Bir Kötü Ölüm: Kaddafi

enginerkiner - 25/10/2011 21:04:56 (287 okunma)




Bir Kötü Ölüm: Kaddafi

Kaddafi’ye önce hakaret eden, sonra ağır şekilde döven, bu arada parmağındaki evlilik yüzüğünü yürütmeyi de ihmal etmeyen, ardından da öldürenleri eleştirecek değilim… 

Kaddafi canlı olarak yakalanmayacağını bilmiyor muydu?
Sarkozy’ye el altından verilen milyonlar, Berlusconi ile yapılan gizli alışverişler, ülkedeki aşiretler koalisyonunda kimin ne zaman ne yaptığının bilinmesi gibi bilgiler, bu bilgilere sahip olan kişinin konuşmamasını, bunun için de yaşatılmamasını gerektirir.
Fransa ve İtalya yönetimleri isteselerdi Kaddafi’nin öldürülmesini engelleyebilirlerdi. Kaddafi’yi Libya’daki muhalif güçler değil, bu ülkelerin askerleri arardı. 

Kaddafi aylardır savaştığı, bulunduğu yerleşim birimlerini bombalattığı, sürekli hakaret ettiği, NATO tarafından desteklenen halkın muhalif kesiminin askeri güçlerinin eline sağ olarak geçti.
Hakarete uğrayacağını, kendisine meydan dayağı atılacağını ve öldürüleceğini bilmesi gerekirdi ve mutlaka biliyordu.
“Bu yaptığınız günahtır! Ben sizin babanızım!” söylemiyle bu insanları etkileyebileceğini sandı.

Kararını çok önceden vermiş olması gerekiyordu:
Kaçabilirdi: Kaçmak istiyorsa bunu hemen yapmalıydı. İsyancıların yaşadığı kentleri bombalatıp, “insanlığa karşı suç işlediği” gerekçesiyle aranır duruma düştüğünde, kaçabileceği güvenilir bir ülke de kalmamış demekti. 

Savaşın başlangıcında kendisine ülkeyi terk etmesi teklif edilmiş, ancak Kaddafi reddetmişti.

Teslim olmak seçeneği gerçekçi değil, bu nedenle saymıyorum. Teslim olmak yerine ülkeyi terk edebilirdi.
Savaşmayı seçti…

Savaşa girdiğinizde kazanabilirsiniz de kaybedebilirsiniz de…
Kaybettiğinizde nasıl davranacağınıza önceden karar vermiş olmanız gerekir.

Kaddafi’nin savaşı kaybedeceği kesindi.
Libya düz bir ülkedir. Dağları ve ormanları yoktur. Bu ülkede gerilla savaşı verilemez. Hava gücünü elinde tutan savaşı kazanır.
NATO’nun halkın Kaddafi’ye karşı kesimini desteklemeye başlamasıyla birlikte, savaşın sonucu da belli olmuştu. 

Kaddafi, savaşmayı tercih etti. Askeri olarak bazı başarılı hamleler de yaptı, ama kaybedeceği belliydi ve nitekim öyle de oldu.

Kaddafi, Arap dünyasından da destek bulamadı. Arap Ligası, eleştirileri olmakla birlikte, NATO’yu ya destekledi ya da karşı çıkışı ılımlı oldu.
Libya’yı 42 yıldır sülalesiyle birlikte yöneten, keyfi hareketleri ve fantastik çıkışlarıyla tanınan sözde anti emperyalist Kaddafi, sonunda doğum yeri olan bölgede sıkıştırıldı. 

Kaçamayacağını biliyordu, kimler tarafından yakalanacağını da biliyordu.

Savaşta sonuna kadar ısrar etmiş ama kaybetmiş bir insanın yapabileceği tek şey vardır: kendini öldürebilecek cesarete sahip olmak…

Çarpışarak ölmek tercih edilecek bir seçenek değildir; zira insan ağır yaralanabilir ve yine sağ olarak yakalanabilir. 

En iyi yol, kendini öldürmek ve cesedinin bile düşmanın eline geçmemesini sağlamaktır.

Kaddafi neden kendini öldürmek istemedi, ancak tahmin yürütülebilir.
42 yıllık yönetime fazlasıyla alışmış olabilir. 

Halkın muhalif kesiminin silahlı güçlerini etkileyebileceğini düşünmek, gerçeklik duygusunu kaybetmemiş bir insanın işi değildir.
Kaddafi, öyle anlaşılıyor ki, gerçeklik duygusunu kaybetmişti.
Halkın muhalif kesimini etkileyebilecek olsaydı, aylardan beri süren savaş içinde bunu yapabilmiş olması gerekirdi.

“Ülkem için sonuna kadar savaşacağım” açıklamasını yapan Kaddafi’nin, savaşı kaybettiği artık iyice belli olduğunda, yapabileceği tek şey vardı: ne olursa olsun canlı yakalanmamak…

Kaddafi gerekeni yapacak cesareti gösteremedi ya da gerçekte ne olup bittiğini anlayamayacak kadar gerçeklik duygusunu kaybetmişti, hayal aleminde yaşıyordu.

