Başbakan açık konuşuyor ama...

 enginerkiner - 10/06/2011 12:53:46 (352 okunma)


Başbakan açık konuşuyor ama...

Burjuva iktidarlarının değiştiği, burjuvazinin bir çeşit iktidarının yerini başka bir çeşidinin aldığı dönemlerde, bu yeni çeşidi, “demokrasiyi genişletecek” umuduyla destekleyen solcuların, sosyalistlerin olması, AKP iktidarıyla ortaya çıkmış yeni bir durum değildir.
İlk örnek, Demokrat Parti’nin (DP) desteklenmesidir.
Bu ülkenin sosyalistleri yıllarca CHP’den çok çektiler. 
Yasaklamaların, hapislerin, sürgünlerin her çeşidini yaşadılar.
Aralarında Sabiha Sertel’in de bulunduğu sosyalist aydınların bir bölümü, 1946-50 döneminde DP’yi desteklediler. 

Adnan Menderes-Celal Bayar ikilisinin ön planda yer aldığı bu parti, CHP’nin yıllardan beri süren tek parti zulmüne karşı, demokratik hakların genişletilmesini savunuyordu.

DP hakkında hiç kimse “devrimci bir parti” umuduna kapılmadı.
DP de bir burjuva partisiydi, ama, demokratik hakların genişletilmesi için bu partinin desteklenmesi gerekirdi.
Daha sonra ne olduğunu biliyoruz.
1951 yılında Cumhuriyet tarihinin en büyük komünist tutuklaması yapıldı. 

Türkiye NATO üyesi oldu ve bölgeyle ilgili sorunlarda ABD emperyalizminin yakın müttefiklerinden birisi olarak ortaya çıktı.
İkinci örnek, Ecevit’in desteklenmesidir.

Ecevit önderliğindeki CHP, komünizm propagandasını ve bu doğrultuda örgütlenmeyi yasaklayan 141. ve 142. maddeleri kaldıracak, toplumu demokratikleştirecek bir parti olarak görüldü. 
Bu durumda da solda hiç kimse Ecevit’i ve CHP’yi devrimci olarak görmedi. 

CHP’nin burjuvazinin bir başka partisi olduğu konusunda –belirli farklılıklarla birlikte- görüş birliği vardı.
Beklenti, Ecevit CHP’sinin devrimci olması değil, demokrasiyi genişletmesiydi.

Beklenen olmadı…
AKP’nin “demokrasiyi geliştirebilecek bir güç” olarak görülmesinin geçmiş zemini böyledir.

AKP’nin önceki örneklerden farkı, iki dönemdir iktidarda bulunmasına karşın, kendisi hakkında “demokrasiyi geliştirebilir ve hatta geliştiriyor” umudunun bazı kesimlerde tazeliğini koruyor olmasıdır.
Solun önceki yıllara göre gittikçe azalan bir bölümü AKP’yi halen böyle değerlendiriyor.

AKP’nin ülkede “önemli değişiklikler” yaptığı tartışmasız olarak açıktır. 

Cumhuriyet tarihinin başından beri ülkenin gerçek yöneteni olan, parlamentonun ve partilerin üzerinde bir konuma sahip olan silahlı kuvvetlerin etkinliği önemli oranda geriletilmiştir.

Ne ki, bu gelişme, demokratikleşmeye değil, asker devletinin yerini polis devletinin almasına yol açmıştır.

Polis çok sayıda kadro, uzman eleman ve içinde ağır silahların da yer aldığı gelişmiş teknik araçlarla desteklenmiştir. 

Polis, ordulaşmıştır.
Cumhuriyet’in önceki dönemlerine göre yaşanılan önemli farklılık; ülkede, hükümetin dışında güçlü bir iktidar odağının bulunmamasıdır. 
Polis, önceki iktidarlar dönemindeki ordudan farklı olarak, hükümetin dışında ve onun üzerinde bir güç değildir. Geçmişte silahlı kuvvetler örneğinde olduğu gibi, gerek gördüğünde kendi inisiyatifiyle davranması söz konusu değildir.

Bu, önemli değişikliktir, sadece demokratikleşmeyle ilişkisi yoktur.
Bu ülkede hiçbir şey on yıl öncesindeki gibi değildir. Önemli değişiklikler gerçekleşmiştir.

Değişiklik denildiğinde, bundan mutlaka olumlu sonuç çıkarılmaması gerekir.

Değişim, bulunulan konumdan uzaklaşmak demektir.
Hangi yönde ve ne oranda uzaklaşılmıştır, bunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

Politik ve toplumsal sistem üzerindeki ordu vesayetinden uzaklaşılmıştır, ancak bunun yerini demokratikleşme almamıştır.
Yerini alan polis devletidir. 

