20. YÜZYIL VE KİTLE ŞİDDETİ

enginerkiner - 26/04/2012 0:04:08 (189 okunma)

20. YÜZYIL VE KİTLE ŞİDDETİ

 Sosyalistlerimizde “halk iyidir, kitle iyidir” türü bir anlayış vardır. Çok olmaya, kitleselliğe kimsenin itirazı olmaz, ama buradan kitlenin her zaman iyi olduğu sonucu da çıkmaz. 20. yüzyılda değişik örneklerle örgütlü kitle şiddetinin ne demek olduğu, böyle bir şiddetin devlet şiddetinden çok daha baskıcı olabileceği görüldü.


Bunun en bilinen örneği Nazi partisi NSDAP (Almanya Ulusal Sosyalist İşçi Partisi) döneminde Alman halkının büyük bölümünün bu partiyle yaptığı işbirliğidir. Halkın yerine göre değişen aktif ve pasif desteği olmadan Naziler ne Yahudi soykırımını gerçekleştirebilirler ve ne de bu kadar büyük bir baskı rejimi kurabilirlerdi.

Bu gerçek yıllarca inkar edildi. Nazilerin işledikleri insanlık suçları belliydi ve inkar edilemeyecek kadar açıktı. Bu durumda yıllarca şöyle bir açıklama yapıldı: Alman halkı da Nazilerin kurbanıdır.

Yıllarca bu açıklama yürürlükte kaldı. Alman halkı Yahudi soykırımıyla ve Nazilerin öteki suçlarıyla yüzleşmekten yıllarca kaçındı.

Almanya 68’inin en önemli özelliği halkın yüzüne ayna tutması ve onun soykırıma ortak olduğunu açıklamasıdır. Alman 68’inin militanlarını savaş sonrası ilk kuşak oluşturuyordu. Bu insanların babaları büyük çoğunlukla NSDAP üyesi olmuş ve Nazi ordusunda savaşmıştı. Dedeleri ise NSDAP’yi oylarıyla iktidara getirenler arasındaydı. 

Alman 68’i aynı zamanda babalara ve dedelere karşı isyan demekti ve bu isyan esas olarak kuşaklar çatışmasıyla sınırlı değildi.

Alman toplumunun geçmişle yüzleşmesi ağır aksak da olsa ilerledi. Henüz hayatta olan eski Naziler pek seslerini çıkaramasalar da, soykırımcı olduklarını kabullenemediler.

Nazi dönemi kuşağının hayattan ayrılması ya da çok yaşlanması, geçmişle yüzleşmede daha rahat davranılmasını da getirdi. Nazilerin aşağıdan yukarıya nasıl örgütlendikleri, Alman entelektüellerinin ve sivil toplumun Nazilerin iktidar yürüyüşündeki payları hakkında çok sayıda araştırma yayınlanmaya başladı. 

NSDAP, MHP ile karşılaştırılamaz. Entelektüel olarak güçlü bir kadroya sahiptiler. Bu kadroya karşı yıllar sonrasındaki muhalefet de entelektüel olarak güçlü olmak zorundaydı. Adorno, Horkheimer, Lorenzer, Mitscherlich, Fromm ve sayılabilecek başka isimler 1950’li ve 1960’lı yıllarda değişik alanlarda yaptıkları araştırmalarla Nazi hegemonyasının toplumsal temellerini açıkladılar. 

Nazilerin kitle temeli ve halkın şiddetine dayanabilme özellikleriyle ilgili olarak son yıllarda yapılan çok sayıda araştırmanın tümü şu veya bu şekilde 50-60 yıl önce yapılmış önemli saptamalara dayanmaktadır.
Kitle şiddeti, bu kavram önemlidir.

Nasıl ortaya çıkar, nasıl örgütlenir ve harekete geçer; bilinmesi önemlidir.

Bu soruların ülkelere göre değişen cevapları bulunmakla birlikte, bazı özellikler kitle şiddetinin görüldüğü bütün ülkelerde aynıdır.

Resmi otoritenin ya da devletin süreçte aktif rol alması, kitle şiddetinin ortaya çıkmasında olmazsa olmaz bir faktördür. Burada dikkat edilmesi gereken, devletin rolünü aşırı abartıp, kitle şiddetini gözden kaçırmaktır.

Kitle şiddeti devlet güçlerini aktif desteklemekle ortaya çıkacağı gibi, ordu ve polisin müsamahasına sığınarak katliamda doğrudan yer almayı da içerebilir.

Yaşı uygun olan okurlar 1965-1966’da Endonezya’da yaşanılan büyük komünist katliamını hatırlayacaktır. Endonezya Komünist Partisi’nin 3,5 milyon üyesi vardı ve kendisine bağlı işçi ve köylü sendikalarının üye sayısı da 20 milyonun üzerindeydi. Söz konusu iki yılda 500-800 bin kişi öldürüldüğü tahmin ediliyor. Ordunun ve öteki devlet güçlerinin de bu katliamda rolü bulunmakla birlikte, özellikle kırsal alanda halkın bir kesiminin “ulusu ve dini korumak” adına komünist partisi üyelerine karşı büyük saldırılar düzenlediği biliniyor. 

