ANTİ KAPİTALİST MÜSLÜMANLAR

 enginerkiner - 30/04/2012 10:43:44 (416 okunma)

ANTİ KAPİTALİST MÜSLÜMANLAR

Bu yılki 1 Mayıs’a kendilerine anti kapitalist Müslümanlar adını veren bir grup, “Zenginlik Allah’a aittir” sloganıyla katılacak… Önce namaz kılacaklar, ardından da Fatih’ten Taksim’e doğru yürüyüşe geçecekler…

Talepleri arasında işçi ölümleri de var, zenginliğin aşırı adaletsiz dağılımı da; barış talebi de bulunuyor. 

Çağrılarında Türkçe ve Arapça’nın yanı sıra Kürtçe’yi de kullanıyorlar.
Böyle bir grubun ortaya çıkması iyi bir gelişmedir, ek olarak da desteklenmelidirler. 

Bu iki saptamayı açmaya çalışayım.

www.ozgurmedya.org sitesindeki eski yazılarım arasında “Kimin yerine kim geçti?” başlıklı birkaç bölümlük bir yazı vardır. Yazdıklarımı baştan aşağıya tekrarlamamak için okura önce bu yazıları okumasını önereceğim. Yazılar dört buçuk yıl kadar önce o günün koşullarında yazılmıştır, ama bugün için de geçerli olan kalıcı yönleri de bulunmaktadır.

Bu yönlerden bir tanesi, sol için Müslüman devrimci’nin (Müslüman anti kapitalist de diyebilirsiniz) varlığının önemli bir zorunluluk olmasıdır.

Halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olmasının ötesinde dinin de toplumsal kültürde önemli yer tuttuğu bir ülkede, sol, inançlı Müslümanların içine girmeden fazla ileriye gidemez. 
Bu nasıl olacaktır?

Müslümanlar genel bir kategoridir ve “hangi Müslümanlar” diye sorulması gerekir.

Müslümanlığın içinde değişik akımlar ve bunların değişik konularda tartışmaları ve birbirleriyle mücadelesi vardır. 

Bizim bu akımları ve tartışmaları bilmemiz ve bunların arasında taraf olmamız gerekir.

Müslümanların bize yakın olanları vardır, uzak olanları vardır. Bunların arasında ayrım yapmayı öğrenmemiz gerekir.

4,5 yıl önce bunları yazdığım zaman gördüğüm ilk tepkilerden bir tanesi, “Ayet mi ezberleyeceğiz?” olmuştu.

Tipik bir soru ve arkasındaki kafa yapısını da gayet iyi gösteriyor. 
Bir yandan da haklı bir tepki, çünkü bugüne kadar Müslümanlıkla ilgilenenlerin çoğu bir süre sonra inançlı Müslüman olmuşlar. Böyle bir tehlikeden kaçmanın en iyi yolu olarak da konuyla hiç ilgilenmemek tercih ediliyor.

Gerçekten de burada söz konusu olan kaçmaktır; kendi bilgisizliğinden, zayıflığından kaçmak için konuya sırtını dönmektir.

Neden sadece Batı ülkelerinde değil, bizim gibi ülkelerin de bulunduğu Latin Amerika’da ilerici dini akımlar görülür, ama bizde görülmez?
Soruya verilen cevaplardan bir tanesi, “Onların tarihinde güçlü bir Aydınlanma var, ama bizde yok”tur.

Bu cevap Latin Amerika ülkeleri için geçerli değildir. 
Orada 1968’den başlayarak Kurtuluş Teolojisi adı altında Katoliklikle Marksizmi kendine göre birleştiren ve Vatikan ile de mücadeleye giren bir akım ortaya çıkar. Bu akımın bazı önde gelenleri dönemlerindeki gerilla savaşlarına katılırlar (Camillo Torres). Bu akım bugün eskisi kadar güçlü değil, ama halen var.

Neden onlarda kapitalizme karşı dini akımlar ortaya çıkıyor da, bizde çıkmıyor?

Hıristiyanlık Müslümanlığa göre daha ilericidir, onun için mi?
Yoksa “armut piş ağzıma düş” misali, bu akımların ortaya çıkış mekanizmalarını incelemek yerine, onların kendiliğinden oluşmalarını ve sola katılmalarını mı bekliyoruz?

1980’li yılların sonlarına kadar bu ülkede entelektüel hayat büyük oranda solun tekelindeydi. Bu tarihe kadar sol büyük bir kitleselliği yakaladığı dönemden de geçmişti ve Müslümanlığa yönelik olarak ne entelektüel ne de örgütsel bazda bir şey yapılmamıştı.

Yapılan en fazla küçümsemek ve reddetmek olarak görülebilir.
Bizim yapmamız gereken, solun entelektüel ve kitlesel gücüne dayanarak Müslümanları etkilemek, bize yakın olanlarla bize uzak olanların ayrışmasını hızlandırmaktı. 

Yapamadık, bu dönem geçti. 
Neden yapamadık, diye sorulursa, Kemalizmin “din kişisel bir sorundur” saptamasını benimsemiş ve bu nedenle de konudan geri durmuştuk diyebiliriz.

