Bu Ülkenin En Güzel On Yılı...

enginerkiner - 15/02/2011 19:03:25 (371 okunma)


Bu Ülkenin En Güzel On Yılı...

İki hafta önce Pazar günü Brüksel’de Doğan Özgüden ve sevgili eşi İnci Tuğsavul için düzenlenen yemekli bir toplantıya katıldım. 

Az değil, 50 yılı aşkın gazetecilik ve yaklaşık 40 yıllık sürgünlük yaşamı…

Doğan Özgüden’in sürgün öncesi anılarını içeren ‘Vatansız’ Gazeteci’yi yavaş okuyorum. 
Normal olarak bu kadar yavaş kitap okumam.
Bunun nedeni, Romain Roland’ın, “insan kitap okumaz, kitaptaki kendini okur” sözü olsa gerek…

Zengin bir çocukluk (ekonomik anlamda değil, çok yönlü olaylar anlamında) sonraki yaşam için önemli bir temeldir. Kişi nerede dünyaya geleceğini kendisi seçemediği gibi, yaşayacağı çocukluğu da kendisi seçemiyor. Çocukluk insan hayatının en önemli dönemidir ve Doğan Özgüden iyi bir çocukluk yaşamış… 
Bu iyilik sonraki yaşamının şekillenmesini de önemli oranda etkilemiş.

Hangi yeteneklere sahip olursanız olun, şans insan hayatında önemli bir faktördür.

Doğan Özgüden şanslı bir insan…

Bu ülkede iyi bir çocukluk yaşayan fazla insan bulunmuyor.
Ek olarak, yemekte kendisine iletilen güzel deftere herkes bir şeyler yazdı. 

Ben de şöyle yazdım:

Hayatta önemli işler yapmak isteyen bir erkeğin en büyük şansı, birlikte yürüyebileceği bir kadına rastlamaktır.
İnci abla benim aklımda Şehir Gerillası kitabının kahverengi kapağına yaptığı kurşun delikli mizampajla kalmış. 

Ankara’da kitabın hemen tükendiğini hatırlıyorum.

1971 başlarıydı…

Yıllar sonra, ANT Yayınları’nın bu tür kitapları çevirerek THKO ve THKP-C’nin silahlı eylemlere yönelmesini teşvik ettiğini okuduğumda gülmekten kendimi alamamıştım.

Silahlı mücadele kararı 1969-70’de zaten verilmişti ve bu amaçla da insanlar Filistin’e askeri eğitim görmeye gitmişlerdi. 

O dönemin militanları, herkesin de kabul ettiği gibi, oldukça bilgili ve çok okuyan insanlardı.

Orhan Pamuk’un bir romanının başlangıcında belirtildiği gibi, “bir kitap okudum hayatım değişti” diyebilecek tipler değillerdi. 

Doğan abi ile aylar önce kafamdaki bir soruyu konuşmuştum:
Yukarıda adı geçen iki örgüt, sadece solun geçmişinden kopmakla kalmaz, bu kopuş coğrafi bir kaymayla birlikte şekillenir.

Önceki yıllarda ülkede sol muhalefetin merkezi İstanbul’dur. 
Normali de budur…

Sanayinin büyük bölümü bu kent ve çevresinde bulunduğu gibi, kentte çok sayıda üniversite öğrencisi de yaşamaktadır.
Ne ki, bu iki örgütün doğum yeri Ankara’dır ve esas olarak iki üniversitedir: ODTÜ ve SBF. Deniz Gezmiş’in THKO’lu olması, 1970 yazına doğru Ankara’ya gelmesinden sonradır.
Deniz neden Ankara’ya gelmişti?

Doğan abi, o dönemde, Ankara’daki devrimcilerin teorik düzeylerinin daha yüksek olduğunu ve Deniz’in de sürekli gözaltına alınması nedeniyle İstanbul’da yaşayamaz duruma geldiğini anlatmıştı. 

Ülkenin en özgür yerine, “ODTÜ Cumhuriyeti”ne gider…
Daha sonra, Ankara’nın neden böyle ön plana geçtiğini düşündüm.

ANT dışında teorik dergilerin merkezleri bu kentteydi. 
TDGF (Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu) merkezi de bu kentteydi.

27 Mayıs’tan sonra Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın başarısız iki darbe teşebbüsü bu kentte silahlı hareket ya da mücadele lehine bir anlayış oluşturmuş olmalıydı.

THKO’nun kurucu kadrosunun tümü ODTÜ’lü iken, THKP-C’de ek olarak SBF de vardır.

Çok ilginçtir, daha sonra PKK’yi oluşturacak kadro da esas olarak Ankara üniversitelerinde okuyan öğrencilerden oluşur.

O yıllar, 1960-70 dönemi, bu ülkenin yaşadığı en güzel on yıldır.
Bunu İnci abla ile konuştuk…

İnsanlarıyla, olaylarıyla başka bir dönemdi. 

Bu güzellikle bir on yılın daha yaşanması şimdilik ufukta bile görünmüyor.

İnci abla ile o yılları konuşurken onda da bende de hüzün görülebilir durumdaydı.

Keşke ülkemizin daha sonraki tarihinde ileri ve önemli gelişmeler olsaydı da, hepimiz daha geri plana atılsaydık.

Bir ülkenin solunun 40-45 yıl önceki tarihini özlemle hatırlaması iyi bir şey değildir.

Ama ne yapalım ki, durum da budur…