12 EYLÜL'DE KENDİMİZLE HESAPLAŞMAK (2)

 enginerkiner - 13/09/2010 2:11:12 (361 okunma)



12 EYLÜL'DE KENDİMİZLE HESAPLAŞMAK (2)

12 Eylül darbesinin 30. yılında solda –bırakalım başka konuları- bu darbe öncesinde solun durumuyla ilgili halen doğru dürüst bir değerlendirme yoksa, sorunun başka türlü sorulması gerekir: 30 yıl sonra bile sol kendisiyle ilgili doğru dürüst bir değerlendirme yapamıyorsa, bunun başka nedenlerinin olması gerekir. 

Nedir bu nedenler?

Çok geç de olsa bir noktaya ulaştık: 12 Eylül öncesindeki solun, darbeye karşı direnmesi mümkün değildi. Nitekim kayda değer bir direniş de gösteremedi. 

12 Eylül öncesindeki sol neden bu özelliklere sahipti? sorusu ise halen cevaplandırılmayı bekliyor.

Bir noktayı belirtmek gerek:

1975 yılında ülkede önemli bir gerginlik ve çatışma ortamı yoktu.
Sadece beş yıl sonra ise ülke neredeyse iç savaşın eşiğine gelmişti. 

Beş yıl, böylesi bir gelişme için oldukça kısa bir zaman…

Beş yılda yaşanılanı otuz yıldır değerlendirememek ise ayrı bir fenomen…

Kendini kandırma konusunda oldukça becerikliyiz…

Yıllarca şu gerekçeyle avunduk:

“PKK, 12 Eylül’e karşı direndi. Biz ise aynısını yapamadık. Mesele bundan ibarettir.”

Hiç de öyle değil…

12 Eylül’de sol toplu olarak yenildi ve buna PKK de dahildir.
Bu yenilgide sol içi şiddetin önemli rol oynadığı, 1982’de kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’nin Kuruluş Bildirgesi’nde de okunabilir. 

PKK’nin farklı çizgisi 1984 sonrasında ortaya çıkar.

1980-1984 arasında herkesin durumu birbirine benzemektedir.

Cezaevlerinde direniş derseniz, sadece Diyarbakır’da değil, ondan sonra ikinci vahşet cezaevi sayılan Mamak’ta da direniş yaşanmıştır. Başka cezaevlerinde de yaşanmıştır.

12 Eylül’de ağır bir yenilgi yaşandı. Kendimizi suçlamaya diyeceğim yok, ama 30 yıldır bundan ötesine gidilememişse, bunun adına mazoşizmden başka bir şey denilemez.

Solun bir sürü eksiği ve hatası sıralanıyor, ama bunların kaynakları konusunda açık bir görüşe ulaşılamadığı için, düzeltilmeleri konusunda önemli adımlar da atılamıyor.

Tıpkı sol içi şiddet gibi…

Herkes karşı, ama sonunda yapılıyor.

Sebep nedir, bilinemiyor…

Bilinemeyince de neyin değişmesi gerektiği de bilinemiyor. 

DEĞERLERİ İÇSELLEŞTİRME…

İnsan en erken 16-17 yaşında sosyalist olur. Bu yaşa kadar önce aile, daha sonra da toplum içinde önemli bir sosyalizasyon yaşamıştır. Ya da sosyalist harekete giren kişi, “boş kağıt” değildir. Önemli değer yargılarına sahiptir. 

Sahip olunan değer yargıları için, ortalama olarak toplumun geçerli değer yargıları denilebilir. 

Sosyalizasyonun en önemli amacı toplumsal değer yargılarının içselleştirilmesidir. 

Bu içselleştirme bilinçsiz bir süreç izler. Burada kastedilen, insanın bu değer yargılarını doğalmış gibi kabul etmesidir. 

Bir çocuğun ya da genç bir insanın başka bir şey yapması da beklenemez. 

Bu değerlerin sorgulanması –o da yapılabilirse- yaşamın daha ileri aşamalarında mümkündür.

Bu sorgulama farklı bilgi ve tecrübeyi gerektirir.

Örneklemek gerekirse…

1980’li yıllarda solun değişik örgütlerinde bulunmuş kadınların kendi konumlarının bilincine varması ve bunu değiştirmeye yönelmesi söz konusu oldu. 

Avrupa’nın değişik ülkelerinde yapılan panellerde sürekli aynı konuyu tartıştım:

Solun erkek egemen bir yapı göstermesinde örgüt militanları ve yöneticileri suçlanıyordu. 