Bu ülkede din hiçbir zaman kişisel bir sorun olmamış ve özellikle sola karşı kullanılan toplumsal bir boyuta sahip olmuştur. Kemalistler bile kendi söylediklerine inanmaz ve dini her fırsatta çıkarları için kullanırlarken, biz buna inandık ve konuyla ilgilenmemeyi tercih ettik. 
Yaşı uygun olanlar hatırlayacaktır…

Cumhuriyet tarihinde toplumsal muhalefetin ilk kez açık olarak yükseldiği 1960’lı yıllarda Kayseri’de Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) kongresini basarak binayı yakmaya çalışanlar Müslümanlardı. 

1969’da Kanlı Pazar olarak bilinen saldırıyı gerçekleştirenler ve emperyalizme karşı mitingi basarak iki kişiyi öldürenler de Müslümanlardı.

Dönemin Milli Türk Talebe Birliği adındaki örgütü, sola karşı değişik faaliyetlerin başını çekerdi. Bu örgütün yöneticileriyle bugünkü AKP yöneticilerini karşılaştırın ve ön plandaki ortak isimleri görünce de şaşırmayın.

1960’lı yılların sonlarında MHP henüz yeni kurulmuştu ve sola karşı mücadeleyi Müslümanlar yürütüyordu. Örgütlerinin adı Komünizmle Mücadele Dernekleri idi. Başkanları da Fettullah Gülen idi.
Bunlar da Müslümandır, “mülkiyet Allah’a aittir” diyenler de Müslümandır. 

İki tür Müslüman arasında fark görmeyen ve hepsini aynı değerlendirenlerin ise öğrenmesi gereken daha çok şey vardır.
Buradan ikinci saptamaya geçebiliriz: Destek olmak gerekir, ama nasıl?

Öncelikle şunu bilmek gerekir: anti kapitalist, ilerici dini akımların ortaya çıkmasında tek belirleyici olan solun tutumu olmamakla birlikte, yine de önemli payı vardır. Bir örnek olarak Almanya ela alınırsa; Katolik Kilisesi barış eylemlerinden ırkçılığa karşı eylemlere kadar her yerde yer alıyorsa, bunda Alman solunun verdiği mücadelenin önemli yeri vardır. Nazilerle yapılan işbirliğinden yolsuzluklara kadar birçok konunun üzerine gidildi, kilise geçmişteki suçları nedeniyle geri adım atmak zorunda kaldı. “Hıristiyanlığın Suç Tarihi” adlı henüz tamamlanmamış dev bir ansiklopedik eser hazırlandı. Engizisyon var, muhalif akımların yok edilmesi (St. Bartelmi katliamı) Nazilerle işbirliği var ve daha birçok şey var. Hıristiyanlığın kirli tarihi örtülerek değil açığa çıkarılarak, konunun üzerine gidilerek Hıristiyanlık içindeki ayrışmaya yardımcı olundu. 

Solun aktif müdahalesi olmadan bu ayrışma ortaya çıksa bile fazla gelişemiyor. 

Latin Amerika’da ortaya çıkan Kurtuluş Teolojisi’nin en önemli teorik ismi de Alman’dır: Ernst Bloch. 

Bizim Hz. Muhammed’in ne kadar devrimci olduğunu anlatmaya değil, Müslümanlığın büyük suç tarihini ortaya koymaya ihtiyacımız var.
Asırlar öncesine gitmeye gerek yok; 1960’lı yıllarda sola saldıranlar arasında bugünün önemli isimleri yok mudur? 

1970’li yılların devrimci hareketi için Alpaslan Türkeş ne ise, 1960’lı yıllardakiler için de Fettullah Gülen aynı anlamı taşıyordu. MHP ne ise, Komünizmle Mücadele Dernekleri de oydu.

Kapitalizme karşı olan Müslümanların bu özellikleri yeterlidir ve bizim işimiz onları sosyalist yapmak değildir. Bizim asıl işimiz, onların kendi çevrelerinde güçlenmelerini ve sola iyi bir müttefik olmalarını sağlamak olmalıdır.

Bugünün solu bunu yapabilir mi?

Pek umutlu da değilim doğrusu




Çok sayıda general ve albay gözaltına alındı… Kimisi Ergenekon adı verilen ve darbe yaparak hükümeti devirmeyi amaçlayan örgüt mensubu oldukları iddiasıyla, kimisi ise 28 Şubat’taki moda deyimiyle “e-darbe” nedeniyle…

Kim neden ve ne kadar sorumludur, yazımızın konusu değil…
Ortada bir şeyler var, en azından bir şeyler olması için teşebbüs edilmiş…

Teşebbüs edilen, en azından planlanan ileri derecede politik bir olay…
Ama bakıyorum da kimse sahip çıkmıyor, kimse savunmuyor…
Bu nasıl iş, diye sormak gerekiyor.

Konunun önderlerinin savcılıkta ve mahkemede yapılması düşünüleni savunmaları gerekir.

Hakkınızda kanıt yoksa ya da öyle olduğuna inanıyorsanız, somut olayları üstlenmezsiniz, ama yapılmak istenilenin haklı olduğunu nedenleriyle birlikte savunursunuz.

