YAŞAMIMIZ NE KADAR YEREL NE KADAR KÜRESEL?



YAŞAMIMIZ NE KADAR YEREL NE KADAR KÜRESEL?


 
Emet Değirmenci - 24/10/2005 18:39:47 (669 okunma)

Günümüzün teknolojik ulaşım koşulları dikkate alınırsa hepimizin yaşamı biraz küresel sayılır. Uzaktaki yakınlarımıza telefonla, e-maille ulaşabiliyoruz. Düşünce alışverişi yapabiliyoruz ve etkinliklerimize öteki ülkelerden bile destekçiler bulabiliyoruz. Bu anlamda yaşamımızı teknoloji yoluyla sınır ötesine taşıyabiliyoruz. 

“ Küresel Düşün Yerel Hareket Et!" söylemini duymuşsunuzdur. Belki de bunu; dünyada olup biteni bütünsel kavra, ama yaşadığın yerde olup bitenlerle daha yakından ilgilen demekle açıklamış oluruz. 

Günümüzde ulusotesi tekeller piyasaya hakim olurken yerel piyasa koşullarından söz etmek ne kadar geçerli? McDonalds gibi ayaküstü yiyecek firmalarının, yerel tatları duyumsadığımız etnik lokantaları silip süpürmesine sıkça tanık oluyoruz. Tutunmaya çalışan orta ölçekli ticari kurumlar, küreselleşmiş rakiplerine karşı direnemeyip yutulurken onlarla birlikte yerel özellikler de hızla ortadan kaldırılıyor. 

Ekonomi dünyası ekolojik kaygıları çoktan ezip geçmis. Küresel uyum paketinin başlıca koşulu tüketmeyi bilmek. Bunu kolayca öğreniyoruz, tükettikçe tatminsizleştiğimizi anlamak ise zor oluyor. Çünkü hakim kültür bize “tükettikçe zenginleşirsiniz” diyor. Küresel ısınma yüzünden yakın bir gelecekte 11 binden fazla canlı türünün yok olma tehlikesi cildimizdeki kırışıklıklar kadar üzmüyor bizi. Her yıl kirli suların taşıdığı mikrop ve bakteriler yüzünden dünyada 2.2 milyon insanın hayatını kaybetmesi sanki gerçek dışı bir öykü gibi... 

Avrupa gibi bilinç düzeyi yükselen ülkelerde sağlıklı gıdalara ilgi artıyor. Malatya'nın karpitle sarartılmamış kayısısını Avustralya’daki organik yiyecek dükkanlarında bile bulabilmek mümkün. Peki onu üreten çiftçi, çocuklarını neyle besliyor dersiniz? Örneğin, birkaç yıl önce Türkiye'ye gittiğimde Datça'daki eğitimli sayılabilecek bir arkadaşım dahi çocuğunu kapıya gelen köy yoğurdu yerine Nestle markalı yoğurtla beslemeyi tercih ediyordu. Gerekçesi de, (belki ambalajının çekici olması nedeniyle) “o daha hijyenik...” Oysa Avrupa’da Nestle markalı yiyeceklere karşı kampanyalar onlarca yıl önce başlatıldı. Çünkü özellikle yetişme çağındakiler için zararlı katkı maddeleri barındırdığı vurgulanıyordu. 

Hindistan ve Türkiye gibi tarıma dayalı ülkelerde çiftçiler çokuluslu şirketlerin madencilik vb faaliyetleri nedeniyle arazilerini satmak zorunda kalıyorlar. Köylüler çocuklarını kente okumaya yollayabilsinler, zeytin toplamaktan kurtulup ünlü marka lastik ayakkabılardan satın alabilsinler diye özveride bulunuyorlar. Köylerini terk etmeyenlere de tüketime yönelik hakim kültür vasıtasıyla hızla kendi yerel özellikleri unutturulmaya çalışılıyor. Bilinçsiz olan köylüler de yerellikten sıyrılıp küreselleşmeye katıldıklarını sanıyorlar... Zeytinyağı sağlık ve yerellık açısından yükselen bir değer olunca dünyanın en büyük gıda şirketlerinin dikkatini ceker oldu. yerel marka? olarak satın alınıyor ve içeriği yozlaştırılarak ama ambalajı üzerine büyük pazarlama firmalarının adı yapıştırılarak satılıyor. Örneğin, Türkiye’de Tariş’in çökşünden sonra İtalyan firmalarının Bergama ve Edremit köylülerinin ürettiği zeytinleri bu şekilde pazarladığı söyleniyor. İş böyle olunca yerel ekonomiye olan katkının da devede kulak misali bile olmadığı tahmin edilebilir. 