Ülkede önemli bir değişim yaşanmıştır ve halen de yaşanmaktadır.
Bu değişimin sadece değişen, eskisi gibi olmayan bölümüne bakıp, buradan demokratikleşme yönünde sonuçlar çıkarmak, sadece hayret verici olarak nitelendirilebilir.

Basit bir örnek verip, sadece basın özgürlüğünü ele alalım.
AKP iktidarı döneminde, ülke, basın özgürlüğü konusunda ileriye değil geriye gitmiştir.

Bunu söyleyen uluslar arası basın kuruluşlarıdır…
Yargılamaların son derece adaletsiz yapıldığını, tutukluluğun cezaya dönüştüğünü söyleyen de yine uluslar arası kuruluşlardır.
Sadece ülke içindeki muhalifler değildir.

Başbakan’ı ve partisini eleştirenlerin, burjuvazinin önemli isimleri olsalar bile, nasıl cezalandırıldıkları basında fazlasıyla yer almıştır.
Polisin grev yapan işçilere, özelleştirmelere karşı çıkanlara, üniversite öğrencilerine ve muhalif basına nasıl davrandığı da ortadadır.
Derin devlet değişmiştir. Eski askeri derin devletin yerini, AKP’nin polis ağırlıklı derin devleti almıştır.

Eski Ergenekon büyük oranda tasfiye edilmiş ve yerini AKP’nin polisiye Ergenekon’u almıştır.

Bu toplum, 12 Eylül döneminde bile, bu derece yoğun dinleme, izleme, tutuklama dönemi yaşamamıştı.

Buraya kadar Kürt hareketinden, ülkenin en önemli sorunu olduğu herkes tarafından kabul edilen Kürt sorunundan hiç söz etmedim.
Askeri demokrasinin yerini almış olan polisiye demokrasi sadece Kürtlerle ilgili değildir.

Bir baskı döneminden başka bir baskı dönemine geçtik ve bunu demokrasi sanıyoruz.

AKP, politik mücadelede ve akla gelebilecek her türlü yöntemi kullanmakta CHP’ye göre oldukça usta olduğunu gösterdi.
Bu yöntemlerden önde geleni de yeni psikolojik savaştır.
AKP’nin ustalığına, solun geniş bir kesiminin politik aymazlığı da eklenince, uygulanan politika başarılı olmaktadır.
Yine tek örnekle yetineyim…

“Ateşkesin bozulmaması gerektiğinden” söz ediliyor.
Burada soru şudur: Ateşkes mi var?

Ateşkes, coğrafi olarak sınırlı bir alan için tanımlanmıştır: dağlarda ateşkes büyük oranda sürmektedir.

Yerleşim birimlerinde ise gittikçe şiddetlenen sürekli bir savaş vardır. 
Bu savaşın belirleyici yönü polis şiddetiyle birleşmiş yargı şiddetidir.
Bu ülkede yargı hiçbir zaman bağımsız olmadı, şimdi de değildir.
Sadece bağlı olduğu kuruluş değişmiş, iktidar kendi yargısını oluşturmuştur.

Çok sayıda BDP’linin tutuklanmasının, aylardan beri hapishanede tutulmalarının asıl amacı, bölgede AKP’nin yolunu açmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.
BDP’nin faaliyetinin olabildiğince engellenmeye çalışılması, barışçı gösteri yapsa bile kitleye saldırılması artık normal günlük haber haline gelmiştir.

Yerleşim birimlerinde gittikçe şiddetlenen açık bir savaş vardır ve bu savaşta asıl saldıran da iktidarın polisidir.

12 Haziran seçiminden AKP’nin güçlenerek çıkması durumunda ne olacağı şimdiden bellidir: bu savaşın daha da şiddetlenmesi…
Başbakan açık konuşuyor. Söyledikleri son derece açık. 12 Haziran sonrasında bu söylediklerini unutup, bambaşka bir politika izlemeye başlaması, ancak, artık kelimesi bile edilmeyen “açılım politikası” gibi taktik bir yöneliş çerçevesi içinde mümkündür.
Sonuçta anlamak istemeyen anlamaz ve kendine göre gerekçesini de bulur.

Bir şeyi savunmak istiyorsanız, gerekçesini de bulursunuz; hiç zor değildir.

AKP’yi ve Başbakan’ı söylediklerine göre değil de, yaptıklarına göre değerlendirdiğinizde ise, durum gayet açıktır.

Askeri rejimin yerini polis rejimi almıştır ve bu ülkede barış için iyi bir gelecek görünmemektedir.