Endonezya’daki komünist katliamı için “CIA’nın rolü vardı” denilir. Mutlaka vardı, devletin ve ordunun rolü de vardı, ama bu kadar büyük bir katliamın sadece devlet güçleriyle gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Ölü sayısı devlet denetiminin görece zayıf olduğu kırsal alanda özellikle fazladır. Bu konuda geçen yıl yayınlanan bir kitap, 20. yüzyılda kitle şiddetinin tanınmış örneklerini inceliyor. Kitabın İngilizce adı: Extremely Violent Societies: Mass Violence in the Twentieth Century. 
Almanca’da ise, Extrem Gewalttätige Gesellschaften: Massengewalt im 20. Jahrhundert, adıyla yayınlandı.

Kitapta 20. yüzyılın kitle şiddetinin bilinen birkaç örneği incelenmiş: Endonezya, Ermeni soykırımı ve Bangladeş’teki kırım 

Hepsi bu kadar değil, örneğin Ruanda incelenmemiş… Naziler dönemi hakkında çok yayın yapıldığından olsa gerek kitaba alınmamış…
Kitap; devletin ve paramiliter güçlerin uyguladığı şiddetin gölgesinde kalan kitle şiddetinin gözden kaçırılmaması gerektiğini belirten bir önsözle başlıyor. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, İttihat ve Terakki’nin iktidarda olduğu yıllarda gerçekleştirilen Ermeni soykırımı için de aynı saptama yapılmalıdır. Ermenilerin Anadolu topraklarından sürülmesi ve fiziki olarak ortadan kaldırılmaları konusunda iktidarın kararı vardır. Bu amaçla ordu,Hamidiye Alayları, Teşkilatı Mahsusa kullanılmıştır, ama halkın (Kürt ve Türk) yerine göre aktif ve pasif desteği olmadan yarı feodal bir ülkede geniş kapsamlı bir katliamın yapılması da mümkün değildir. 

Ermenilerin mallarına yerel eşraf ve halkın bir bölümü el koymuştur.
Bu konuda Van kentinin konumu en çarpıcı örnek olsa gerektir. Ermenilerin bu önemli kentinde neredeyse Ermeni kalmamış ve kent bir Kürt kenti durumuna gelmiştir.

Ermenileri koruyan Kürt ve Türklerin bulunduğu belirtiliyor. Buna karşı çıkan yok, ama bu koruyucular bize özgü bir durum da değildir. Yahudi soykırımına karşı çıkan ve bazıları NSDAP üyesi olan Almanlar da vardı ve bu insanlar hayatlarını tehlikeye atarak bir bölüm Yahudiyi kurtarmıştır. Ne ki, bunlar azınlıktadır ve Yahudi soykırımının geniş boyutunu önemli oranda etkileyememiştir.

Benzeri bir durum tarihimizde de vardır. Bazıları yerel düzeyde devlet yönetici olan kişiler, bazı müftüler ve halktan kişiler Ermenileri saklamışlar, korumuşlardır; ama onların tutumu geneli belirlememiştir.
Ermeni soykırımı konusunda somuta inen araştırmalar yapılması önemlidir. Bu kırımın her yerelde nasıl hayata geçtiği olabildiğince iyi araştırıldığı oranda yaşanılanların boyutu daha somut ortaya çıkacaktır.
Bu konuda önemli adımlar atılmış olmakla birlikte yapılması gerekenin büyük bölümü araştırmacıları bekliyor.

Alman kütüphanelerinin raflarını “Ermeni soykırımında Almanya’nın rolü” konulu kitaplar doldurmaya başladı. Almanya, Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri müttefikiydi ve İmparatorluk’ta büyük bir Alman nüfuzu vardı. Almanya’nın soykırımdan haberinin olmaması ve bunu hiç yönlendirmemiş olması mümkün değildir. 

Yıllarca Çanakkale Savaşı sırasında Alman subaylarının önemli rolünü dikkate almayan bizdeki tarih yazımının, iyice sıkışınca Ermeni soykırımının sorumluluğunu da zamanın Almanyasına yıkması beklenebilir pekala… 




Çok sayıda general ve albay gözaltına alındı… Kimisi Ergenekon adı verilen ve darbe yaparak hükümeti devirmeyi amaçlayan örgüt mensubu oldukları iddiasıyla, kimisi ise 28 Şubat’taki moda deyimiyle “e-darbe” nedeniyle…

Kim neden ve ne kadar sorumludur, yazımızın konusu değil…
Ortada bir şeyler var, en azından bir şeyler olması için teşebbüs edilmiş…

Teşebbüs edilen, en azından planlanan ileri derecede politik bir olay…
Ama bakıyorum da kimse sahip çıkmıyor, kimse savunmuyor…
Bu nasıl iş, diye sormak gerekiyor.

Konunun önderlerinin savcılıkta ve mahkemede yapılması düşünüleni savunmaları gerekir.

Hakkınızda kanıt yoksa ya da öyle olduğuna inanıyorsanız, somut olayları üstlenmezsiniz, ama yapılmak istenilenin haklı olduğunu nedenleriyle birlikte savunursunuz.

