyon insanın hayatını kaybetmesi sanki gerçek dışı bir öykü gibi... 

Avrupa gibi bilinç düzeyi yükselen ülkelerde sağlıklı gıdalara ilgi artıyor. Malatya\'nın karpitle sarartılmamış kayısısını Avustralya’daki organik yiyecek dükkanlarında bile bulabilmek mümkün. Peki onu üreten çiftçi, çocuklarını neyle besliyor dersiniz? 

Örneğin, birkaç yıl önce Türkiye\'ye gittiğimde Datça\'daki eğitimli sayılabilecek bir arkadaşım dahi çocuğunu kapıya gelen köy yoğurdu yerineNestle markalı yoğurtla beslemeyi tercih ediyordu. 

Gerekçesi de, (belki ambalajının çekici olması nedeniyle) “o daha hijyenik...” Oysa Avrupa’da Nestle markalı yiyeceklere karşı kampanyalar onlarca yıl önce başlatıldı. Çünkü özellikle yetişme çağındakiler için zararlı katkı maddeleri barındırdığı vurgulanıyordu. 

Hindistan ve Türkiye gibi tarıma dayalı ülkelerde çiftçiler çokuluslu şirketlerin madencilik vb faaliyetleri nedeniyle arazilerini satmak zorunda kalıyorlar. 

Köylüler çocuklarını kente okumaya yollayabilsinler, zeytin toplamaktan kurtulup ünlü marka lastik ayakkabılardan satın alabilsinler diye özveride bulunuyorlar.

Köylerini terk etmeyenlere de tüketime yönelik hakim kültür vasıtasıyla hızla kendi yerel özellikleri unutturulmaya çalışılıyor. Bilinçsiz olan köylüler de yerellikten sıyrılıp küreselleşmeye katıldıklarını sanıyorlar... 

Zeytinyağı sağlık ve yerellık açısından yükselen bir değer olunca dünyanın en büyük gıda şirketlerinin dikkatini çeker oldu. Yerel marka? olarak satın alınıyor ve içeriği yozlaştırılarak ama ambalajı üzerine büyük pazarlama firmalarının adı yapıştırılarak satılıyor. Örneğin, Türkiye’de Tariş’in çökşünden sonra İtalyan firmalarının Bergama ve Edremit köylülerinin ürettiği zeytinleri bu şekilde pazarladığı söyleniyor.

İş böyle olunca yerel ekonomiye olan katkının da devede kulak misali bile olmadığı tahmin edilebilir. 

Yerel halklar bilinçsizce küreselleşmenin nimetlerini ararken küreselleşmenin vahşi koşulları onları bir kez daha kenara itiyor. Daha geniş topluluklara dahil olabilmeleri için yerel özelliklerini törpülemeye ve birbirini anlayabilmenin tek koşulunun birbirine benzemek olduğuna ikna ediliyorlar. 

Türkiye’nin dahil olmaya çalıştığı Avrupa Birliği dahi üyelerine tek tip yaşam biçimi ve bir örnek tüketim çilginliği dayatıyor. Örneğin, küreselleşme karşıtı Fransız çiftçi lideri Jose Bové’nin dediklerine kulak verirsek: \"Atlantiğin öte yakasında rokför peyniri gibi iyi kaliteli bir ürün aşırı vergilendirmeye tabi tutuluyor ki; bizler okyanusun bu tarafında hormonlu sığır eti yemek zorunda kalalım” diyor. 

Fransız köylüsü bile bu tür tuzaklara düşmenin kaygısını yaşarken Türkiyeli köylünün halini tasavvur etmek zor değil. Kısacası; yerelliğiniçeriğinin boşaltılması ve pazarlanması kolayca mümkün. 

Bunun önüne geçmenin tek yolu bilinçli ve örgütlü tüketici ve üretici dayanışması sağlamak. 

Örneğin, Avustralya da organik üretim yapan çiftçiler bir araya gelip genetikli hasat yapmak isteyen çiftçilere karşı direnmenin yollarını arıyorlar. Organik yiyecek kooperatifleri bir araya gelerek federasyon kurmaya çalışıyorlar. 

Türkiyemizde olay çok geriden takip edilse de durum ümitsiz değil. 

Marmara’da Ege de vee Akdeniz’de küçük boyutlu da olsa organik tarım konusunda yerel örgütlenmeler doğuyor. Örneğin, bu yaz genetikli yiyeceklere karşı Anadolu’da bilinçlendirme turları yapılacağını duydum ve sevindim.

Sonuç olarak; yaşamımızın kapitalist endüstriyalist çarklar tarafından manipüle edilmesini önlemenin yolu üretici ve tüketicilerin dayanışmasından geçiyor. İçselleştirilmiş anlamda yerelliği korumak dileğiyle...

Ekonomik küreselleşmenin hüküm sürdüğü günümüzde buna direnen insanlar değişik fikirler geliştiriyorlar. 
İnsanın günden güne yalnızlığa itildiği günümüzde "Sokakları Geri İstemek" hareketinden bahsetmek istiyorum. 

Birçoğumuz henüz evimize varmadan önce sokağımıza girdiğimizde bir aidiyet duygusu hissederiz. Ya da birine evimizi tarif ederken de "Hah iste orası benim sokağım" deriz. Sokakların bizim yaşamımızda kültürümüzün gelişmesinde önemli payı vardır.