Sonuç, rezil bir ölüm oldu…

Tersi yönde iki örnek vereyim:
Mayıs 1971, İstanbul-Maltepe…
Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir ile birlikte rehin aldığı bir kızla birlikte kuşatılmış durumdadır. Özel timler eve girerken Mahir kendini vurur, ama solak olduğu için kalbini tutturamaz, ağır yaralanır. 

O sırada, Hüseyin Cevahir de, Mahir Çayan zannedilerek keskin nişancı Binbaşı Cihangir Erdeniz tarafından uzaktan vurularak öldürülmüştür.
Yanlışlık sonra anlaşılır, Mahir Çayan rastlantı sonucu hayatta kalmıştır.
Her şeyi kullanan savcılık, iddianamede, Mahir’i “kendini öldürebilecek cesarete sahip olmayan bir savaşçı” olarak tanımlar.
Mahir Çayan da gerçek durumu açıklar.

İkinci örnek, 1992 yılında Beritan (gerçek adı yanlış hatırlamıyorsam Gülnaz) adlı bir Kürt gerillasıyla ilgilidir.

PKK ile Barzani’nin peşmergeleri arasında silahlı çatışma vardır.
Beritan kayalık bir alanda sıkıştırılır, cephanesi de biter. 
Peşmergeler teslim olmasını isterler ve kendisine bir şey yapılmayacağına söz verirler.

Söz doğru bile olsa, Beritan başına geleceği bilmektedir: peşmergelerden birisiyle evlendirilecek ve hayatı çocuk doğurmak ve yemek yapmakla geçecektir. 

Sadece özgür bir halk için değil, özgür bir kadın için de, yani kendisi için de savaşan Beritan teklifi kabul etmez ve kendini kayalardan aşağıya atar. 

Peşmergelerin teklifini kabul etseydi belki halen yaşıyor olurdu, ama “yaşamak bu kadar alçalmaya değmez” diye düşünmüş olsa gerektir.
Okur, “ama bu insanlar solcudur, Kaddafi ise değildi” diye düşünebilir.
Böyle bir düşünce yanlış olur…

Hitler’in sığınaktaki son günlerini anlatan Der Untergang (Çöküş) filmini gördünüz mü, bilmiyorum. Nazilerin önde gelen kadrosu, Kızıl Ordu’nun Berlin’e girmesinin artık engellenemeyeceğini, kaybettiklerini anladıkları zaman kendilerini öldürmeyi tercih ederler. 

“Kaybettik ve artık yaşamamamız gerekiyor.”

“Kaybettik ama bizi ele geçiremeyeceksiniz.”

Bunun anlamı, kendini öldürmenin ötesinde, cesedin de yakılmasını sağlamaktır. 

Gerekli benzin, garajdaki arabaların depolarından bulunur.
Filmin en etkileyici kişiliği, bence, Joseph Goebbels’in eşi Magda’dır.
Altı çocuğunu zehirleyerek öldürür.

Bir general, kendisine, böyle yapmaması gerektiğini söyler. 
“Gelecek bizim için bitti, ama çocuklar için gelecek var” der.
Kadının cevabı şudur: “Nasyonal sosyalizmden sonra gelecek yoktur.”
Ardından sığınak dışına çıkarlar. Kadın, başı dik ve mağrur olarak durur. Havada iyice yaklaşan Kızıl Ordu’dan gelen Katyuşaların uğultusu vardır. 

Joseph Goebbels önce eşini, sonra kendini vurur.
Bekleyen askerler hemen ikisinin de cesedini yakarlar.
Nazi rejimi tarihin gördüğü en büyük suç rejimiydi. 

Bu rejimin önde gelen kişilerinden bazıları sonuna kadar ısrar ettiler ve kaybettiler. 

Kaybettiklerinde ne yapacaklarını biliyorlardı. 
Burada belirleyici olan sahip olunan dünya görüşü değil, kişiliktir. 
Savunduğun görüşün sonuna kadar arkasında durmak, kazanmak için elinden geleni yapmak ve buna rağmen kaybedildiğinde de kaybetmesini bilmek, artık yaşamak gerekmiyorsa yaşamamak…
Tarihin en büyük suç rejiminin önderleri ve onların yakınları olmak bir şeydir, yaptığının sonuçlarıyla karşılaştığında bunu göğüsleyebilecek cesarete sahip olmak başka bir şeydir.
Kaddafi bunu yapamadı…

Yaptığının sonuçlarıyla karşılaşmayı göze alamıyor isen, bu kadar ısrarın ne gereği vardı?

42 yıldır ülkesinin tek egemeni olan bir insanın başka türlü ölmesi gerekirdi.

Kaddafi buna cesaret edemedi…