Politikada önder kadro içinde yer almak bu demektir. 
Bu insanlar davalarının haklılığını mahkemede savunmak durumundadır. Başka bir deyişle politik ifade vermeleri gereklidir. Yukarıda da belirttiğim gibi somut olayları üstlenmeyebilirler, ama davalarının haklılığını açıkça savunmak zorundadırlar.
Ben, siz ve başkaları bu kişilerin amaçlarına tümüyle karşı olabiliriz. Düşüncelerini yanlış bulabiliriz. Ne ki, politikada ciddiyet denilen bir şey vardır. Tehlikeli bir işe giriyorsunuz. Başarırsanız iyi, ama başaramazsanız sorumluluğu üstlenmek zorundasınız. 
Tutuklu paşalar bu konuda sosyalistlerin mahkemelerdeki tutumlarını örnek alabilirler. Değişik örgütlerin yönetici kadrolarından devrimciler, mahkemelerde politik ifade verdiler, politik savunma yaptılar. Somut olayları, duruma göre üstlendiler veya üstlenmediler, ama yapmak istediklerinin sorumluluğuna uygun ifade verdiler.

“Ben masumum, ilgim yok, bilgim yok” gibi ifadeler önderlik kademesindeki insanlara yakışmaz. Mahkemelerde politik ifade vermek, politik bir amaca sahip olmanın gereğidir.

Tutuklu paşalar ise büyük bir ciddiyetsizlik örneği göstererek politik ifade vermiyorlar. 

Eşinin başı örtülü olan kişi cumhurbaşkanı olamaz” deyin ve kendinize göre bunu gerekçeleriyle açıklayın…

Ülkenin AKP yönetimi altında yarı şeriata götürüldüğünü savunun ve bunu gerekçeleriyle açıklayın…

Atatürk devrimlerine ihanet ediliyor” deyin ve örnekler verin…
Bunun gibi birçok madde sıralanabilir.

Üstelik, 12 Eylül sonrasındaki mahkemelerdeki devrimciler gibi, amaçlarınızı açıkladığınızda yalnız da kalmazsınız.

Birkaç tutuklu paşanın darbe girişimlerinin haklılığını savunan yönde ifade verdiklerini düşünün…

CHP tabanı ve Kemalistler sokağa dökülür, Cumhuriyet mitingleri yeniden yapılır…

CHP yönetimi, kesin tutum alınması gereken her konuda olduğu gibi bu konuda da ikircimli davranabilir, ama tabanın önemli bir bölümü onları dinlemeyecektir.

En kötü ihtimalle paşaların mahkemedeki politik tutumu, bırakalım mahkemeyi savcılıktaki politik tutumu bile bazı insanları ayağa kaldıracaktır. 

Paşalarda ise politik ciddiyet bulunmadığı anlaşılıyor.

Her konuda başarılı olmaya alışmışlar ve bu nedenle de herhangi bir başarısızlık durumunda politik sorumluluğu kimler üstlenecek, hareket tarzlarının politik savunusunu kimler yapacak, hiç akıllarına gelmemiş.
Dahası var: birbirlerini satmaya hazırlar. 

Hepsi sorumluluğu birbirinin üzerine atıyor. Kendisi açıkça sorumluluğu üstleneceğine, kendisine ortak arıyor ya da “ben onun emrini yerine getirdim” diyor. 

Evet, emir veren vardır, ama bir de o emri uygulayan vardır.
Bu paşalar yaklaşık otuz yıldır birbirlerini tanırlar, aynı okullarda okumuşlar, en azından bir dönem birbirlerine yakın yerlerde görev yapmışlardır. Ama işler aksi gidince herkes kendisini kurtarmaya bakmaktadır. 

İnsan ister istemez 1960’lı yılların başındaki iki darbe teşebbüsünü ve önderlerini, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ı hatırlıyor. 

Politik görüşleri ve örgütlenmeleri naifti, darbe teşebbüsünün başarılı olamayacağını anlayan paşalar da hemen tüydüler ama bu iki insan eylemlerinin politik sorumluluğunu üstlenmekten çekinmediler. 
İnsan nedir, sorusuna verilen cevaplardan birisi şöyledir:
Sahip olduğu bütün ünvanları çıkarın, geriye kalan insandır.
Tutuklana ya da emekli olan çok sayıda yüksek rütbelide ise insanı görmek zor…

Bütün marifetleri orduda emir-komuta kademesinde yüksek rütbede olmakmış.
Emekli olarak ya da başka şekilde bu yeri kaybettiklerinde geriye bir şey kalmıyormuş.

Belki de bilmediğimiz gizli bir anlaşma vardır.
Ergenekon, 28 Şubat vb. gibi davalarda sesinizi çıkarmayın, zamanla davalar uzar gider, siz de ceza almazsınız, denilmiş olabilir.
Mümkündür…

Ama yaptığı işin politik sorumluluğuna inanan, inançlarında ciddi olan bir kişi böyle anlaşmalara girmez. 

Yüksek emekli maaşı, korumalar, lojmanlar vb. daha çekici geldi anlaşılan…