Buna karşı çıkardım. 

Erkek egemen olan bir toplumdan erkek egemen olmayan bir sol çıkmaz, çıkamaz… 

Sol hareket kitleselleştiği oranda topluma daha fazla benzer. 

Erkek egemen bir ortamda çocukluğunu yaşamış, sosyalize olmuş bir insandan başka ne yapmasını bekliyorsunuz?

“Sol, bu durumun bilincine varamamış, varamadığı için de bunu aşamamıştır” derseniz, haklısınız. Ama bu saptama başka bir nedeni ve bu nedenden kurtulunmasında başka bir süreci anlatır. 

OTOMATİK DEĞİŞME

Belirli görüşler kabul edilirse, belirli uygulamalar yapılırsa, başka değişimler bunların üzerinde az çok kendiliğinden şekillenir…

Bu, dönemin sosyalist hareketinde yaygın olan görüştür. Bizde bilinçsiz olarak vardı, dünya sosyalist sisteminde ise bilinçli olması söz konusuydu. 

Üretim araçlarında özel mülkiyetin kaldırılması ve eğitim dahil değişik toplumsal kurumların buna göre düzenlenmesi insanı değiştirecektir.
Değiştirecektir ama ne oranda değiştirecektir?

O dönüm bunun büyük oranda bir değişme olacağına inanılıyordu.
Sosyalizmin amacı yeni insanın ortaya çıkarılmasıdır. Kendi çıkarıyla toplumsal çıkarları bütünleştirmiş bir insan… 

Bu insan tipinin oluşması ve gelişmesi için toplumsal koşulların değiştirilmesi gerekir.

Üretim araçlarında özel mülkiyet kaldırılıp, toplum da buna göre düzenlenince, yeni insanın gelişmesi için de gerekli koşullar oluşturulmuş olacaktır.

1848’de Komünist Manifesto’nun yayınlanmasından başlayarak 1960’lı yıllara kadar gelen düşünce çizgisi böyledir. Bu anlayışın farklı çeşitleri de bulunmakla birlikte, öz aynıdır: koşullarda radikal değişim, insanda da benzeri yönde değişimi getirecektir.

Bildiğim kadarıyla buna ilk itiraz 1960’lı yılların başlarında Che Guevara’dan gelir.

İnsanın değişiminin onun içinde yaşadığı koşulların değişimini az çok kendiliğinden izlemeyeceğini, insandaki değişim için ek önlemler gerektiğini vurgular. 

Bunların başlıcaları; toplum için gönüllü çalışma, enternasyonalizm ve sosyalizmin inşasında değer yasası gibi kapitalist kategorilerin kullanılmasının giderek azaltılmasıdır. Aksi durumda, kapitalist toplum insanından önemli farklılıklar taşımayan bir insan tipi ortaya çıkacaktır…
1989 sonrasında hayretle gördüğümüz de bundan başka bir şey değildir.

Che’nin görüşleri kendisinin Sanayi Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı olduğu dönemde Küba’da uygulanamadı. Che’nin ölümünden 20 yıl sonraFidel Castro yaptığı konuşmada, gönüllü çalışmanın çok az uygulanabildiğini açıklayacaktı. 

Nedeni tembellik değil, yeterli teknik olmayınca fazla çalışmak pek işe yaramıyordu. 

Sadece teorideki değil pratikteki enternasyonalizm ise Küba’nın dayandığı güçlü bir destekti.

Şimdi ise adadaki küçük üretim özelleştiriliyor, ya da değer yasası eskisinden daha fazla önem kazanmış durumda…

Che’nin görüşleri hayata geçemedi ama en azından doğru soruyu sordu, olmayanı gösterdi.

Yaşam koşullarının değiştirilmesi insanın değişimini belirli oranda sağlar, ama bu yeterli değildir. Yeni insan için başka uygulamalar da gereklidir.

Ülkemiz sosyalist hareketi için de benzeri bir saptama yapılabilir:

Sosyalizmi savunmak, marksist olmak, marksist-leninist olmak insanı sadece belirli oranda değiştiriyor. Bu değişimin gerekliliğinin öncelikle bilince çıkartılması, sonra da ileriye doğru zorlanması gerekir. 

Aksi durumda sosyalist düşünce giyilen bir ceket olmaktan öteye gidemeyecek, içindeki insan değişmeyecektir.