Belki ilk belki ayak üstü sokak sohbetlerinin sıcaklığını duyduğumuz yer, belki de çocukluğumuzda oyunlar kurduğumuz alanlar, erkek/kız arkadaşımızla tanıştığımız yer, belki gençliğimizde grup arkadaşlığının tadını çıkardığımız yerler. Kısacası, yabancılaşmayı en az hissettiğimiz alandır sokağımız.

Her sokağın kendine özgü bir dili, rengi, kokusu ve melodileri vardır. Arka plandaki çocuk cıvıltıları, bahçelerden çıkan yasemen kokuları, herkesin kapı önüne diktiği çiçeklerin rengi, evlerinin farklı renklere boyanması belki ke ayrı dillerde radyolardan dinlenen haberler, müzikler... 

Özellikle Türkiye'li toplum için sokakların önemi ne kadar fazla biliriz. Aksama doğru olan kapı önü muhabbetlerinin sıcaklığını (eğer çevremizde paylaşabileceğimiz kişiler varsa) belki burada da yaşatmaya çalışıyoruz. Tüm bu güzel paylaşma değerleri sıcak bir toplum ruhu yaratır. 

Bir bakarsınız sohbeti koyulaştırmışsınız. Belki de hala anilarinizda yaşattığınız duygular vardır. Sohbetiniz koyulaşmış taaa ülke meselelerine, dünya meselelerine sosyal, politik konulara dalıp gitmişsiniz. (Her ne kadara tam anlamiyla yaşayamasa daç...) Arkadaşımızın kolundan tutup hadi şu köy meydanındaki çınarın altındaki tahta iskemleli kahvede bir bardak çay içelim dersiniz. 

Kapitalist küreselleşmenin değerleri ise bizleri yüksek duvarlar arkasında birbirinden yalıtılmış insan yaşamlarına mahkum ediyor. Erkenden evlere tıkılmayı, perdelerini kapatıp kapılarını bir kez değil, katmerli kilitlemeyi öngörüyor. 

Birçoğumuz Avustralya da bile duymuşuzdur; "Eskiden biz kapılarımızı kilitlemezdik ne hırsızlık olurdu ne başka bir yaramazlık, komşumuz evde yoksa evine göz kulak olurduk..." vb sözleri. Şimdi ise kat kat kilitliyoruz ama, hala kendimizi güvenlikte hissediyor muyuz? Özellikle büyük kentlerde sokağımızda gördüğümüz kaç kişiye merhaba diyoruz? Kaçımızın çocuğu sokaktaki diğer çocuklarla saklambaç oynuyor? Hatta çocuklarımıza "sağa sola bakmadan hızlıca git gel. Sakın tanımadığın insanlarla konuşma" diye öğütler vermiyor muyuz? Özellikle terörizm tehditinin sıkça dillendirildiği, insanların korkutularak komşusudan bile terörist olabileceği üzerine kuşku yaratılan şu 2000'li yıllarda yalnız sokaklar değil meydanlar bile boş kalmıyor mu?

Kamusal alanlar gittikçe özelleştiriliyor. Sokaklarda insanları insanlar yerine otomobiller istila etmiş durumda. Hatta yaşadığımız yerin toplumsal değerlerin bile alınıp satılacak nesneler haline getirilmeye çalışılıyor.. 

Kapitalist-endüstriyalist toplum gereksinmelerimizi gidereceğimiz yerleri birbirinden ayırarak yaşamımızı adeta dilimlere bölüyor. Bir yerde devasa bir alışveriş merkezi, diğer yerde eğitim merkezi, çalışma yerimiz ise diğer uzak bir yerde. Oralara hep otomobille ulaşmak zorundasınız. Biz ise tüm bunları yaparken pasif birer tüketiciler haine dönüştürülüyoruz.

"Sokakları Geri İsteme Hareketi"; kaybettiğimiz kamusal alanların geri kazanılması, var olanların korunması ve sokakların otomobil istilasından kurtarılması için geliştirilmeye çalışılıyor. 

İnsanların yaşadıkları yerde bir topluluk ruhu oluşturmalarına işaret ediliyor. Her yıl insanların hiç değilse bir gün sokaklarını trafiğe kapatarak festivaller düzenlemeleri çağrısı yapılıyor. Bisikletleriyle katılanlar otomobile bağlı bir yaşamın ekolojik ve toplumsal değerleri ne kadar tahrip ettiğine işaret ediyorlar. 

Otoyolların yapımı için tahrip edilen ekosistemler, tarihi alanlar, motorlu taşıtlardan çıkan egzoz gazlarının atmosferdeki ozon tabakasına zararına dikkat çekiliyor. Bunun yanında petrol için yapılan savaşlar... Kısacası; palyaçolar, yerel müzikler, danslar ve çeşitli oyunlarla sokakların kapatılması toplumsal ruhun geri kazanılması içindir.

Kapitalizmin darmadağın ettiği bunca değerden sonra kolay mı onları geri kazanmak demeyin. Sokakları geri isteme hareketine siz de katılıp katkı koyabilirsiniz.

Hatta her birimiz sokağımızda biz de böylesi şeyler düzenleyebiliriz. Örneğin, Türk kahvemizin mis gibi kokusuyla, halaylarımızla müziklerimizle sokağımızda böylesi bir etkinliğe destek versek ne güzel olur değil mi? Unutmayalım; birçok şeyi değiştirmek bizim elimizde. Birşeyleri kaybettiğimizin farkındaysak yakınmak yeterli değil!. Onları kazanmak ve geliştirmek için harerekete geçmeliyiz. Bir Afrika atasözünün dediği istediğimiz ve özlediğimiz değişim ve dönüşüm için bugünden küçük adımlar atmak gerek