Politikada önder kadro içinde yer almak bu demektir. 
Bu insanlar davalarının haklılığını mahkemede savunmak durumundadır. Başka bir deyişle politik ifade vermeleri gereklidir. Yukarıda da belirttiğim gibi somut olayları üstlenmeyebilirler, ama davalarının haklılığını açıkça savunmak zorundadırlar.
Ben, siz ve başkaları bu kişilerin amaçlarına tümüyle karşı olabiliriz. Düşüncelerini yanlış bulabiliriz. Ne ki, politikada ciddiyet denilen bir şey vardır. Tehlikeli bir işe giriyorsunuz. Başarırsanız iyi, ama başaramazsanız sorumluluğu üstlenmek zorundasınız. 
Tutuklu paşalar bu konuda sosyalistlerin mahkemelerdeki tutumlarını örnek alabilirler. Değişik örgütlerin yönetici kadrolarından devrimciler, mahkemelerde politik ifade verdiler, politik savunma yaptılar. Somut olayları, duruma göre üstlendiler veya üstlenmediler, ama yapmak istediklerinin sorumluluğuna uygun ifade verdiler.

“Ben masumum, ilgim yok, bilgim yok” gibi ifadeler önderlik kademesindeki insanlara yakışmaz. Mahkemelerde politik ifade vermek, politik bir amaca sahip olmanın gereğidir.

Tutuklu paşalar ise büyük bir ciddiyetsizlik örneği göstererek politik ifade vermiyorlar. 

Eşinin başı örtülü olan kişi cumhurbaşkanı olamaz” deyin ve kendinize göre bunu gerekçeleriyle açıklayın…

Ülkenin AKP yönetimi altında yarı şeriata götürüldüğünü savunun ve bunu gerekçeleriyle açıklayın…

Atatürk devrimlerine ihanet ediliyor” deyin ve örnekler verin…
Bunun gibi birçok madde sıralanabilir.

Üstelik, 12 Eylül sonrasındaki mahkemelerdeki devrimciler gibi, amaçlarınızı açıkladığınızda yalnız da kalmazsınız.

Birkaç tutuklu paşanın darbe girişimlerinin haklılığını savunan yönde ifade verdiklerini düşünün…

CHP tabanı ve Kemalistler sokağa dökülür, Cumhuriyet mitingleri yeniden yapılır…

CHP yönetimi, kesin tutum alınması gereken her konuda olduğu gibi bu konuda da ikircimli davranabilir, ama tabanın önemli bir bölümü onları dinlemeyecektir.

En kötü ihtimalle paşaların mahkemedeki politik tutumu, bırakalım mahkemeyi savcılıktaki politik tutumu bile bazı insanları ayağa kaldıracaktır. 

Paşalarda ise politik ciddiyet bulunmadığı anlaşılıyor.

Her konuda başarılı olmaya alışmışlar ve bu nedenle de herhangi bir başarısızlık durumunda politik sorumluluğu kimler üstlenecek, hareket tarzlarının politik savunusunu kimler yapacak, hiç akıllarına gelmemiş.
Dahası var: birbirlerini satmaya hazırlar. 

Hepsi sorumluluğu birbirinin üzerine atıyor. Kendisi açıkça sorumluluğu üstleneceğine, kendisine ortak arıyor ya da “ben onun emrini yerine getirdim” diyor. 

Evet, emir veren vardır, ama bir de o emri uygulayan vardır.
Bu paşalar yaklaşık otuz yıldır birbirlerini tanırlar, aynı okullarda okumuşlar, en azından bir dönem birbirlerine yakın yerlerde görev yapmışlardır. Ama işler aksi gidince herkes kendisini kurtarmaya bakmaktadır. 

İnsan ister istemez 1960’lı yılların başındaki iki darbe teşebbüsünü ve önderlerini, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ı hatırlıyor. 

Politik görüşleri ve örgütlenmeleri naifti, darbe teşebbüsünün başarılı olamayacağını anlayan paşalar da hemen tüydüler ama bu iki insan eylemlerinin politik sorumluluğunu üstlenmekten çekinmediler. 
İnsan nedir, sorusuna verilen cevaplardan birisi şöyledir:
Sahip olduğu bütün ünvanları çıkarın, geriye kalan insandır.
Tutuklana ya da emekli olan çok sayıda yüksek rütbelide ise insanı görmek zor…

Bütün marifetleri orduda emir-komuta kademesinde yüksek rütbede olmakmış.
Emekli olarak ya da başka şekilde bu yeri kaybettiklerinde geriye bir şey kalmıyormuş.

Belki de bilmediğimiz gizli bir anlaşma vardır.
Ergenekon, 28 Şubat vb. gibi davalarda sesinizi çıkarmayın, zamanla davalar uzar gider, siz de ceza almazsınız, denilmiş olabilir.
Mümkündür…

Ama yaptığı işin politik sorumluluğuna inanan, inançlarında ciddi olan bir kişi böyle anlaşmalara girmez. 

Yüksek emekli maaşı, korumalar, lojmanlar vb. daha çekici geldi anlaşılan…