Bizde Herkes Askeri Uzman

 enginerkiner - 01/09/2011 11:02:32 (330 okunma)



Bizde Herkes Askeri Uzman

Bir kanaldan öteki kanala televizyon programlarını ardı arkasıra dolaşmak gibi bir huyum yok. Hele de güvenlik uzmanı ya da askeri uzmanların, emekli paşaların konuştukları ve yüksek fikirlerini dile getirdikleri programları hiç izlemiyorum. Ne konuştuklarını öğrenmem için izlemem de gerekmez... Hepsi bibirinin aynı... Bir program hakkında haber okumuş iseniz, aynı haber ötekiler için de geçerlidir.

Bu programlardaki durum, ülkemizdeki genel durumun bu özeldeki göstergesi... Herkes her şeyi biliyor. Konu hakkında temel bilgilere bile sahip olmayanlar kendilerini “uzman” olarak sunuyor. Hele de isimlerinin başına gösterişli bir ünvan kondurdular mı, insan gerçekten de önemli analizler yapılacağını bekliyor.
Ve tabii boşuna bekliyor...

Askeri uzman ya da güvenlik uzmanı değilim, ama şu kadarını bilirim: bu alanda uzman olan bir kişinin son savaşları ayrıntılı incelemiş olması gerekir. Örneğin Afganistan savaşını... Bu ülkede Taliban neredeyse on yıldır NATO güçlerine darbe üzerine darbe indiriyor. Kısa süre önce ABD ordusunun seçme askerlerinden oluşan 32 kişi bir operasyonda hayatını kaybetti. 

Bir yanda en modern silahlar var, öteki tarafta hafif silahlar...

Bu durumun nasıl ortaya çıktığını incelenecek olsaydı, “Kandil’in bir ucundan girip öteki ucundan çıkmak” konusunda bu kadar rahat konuşulmazdı. 

Sorun dağlık bir coğrafyada üslenmek ve orada tutunabilmektir. Dünyada NATO’dan ve özellikle de ABD’den büyük bir askeri güç yoktur ve onun da on yılda Afganistan’da yapabildikleri ortadadır. 
Taliban bu savaşı kazanamaz ve zaten sorun da bu değildir. Önemli olan, bu savaşı karşı tarafı bıktırıncaya kadar sürdürmektir. Bir dönem gelir, savaşın üstün tarafı bir türlü sonuç alamamaktan, artan savaş masraflarından, yüksek kayıplardan bıkar ve çekilmeye karar verir. ABD, Afganistan’da bu aşamaya ulaşmış durumdadır. Bu nedenle, daha önce toptan düşman sayılan Taliban, ılımlı ve radikal olarak iki kesime ayrılmış ve ilk kesimle uzlaşma yolları aranmaya başlamıştır.

IŞIK KOŞANER’İN GİZLİ KONUŞMASI

Emekli Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in kurmaylarıyla konuşurken söylediği ve muhtemelen hükümete yakın bir kaynak tarafından kaydedilerek yayınlanan konuşması, orduda neyin ne olduğunu oldukça iyi gösteriyor. 

Konuşma, PKK’nin Hantepe karakolu baskınıyla da ilgili olduğu için özellikle önemli... 
İnsansız hava aracı Heron, karakolun basılmak üzere olduğunu kaydediyor. Olay yerinden uzakta ekran başında olan subay durumu görüyor.

O dönemki tartışmaları hatırlayalım...

Sanılıyordu ki, PKK ile ordu arasında savaşın sürmesi konusunda anlaşma var. Bu iddia neye dayanılarak öne sürülüyor? Heron vasıtasıyla karakola saldırı hazırlığı tespit edildiği halde herhangi bir karşı önlem alınmıyor. Ya da ordunun komuta kademesi bilinçli olarak önlem almıyor, karakolun basılmasını, savaşın tırmanarak sürmesini istiyor.
Bu kurgunun gerçek durumla ilgisinin bulunmadığı Koşaner’in konuşmasıyla ortaya çıktı.

Kurguyu yapanlar, Türk Silahlı Kuvvetlerini, ABD ordusu gibi düşünüyorlar. 

Ekranın başında oturan komutan heronlar vasıtasıyla eylem hazırlığı içinde olan PKK’lileri görüyor. Hemen helikopterlere ve özel birliklere haber veriyor, sanılıyor.

Ekranın başında oturan subay durumu görüyor ama kendisinin herhangi bir yere emir verme yetkisi bulunmuyor. Önce durumu emir yetkisi olan komutana iletmesi gerek... O komutan da arazide ise, kendisine ulaşmak saatler sürüyor ve bu arada da olan oluyor.

Koşaner, karakola yaklaşan PKK’lilerin görüldüğünü ama görenin emir yetkisi olmadığı için bir şey yapamadığını söylüyor ve TSK’nın yeniden yapılandırılması gerektiğinden söz ediyor. 

TSK ile PKK’nin savaşın sürmesi için işbirliği yapmasının söz konusu olmadığı anlaşılıyor. Ne ki, bu durum, son derece “gerçekçi” bazı kurguların düzenlenmesini engellemiyor.

Koşaner’in konuşmasındaki bir başka gerçek ise, silahını atıp kaçan komutanlar ve düşük moralli askerler...