Yerel halklar bilinçsizce küreselleşmenin nimetlerini ararken küreselleşmenin vahşi koşulları onları bir kez daha kenara itiyor. Daha geniş topluluklara dahil olabilmeleri için yerel özelliklerini törpülemeye ve birbirini anlayabilmenin tek koşulunun birbirine benzemek olduğuna ikna ediliyorlar. Türkiye’nin dahil olmaya çalıştığı Avrupa Birliği dahi üyelerine tek tip yaşam biçimi ve birörnek tüketim çilginliği dayatıyor. Örneğin, küreselleşme karşıtı Fransız çiftçi lideri Jose Bové’nin dediklerine kulak verirsek: "Atlantiğin öte yakasında rokför peyniri gibi iyi kaliteli bir ürün aşırı vergilendirmeye tabi tutuluyor ki; bizler okyanusun bu tarafında hormonlu sığır eti yemek zorunda kalalım” diyor. 

Fransız köylüsü bile bu tür tuzaklara düşmenin kaygısını yaşarken Türkiyeli köylünün halini tasavvur etmek zor değil. Kısacası; yerelliğin içeriğinin boşaltılması ve pazarlanması kolayca mümkün. Bunun önüne geçmenin tek yolu bilinçli ve örgütlü tüketici ve üretici dayanışması sağlamak. Örneğin, Avustralya da organik üretim yapan çiftçiler bir araya gelip genetikli hasat yapmak isteyen çiftçilere karşı direnmenin yollarını arıyorlar. Organik yiyecek kooperatifleri bir araya gelerek federasyon kurmaya çalışıyorlar. Türkiyemizde olay çok geriden takip edilse de durum ümitsiz değil. Marmara’da, Ege’de ve Akdeniz’de küçük boyutlu da olsa organik tarım konusunda yerel örgütlenmeler doğuyor. Örneğin, bu yaz genetikli yiyeceklere karşı Anadolu’da bilinçlendirme turları yapılacağını duydum ve sevindim. Sonuç olarak; yaşamımızın kapitalist endüstriyalist çarklar tarafından manipüle edilmesini önlemenin yolu üretici ve tüketicilerin dayanışmasından geçiyor. İçselleştirilmiş anlamda yerelliği korumak dileğiyle

ürkìT�cp h �Avrupa Birliği’ne girmeyi hak ettik”, “Kahrolsun PKK” gibi sloganlar duyardık.
Ne ilgisi var, diye sorabilirsiniz.

Futbolla ilgisi yok, ama futbolun 22 kişinin oynadığı bir oyundan ibaret olduğunu kim söylemiş?

Türklerin kültüründe futbol son derece önemlidir ve o kültürün durumunu anlamak istiyorsanız futbol seyircisinin davranışına da bakmalısınız derim �\�zn� �w sonraki tarihi etkilemekte işlevi oldu.

Her ülke 68’inin kendine ait isimleri var, ama aradan 40 yıl geçtikten sonra hiçbir isim bizdeki gibi paylaşılamaz durumda değil…

Bunun bir nedeni, o günlerin hesabının sorulamamış olmasıdır. 
Tarihin karanlıklarına ışık tutmaya çalışanlar, 1969’da İstanbul’daki 
Kanlı Pazar’a da ışık tutsalar ya…

Zor, çünkü o günlerde devrimcilere saldırmayı iş edinmiş Türkiye Milli Talebe Federasyonu, Komünizmle Mücadele Dernekleri adlı örgütlerin kadrolarının bir bölümü bugün iktidardadır.

İkinci büyük neden ise, 68’in geride bırakılamamış olmasıdır. 
Sol, kırk yıldır, o dönemden daha büyük bir dönemi yaşayamadı ve orada takılıp kaldı.

Bize düşen, kırk yıl önce Deniz Gezmiş’in arkadaşı olmanın bugün herhangi bir önem taşımadığı ortamı yaratmaktır.  o�Z; �^ �* 272727;mso-fareast-language:TR'>

Kimseden yasaları çiğnemesini beklemiyorum, buna gerek de yok. 
Kendinizi dinletirsiniz ve ilgili makamları harekete de geçirirsiniz.
Bütün mesele ısrar etmek, işin peşine düşmek, değişik biçimlerdeki protestoyu sonuç alınıncaya kadar sürdürmektir.
Yok, olmadı…

Hükümet Madımak davasındaki karardan sonra utanmalıdır
Yargı utanmalıdır
Peki ya Aleviler…
Onların payına da biraz olsun utanmak düşmüyor mu?