Anlatılanlar tahmin edilmeyen konular olmamakla birlikte, yetkili bir ağızdan ifade edilmeleri önemli...

Birlik komutanı, düşük rütbeli bir subay, neden savaşsın? Çok kişi bu savaşa inanmıyor. “Vatan, millet, sakarya” dönemi geçeli çok oldu. Çok sayıda asker ve subay gerçekte bu savaşa inanmıyor.

Savaştan bıkma belirtileri açık olarak görünüyor.

Bu, bize özgü bir durum değildir.

Benzeri Afganistan’da da yaşanıyor. “Bunları yenemeyeceğiz, burada ölüp duracağız, onların amacı var, bizim ise hangi amacımız var?”

Eskiden olsa, bu amaç için, “vatanı korumak” denilirdi. Ne ki, ANAP, DYP ve ardından AKP o kadar istikrarsız davrandı ki, inandırıcılık kayboldu.

Çok değil 15 yıl kadar önce Kürtçe adlı bir dilin bulunmadığı konusunda, hem de öğretim üyeleri tarafından “kesin” açıklamalar yapılırdı. Böyle bir dil olmadığına göre, Kürtçe konuşmakta ısrar etmek, mutlaka kötü niyet sahibi olmak demekti.

Kürtçe, yasal güvenceye alınmamış olmakla birlikte, bir süreden beri serbest... Şimdi tartışılan Kürtçe eğitimdir. 

1990’lı yıllarda savaşmış, kimisi sakat kalmış, kimisi ise savaşın travmasından kurtulamamış çok sayıda asker kendi kendine “biz neden savaştık?” diye soracaktır. 

Kürt halkı da var, Kürtçe de var ve biz yıllarca bunları reddetmiştik!

Bir general açık olarak söylemişti: “Bize Kürt yok diye öğretmişlerdi. Nerden bilelim, varmış...”

Büyük yanılgıların içinden geçen öğrenme süreçlerinin, güçlü bir inancınız yok ise, moral bozukluğuna yol açması kaçınılmazdır.

VE KANDİL...

Kandil’in imha edilmesini Kürt sorununun çözümünde merkezi bir yere oturtmak, askeri çözümde ısrar etmenin göstergesidir. 

Askeri olarak girilemeyecek alan yoktur. Ağır kayıp vermeyi göze alırsınız ve sonuçta her yere girebilirsiniz. 

Burada soru şudur: TSK ve kamuoyu ağır kayıp vermeyi göze alabilecek durumda mıdır?

Psikolojik olarak bu durumda değildir. Hızla sonuç alınamayan ve ağır kayıp verilen bir operasyonun psikolojik ağırlığını ne TSK ne de kamuoyu kaldırabilir.

Bu psikolojik durumu mayın patlaması sonucu 10 asker ve subayın hayatını kaybettiği olayda da gördük. Fatih Çekirge, başkalarının da duygularını yansıtarak, ters dönmüş zırhlı aracın açık fotoğrafının yayınlanmasına karşı çıkmış ve fotoğraf için “mağlubiyet belgesi” demişti.

Mağlubiyet duygusuna bu kadar çabuk kapılanların uzun sürecek ve yüksek kayıp verilecek bir operasyonun psikolojik ağırlığını kaldırmaları mümkün değildir.

Küçük bir başarı ve ardından gelen zafer çığlıkları; kayıp vermek ve mağlubiyet psikolojisi... 

Böylesine inişli çıkışlı bir psikoloji savaştan bıkmış olmanın göstergesidir.

Bitirirken eskilerden bir olay anlatayım...

1968 yılının ilk günleri... Vietkong ünlü Tet saldırısına başlıyor... O zamanki adıyla Saygon’da 250 kadar Vietkonglu ABD Büyükelçiliğine saldırıyor. Elçiliğin sıkı koruma altında bulunduğunu belirtmeye gerek yok... Buna rağmen büyükelçinin odasına kadar giriyorlar, ama elçi o sırada binada bulunmuyormuş.

Tahmin edilebileceği gibi eyleme katılanlardan hiç birisi geri dönmüyor. 

Bu insanlar eyleme girerken de bunu biliyorlardı. ABD elçiliğinin içine kadar girip sonra da sağ kalabilmek için mucizeden fazlası gerek...

Bu insanları dönmeyeceklerini bilerek eyleme sokan ve sonuna kadar giderek başarılı kılan –ABD komuta kademesi şok geçirir- amaçlarına olan yüksek inançlarıdır. 

Yarım milyonluk ABD ordusunda ise, dönmeyeceğini bilerek eyleme girecek 250 kişi bulamazdınız. 

ABD’de o yıllarda zorunlu askerlik vardı. Kimisi para için Vietnamdadır, kimisi ise “terhis olsam da gitsem”den başka düşünceye sahip değildir.

Uzun süren savaşlarda amaçlarına bağlılık son derece önemlidir.

Bu nedenle bir taraf yorulur, bıkar; öteki taraf ise bıkmaz.

Ve büyük silah dengesizliği giderek daha az anlam taşımaya başlar...

Askeri ve güvenlik uzmanlarına bunları anlatmak mümkün olmasa bile, hayat sürekli olarak bu gerçeği karşılarına dikiyor.